Mükemmel Karma | 6.Bölüm

Can

Kollarımı çapraz bir şekilde önümde birleştirip beni soğuktan koruyan cam duvardan dışarıyı izlemeye başladım. Hemen önümdeki masanın üzerinde bulunan fincanımdan yayılan kahve kokusu yerine dışarıdaki toprak kokusunu tercih ederdim ancak hava epey soğuktu ve birazdan buluşacağım kadın, yani Ela Hanım muhtemelen dışarıda oturmak istemezdi.

Yağmurda ıslanan kaldırım taşlarında dolaştırdım bakışlarımı, sonra da telaşla kaldırım taşlarını ezen insanlarda. Yağmur yağdığında üzerime sinen bir parça huzur olurdu hep, başkalarında nadiren gözlemlediğim… Başkalarında hep koşuşturmaca vardı. Kaçmak, zihinlerine işlenmiş ve söküp atılması pek de mümkün olmayan bir ezberdi. Oysa onları yıkayabilecek tek şeyden kaçmaları ne yersizdi… Zaten insanoğlu hep böyle değil miydi? Günaha bulanan bedenlerimizi temizleyecek olandan kaçmaz mıydık hep?

Sıkıntılı bir nefes alıp verdim. Tam dışarıyı izlemekten vazgeçecekken o kalabalığın arasındaki bir kadın beni kendisine bakmaya zorladı adeta. Telaşsız yürüyüşüydü belki de beni çeken. Kollarını çapraz bir şekilde önünde birleştirmiş, siyah kaşe montunun üzerinden kollarını ovalıyordu, üşüyordu belli ki ama yine de koşuşturmak yerine sakince yürüyordu. Kadın, yürüyüşünde nereden geldiğini bilmediğim bir aşinalık taşıyordu. Profilinin tamamını görmemi olanaksız kılan kapüşonundan kurtulan kızıl saç tutamlarıysa beni nedensizce heyecanlandırmıştı. Kollarımı çözüp bir elimin avucunu yağmur damlacıklarının süslediği soğuk cama yasladım. Kadın, hafifçe başını kaldırıp bana doğru çevirdiğinde ise yüreğimin orta yerinde küçük çaplı bir savaş çıkaran heyecanım artık önüne geçilemez bir hal aldı. O kadın, yağmurun altında telaşsız bir şekilde yürüyen kadın Ela’dan başkası değildi.

Ela Hanım’dan Ela’ya terfi etti demek… Çok hoş!

Beni fark eden Ela gülümseyerek el salladı. Adımlarını hızlandırarak yürümeye devam etti ve çok geçmeden mekâna giriş yaptı. Onu karşılamak adına oturduğum sandalyeden kalktım.

Nereye koyacağımı bilemediğim ellerimi ceplerime yerleştirdim ancak o nihayet yanıma ulaştığında bir elimi cebimden çıkarıp uzattım. “Hoş geldiniz.”

Narin elini avucuma bırakıp hafifçe sıktı. Avucumdaki soğuk elini, üşüyen ve muhtemelen biraz da olsa hissizleşen parmaklarını teker teker öpme fikri… Ne? Hayır!

“Hoş buldum Can Bey.” diyerek elini avucumdan çekti. Hayır, geri gel! Bu sırada yanımızdan geçmekte olan bir garsona, “Bir tane sütlü kahve alabilir miyim?” dedi.

“Tabii efendim.” diyen garson çok geçmeden yanımızdan uzaklaştı.

Ela, masanın diğer tarafındaki sandalyeyi çekip oturdu. Onunla eş zamanlı olarak ben de sandalyeme oturmuş ve ellerimi masanın üzerine yerleştirmiştim ancak boş boş durmak yerine kahve fincanımın kulpuyla parmaklarımı aşk yaşamaya başlatmıştım.

“Umarım kurgu hakkında biraz düşünmüşsünüzdür.” dedi birden. Koyu kahverengi gözlerindeki tatlı merak hoşuma gitmişti.

“Esasında evet ama sizi tam olarak tanımadan kurgu tamamen oturmayacak.”

Gülümsedi. “Can Bey, ne kadar uğraşırsanız uğraşın sadece benim vereceğim kadarıyla yetinmek zorundasınız. Karakter bire bir ben olmak zorunda değil. Zaten ben ne kadar anlatırsam anlatayım sizin kafanızdaki Ela’yı aktaracaksınız. Yani demek istediğim…” derken durakladı birden. Gülümsemesi soldu ama bakışlarında hüzün ya da olumsuz bir şeyler yoktu. Hayranlık dolu bir bakıştı bu ve sebepsizce hoştu. “Bana neden böyle bakıyorsunuz?”

“Nasıl bakıyorum?”

“Biliyorsunuz işte. Sanki görüp görebileceğiniz…” Bakışlarını kaçırdı birden. Hafifçe omuz silkti. “Her neyse.”

“Görüp görebileceğim en güzel şey.”

Bakışları benimkileri buldu hızla. “Ama değilim.”

“Bu sizin fikriniz.” Benimki değil… Bana göre görüp görebileceğim en güzel şeysin.

Hey! Ne?

Saç tutamlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, “Teşekkür ederim.” dedi. “Yani, sanırım. Buna nasıl karşılık vermem gerektiğini bilmiyorum.”

Birilerinin iltifatlarla büyük bir sorunu var gibi. “Neden?”

“Çok sık iltifat alan biri değilim. Zaten buna ihtiyacım da yok.”

“İltifatlara ihtiyaç duyarız, Ela Hanım. Birilerinin bizi fark etmesine daima ihtiyaç duyarız.”

“Benim için durum böyle değil.”

Gülümsedim. “Sizin için durum tam olarak nasıl?”

Ela, yanımıza geçen garsonu fark ettiğinde sessizliğini korudu. Garson, kahve fincanı masanın üzerine bırakırken bir anlığına karşımdaki kızıl saçlı kadına baktı. Ela hiç oralı değildi, bakışları boş boş etrafta dolaşıyordu ama ben ona yöneltilen bakışların farkındaydım ve bu durum beni sebepsizce rahatsız etmişti.

“Teşekkürler.” diyerek garsonun dikkatini dağıttım. Bir baş selamıyla yanımızdan uzaklaşan adama ters bakışlar atmakla meşgul oldum uzun süre.

“Benim için durumun nasıl olduğu pek de önemli değil.” diyerek dikkatimi yeniden üzerine çekti Ela. “Asıl meselemize odaklanalım. Zamanla soruların cevaplarını birlikte göreceğiz.”

Bakışlarım koyu kahverengi gözlerini bulduğunda varlığını bile benimseyemediğim gerginliğim hızla yok olmuştu. Başımı ağır ağır salladım. “Siz nasıl isterseniz.”

“Ama bir şey merak ediyorum.”

“Nedir?”

“Kitabınızı Aşk’a ithaf etmişsiniz.” Derin bir nefes alıp verdi ve ithafı tekrarladı. “Her şey senin yüzünden. Öyle bir senin yüzünden ki, senin sayende aynı zamanda.” Duraklayıp biraz önceki dramatik havadan sıyrıldı. “Yanlış hatırlamıyorsam böyleydi. Burada hem bir sitem var hem de bir şükür. Sitem ettiğimiz şeye nasıl şükür edebiliriz ki?”

“Hiç âşık oldunuz mu, Ela Hanım?”

Beceriksizce sol kaşını kaldırdı. “Elbette. Defalarca.”

Biraz öne doğru eğildim. Dikkatle gözlerine bakıyordum. “Bahsettiğim can yakan ya da yürek burkan bir ilişki değil. Size her acı çektiren kişiye âşık olmuş olamazsınız. Gerçekten âşık oldunuz mu?” Sessizlik sürüp gitti. Yavaş yavaş bizim dışımızdaki her şey soyutlaşıyor gibiydi. Cevap barizdi. Tam tahmin ettiğim gibi… “Âşık olduğunuzu sanmışsınız sadece.”

Yutkundu. Bunu yaparken zorlandığını gizleyememiş, belki de gizlemeye ihtiyaç duymamıştı. “Öyleyse beni aydınlatın.”

“Aşk bize sayısız şey katar. Bizi değiştirir. Yaşamanın nefes almaktan ibaret olmadığını keşfedersiniz. Her şey bambaşka bir anlam kazanır. Yürüyüş yapmaktan tutun da yemek yemeye kadar. Âşıkken, sonbaharda dalından kopup özgür kalan ve en nihayetinde yere düşen sararmış bir yaprak bile size onu hatırlatabilir. Detaylardaki güzelliği fark edersiniz yani. O güzelliği o da görsün istersiniz mesela. Havadaki yağmur kokusu size huzur aşılıyorsa, o da aynı şeyi hissetsin istersiniz. Bunlar birkaç örnek sadece ama siz sayısız şeyi onunla yapmak istersiniz. Çünkü âşık olduğunuz kişi sizin bir parçanız değil, geri kalanınız, devamınızdır. Sizi tamamlayanla paylaşmak istersiniz her anı. Şükür edilmesi gereken bir nimet bu. Aşık olmak, bu nadide mutluluğu tatmak, birinde kendini bulmak herkese nasip olmaz.” Sesimi biraz daha alçalttım. “Ama Ela Hanım… O kişi bizden gittiği zaman adeta kıyamet kopar yüreğimizde. Aşk kattıklarından daha fazlasını çalar. Bizi değiştirir. Başınızı kaldırıp gökyüzüne bakmak istemezsiniz. Hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Her şeyi onunla yapmayı o kadar benimsemişsinizdir ki hiçbir şey yapasınız gelmez. Sonbahar sizin için sadece bir mevsimdir artık, ne zaman başlayıp ne zaman yerini kışa bıraktığını bile bilmediğiniz. Yağmur yağarken şemsiyenizi açarsınız sadece. Sıkıntıyla aldığınız her nefeste sizi sarıp sarmalayan yağmurdan sonraki toprak kokusu umurunuzda olmaz. O an sadece soğuk havayı içine çektiğiniz için ciğerleriniz sızlar. Gözyaşlarınız daima akmaya hazırdırlar. Ve acı… Nefesinizi kesen, sizi soluksuz bırakan, gövdenizi kasıp kavuran o acı sizi öyle birine dönüştürür ki, hâlâ nefes alıyorken de hayatın son bulabileceğini keşfedersiniz. Bunda şükredilecek bir şey göremiyorum. Bu yüzden, her şey aşk yüzünden. Öyle bir aşk yüzünden ki, onun sayesinde aynı zamanda.”

Kurduğum cümleleri sayısız kez aklımdan geçirmiş olsam da ilk kez sesli bir biçimde dile getirmiştim. Belki kimine göre yanlıştı fikrim, belki doğru. Önemli olan benim ne hissettiğimdi ve ben böyle hissediyordum. Zaman akıp giderken masada soğumaya yüz tutmuş kahvelerimiz ikimizin de umurunda olmadı. Sadece birbirimize bakıyorduk. Ara sıra bakışlarını kaçırıyordu Ela ama çok uzak kalamıyordu yine de. Sürüp gitmesini dilediğim bir andı. Sebepsizce, nedenini sorgulamadan, öylesine…

“Sen çok mu acı çektin?” diye sordu birden. Resmiyeti es geçmesini sorgulamamıştım bile.

“Bilemiyorum. Kime göre, neye göre çok? Ama evet, canım sayısız kez yandı.”

Birden elini kaldırıp parmaklarının ucuyla alnımı gölgeleyen saç tutamlarımı kenara çekti. Soğuk parmakları önce şakağımda, sonra da yanağımda dolaştıktan sonra benden uzaklaştığında kapattığımı bile fark etmediğim göz kapaklarımı açtım.

Buruk bir tebessüm süslüyordu dudaklarını şimdi. “Hiç gerçekten sevildin mi?”

Kaşlarımı çattım. Zamanımı boşa harcadığını düşündüğüm insanları anımsadım. Hayatımda belli başlı rol oynayan, bana hiçbir şey katmadan sayısız şey çalan insanları… “Sanırım, hayır.”

“Oysa sen kesinlikle sevilmeyi hak ediyorsun.”

“Bunu neye dayanarak söyledin?”

“Hislerime güvenirim.”

Geri yaslandım ve kollarımı çapraz bir şekilde önümde birleştirerek dikkatle onu izlemeye devam ettim. “Haklı mısın değil misin bilmem ama kimsenin beni sevmesine ihtiyacım yok. Cidden hayatımda bir sorumluluk daha istemiyorum.”

“Yani aşktan kaçıyorsun, öyle mi?”

Omuzumu silktim. “Dert istemiyorum diyelim.”

Sesli bir şekilde güldü. İşaret parmağını bilmiş bir tavırla masanın üzerine yerleştirip hareket ettirmeye başladı. “Şuraya yazıyorum. Feci bir şekilde âşık olacaksın. Bütün ezberlerini bozacak, çevrene ördüğün o Berlin Duvarı’nı yıkacak kadın gelip her şeyi yerle bir ettiğinde umarım orada olur ve her şeye yakından tanıklık ederim.” Elini kahve fincanına yaklaştırıp biraz önce kaderim hakkında atıp tutarken kullandığı parmağını kulpa geçirdi nazikçe. Fincanını dudaklarına yaklaştırmadan hemen önce yine beceriksizce sol kaşını kaldırdı. “Seni izlemek keyifli olacak.”

Alt dudağımı hafifçe ısırdım ve hemen arkasından gülümsedim. Başımı iki yana sallayarak bakışlarımı kaçırdım.

“Ne?” diye sordu birden. Kahvesinden birkaç yudum alıp fincanını masaya geri bıraktı. Eğlendiğini belli eden bir tavrı vardı. “Büyük konuştun. İnsanlar, hiç farkında olmadan kaderlerine koşarken bunu sık yaparlar. Hep denk düşer, hiç şaşmaz.”

“Belki de haklısındır.” diyerek bakışlarımı yine güzel gözlerine çevirdim. “İzleyip göreceğiz.”

“Keyifli olacak.”

“Evet, muhtemelen. Büyük bir parti vereceğiz hatta. Geliyorum diyen belayı hoş karşılamak gerekir neticede.”

Merakla kaşlarını çattı. “Anlamadım.”

“Anlamadığın o kadar şey var ki.” Ve benim de anlamlandıramadığım…

“Mesela?”

Kollarımı çözüp dirseklerimi masanın üzerine yasladım. “Mesela Ela Hanım, artık iş mi konuşsak?”

Gülümseyerek duruşunu dikleştirdi. “Tabii ki Can Bey.”

Çağla Fulya

One thought

  1. Wattpad den okurken bir kaç bölümdür buradan da okuyorum çifte dikiş diker gibi güzel oluyor sağlam gidiyorum.. emeğine sağlık bitanem 🥰❤️

    Liked by 1 kişi

Nuray Tipici için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.