Çilekeş Kardeşler | Plastik Anılar Müzesi

Sendromuyla bizi bunaltan pazartesi, sallanarak geçen bir salı, pazartesi dururken çarşambayı alan sel, hepimizi perişan eden bir perşembe ve günlerin en güzeli cuma. Sonunda bitiyordu hafta. Sabahın köründe uyanmak bir şey değil de Çin işkencesi gibi boynu sıkan gömlek yakaları pek bir yakıyordu canımı. Cuma’yı bu yüzden seviyorum işte. Mübarek gün bereketiyle geliyor, tatili müjdeliyordu. Fakat gözlemlerime göre bu sevincimde yalnızdım çünkü Alper son yaşanan olaydan sonra Leyla’ya bir daha ulaşamıyor, Ofsayt Nuri’nin neler yaptığını ya da yapacağını kestiremiyordu. Öte yandan sevinsem mi üzülsem mi diye düşünüp duruyordu. Leyla’dan ilk defa yeşil ışık yanmıştı çünkü ama bu Nuri tehlikesini unutturacak bir şey değildi. Okulda gün boyu sınıfın önünde bekledi Alper ama Leyla okula gelmemişti. Sağlığı da yerindeydi çok şükür, hasta değildi. Belli ki Nuri göndermemişti. 

“Beğendin mi yaptığını? Sayende hep beraber büyük bir Yeşilçam klişesine tanık oluyoruz.”  dedi Agâh somurtarak. Alper düşünceliydi.

“Oğlum çok ayıp oldu ya babasına. Adamın zaten garezi vardı bana, şimdi hepten koptu kayış. Büyük terbiyesizlik yapmış gibi göründüm.”

“Yok yok görünmedin, yaptın.”

Leyla attığı mesajlara da yaptığı aramalara da geri dönmemişti. Evde büyük bir sıkıntı çıktığı kuvvetle muhtemeldi. İşin en kötü yanlarından biri de pazar günü Malamatspor’un Ayak’s Takımı’na konuk olduğu ve hakemin Ofsayt Nuri olacağı maçtı. Hafta içi oynanan maçta Alper kardeşi Agâh’ın gördüğü kırmızı karttan dolayı oynamamıştı ama bu maçtan kaçamazdı. Teneffüs bittiğinde sınıfa döndüler. Alper kendi derdine düşmüşken Agâh’ın asık olan suratını ancak derse girdiklerinde fark edebilmişti ama soracak fırsatı yoktu. Ders Felsefe’ydi. Felsefe Öğretmeni Tuğba Hanım kolunun altına dayadığı dosyası ve kalın kitaplarıyla derse girdi. Sınıfta haftanın yorgunluğu, hafta sonu tatiline duyulan bir özlemin rehaveti vardı. 2.sınavların başlamasına kısa bir süre kalmış olmasına rağmen halen sınavları okumayan Tuğba Hanım’a en ön sırada oturan Şuurcan her zamanki gibi sorusunu sordu.

“Öğretmenim sınavları açıkladınız mı?”  diye. Kafasını sıraya dayamış olan Agâh bunu duyduğunda içinden, “Okudunuz mu denir proje herif!”

“Açıklamış olsaydım öğrenmiş olurdun Uğur Can.”  dediğinde tüm sınıf kıkır kıkır gülerken Uğur Can ağır hareketlerle tekrar oturdu. Tuğba Hanım da dosyasından sınav kağıtlarını çıkardı.

“İlk döneme göre çok iyi notlar almışsınız.”  diyerek başladı söze ve burun kemiğine dayadığı gözlüklerine indirdi gözlerini,

“Ferman, 39”

“Burada!”  diyerek fırladı üzerine atılan montları delerek Ferman. Üç derstir uyuduğu için gözlerinde oluşan çapakları hızla yok ederek selamladı öğretmeni.

“39!”  diyerek tekrarladı bu defa tavırlı bir şekilde hoca. Ferman ise “Numaramı kastetmiyor muydu?”  diye söylenerek oturdu yerine. Ferman’dan sonra okunan notlar gittikçe yükselmişti. Son iki kağıt kalmıştı geriye. O kağıtlar da bizim oğlanlara aitti. Hocanın hareketleri kağıtları bilerek sona bıraktığını gösteriyordu.

“Siz ikiniz… kalkın bakayım ayağa.”  

“Buyurun hocam.”  dediler aynı anda.

“Kaç bekliyordunuz sınavdan?”

“90.”  diye cevap verdiler yine aynı anda.

“Laubalilik yapmayın! Utanmıyor musunuz kopya çekmeye?”  dedi elindeki kağıtları masaya vurarak Tuğba Hanım.

“Ne münasebet hocam?”  

“Kağıtlarınız birbirine fazlasıyla benziyor. Bunu nasıl açıklayacaksınız? Aynı yerden mi çalıştınız yoksa?”  dedi alaya alır bir tavırla.

“Hocam bizim benzememiz normal de kağıtların benzemesi mi değil?”  diye sordu Agâh gülerek. Normalde bu tarz çıkışları Alper yapar, Agâh biraz daha yapıcı olurdu ama belli ki bir derdi vardı. 

“Bravo! Devam edin böyle. Bakalım Battal Bey’e karşı da pişkinlik yapabilecek misiniz!”  dedi ve kalktığı gibi kapıya yöneldi. Alper ise aynı pişkinlikte yerinden kalkarak telefonuyla beraber Tuğba Hanım’a yaklaştı.

“Hocam siz soruları internette yayınlayınca biz mi kopyacı oluyoruz?”  diyerek gösterdi felsefe sınavları isimli sitede Tuğba Çamlık profilinde yayınlanan sınav kağıdını. Tuğba Hoca eski okulunda da bu sınavı yapmış ve sonrasında nedense siteye yükleme ihtiyacı gütmüş ve yine sonrasında bu sınavı yapmak istemiş. Sadece birkaç soruyu değiştirdiği için de bizim oğlanlar 100 değil 90 almış. Keşke öğretmenler sorgusuz sualsiz öğrencileri suçlayacaklarına biraz da kendilerine baksa…

Tuğba Hanım diyecek bir şey bulamadığı için çareyi, “Geç yerine!” demekte buldu ve sonrasında da hiçbir şey olmamış gibi ders işlemeye başladı. Her zamanki gibi “Ben Tanrı diyeceğim ama siz Allah yazabilirsiniz.”  diyerek süreye oynadığı dersi zil çalınca bitirdi. Alper de hemen Agâh’ın yanına gitti. Agâh o sırada MFÖ dinliyordu.

“Hadi MFÖ’nün mazereti var, sen neden asabisin?”  diye sorduğu gibi kesti Agâh’ın sözünü. “Yok bir şey deme anlat!”

“Aynı şeyler birader. Gece ilham perileri sırtımı kaşıdı. Ben de kalktım, açtım bilgisayarı. Sonra babam su içmeye kalkmış, gördü beni. Olaylar olaylar…”

“Oğlum alıştık artık. Ne yapalım şimdi?”

“Sorun sadece o değil Alper. Yazıyorum ama sonu yok ve galiba haklı babam.”

“O ne demek şimdi ya?”

“Ne okunma var ne de yorum. İnsanlar benim kitabımı okuyacak da, yayınevleri keşfedecek de, ben babama -buyur baba, gurur duy oğlunla!- diyeceğim de…”  dedi elini sallayarak Agâh. Sanki bu süreci anlatırken bile bir yorgunluk, yıpranmışlık çökmüştü üstüne.

“Kardeşim kitapta demiyor muydu yazar, “Bu işler sabır işi.”  diye. Sabretsene biraz. Hem ne üzülüyorsun ki? Bir sert erkek bir de masum kız hikâyesi yazarsın. İki sigara, bir küfür… aksın paralar püfür püfür.”

“O ben değilim.”

“Ya üçte ikisi gereksiz hüzünlü bir şarkıdan oluşan dizinin senaristine ödül veriyorlar. Sen de bulursun bir şekilde yolunu.”

“Ben o yoldan yürümek değil, kendi yolumu çizmek istiyorum. Yaranmak için değil, yazdığım duyguyu paylaşan insanlarla yürümek istiyorum.”  

O sırada Olcayto aralarına girdi ve büyük bir sevinçle, “Kalkın beyler geziye gidiyoruz.”

“Hiç biber gazı havamda değilim Olcayto, bulaşma bana.”  diyerek sırt çevirdi Agâh. Olcayto gülerek, “Bizim mahalleye yeni bir müze açılmış, onu gezmeye gidiyoruz oğlum. Hadi direnmeyin.”

“Gezi diyorsun, nasıl direnmeyeyim?”

“Amma uzattınız ya. Hadi bir değişiklik olacak işte. Seçilmiş kişileri götürüyorlar zaten sadece.”

“Seni nasıl seçtiler?”

“Seçti demedim. Ben sadece geziyle ilgileniyorum.”  dedi ve oğlanları çekiştirerek çıkardı sınıftan. Battal Bey not ortalaması yüksek olanlardan 15 kişilik bir liste yapmış ve bu listeye de bizim üç silahşörden sadece Agâh’ı eklemişti. Olcayto kıvrak hareketleriyle listeyi çaktırmadan 17’ye tamamlamış ve Battal Bey’e fark ettirmeden nöbetçilere teslim etmişti. Yürüyerek gidileceği için saklanmaları da mümkündü. Kısa bir süre sonra müzeye ulaşmışlardı. Müze, Malamat’ın tam çıkışında, Amerikan Başkonsolosluğu’nun aşağısında bulunan ve dış cephe çalışmaları halen devam eden bir binadan oluşuyordu. Öğrencilerin ilgisiz hallerine bakılacak olursa kimse nereye geldiğini bilmiyordu. Kapıda onları emekli adliye mensubu Mithat Erdoğdu bekliyordu. Mahallenin ileri gelenlerinden biri, Salimoğlu Ailesi’nin de yakinen tanıdığı bir dostuydu. Anlattıklarına göre Koç ailesinin dışlanmış mensubuydu. Bunun bir ukdesi olacaktı ki her gördüğü insanı “koçum” diyerek sever ve koç olduğuna insanları inandırmaya çalışırdı. Yıllarca adliye salonlarında insanlara bulunduğu zümre sayesinde yüksekten konuşan, emekli olunca tam anlamıyla afallayan, sürekli olarak bir arayışta olan Mithat Bey mahallenin akıl danışılan ama her seferinde konuyu da “Amerika’nın oyunları” sözüne bağlayan adamıydı. Belli ki son icraatı bu müzeydi.

“Hoş geldiniz Battal Bey.”  dedi ve sonrasında öğrencileri de selamlayarak buyur etti. Öğrenciler tam içeri girerken fark etti devasa tabelayı, “Plastik Anılar Müzesi”

“Dur koçum!”  diye bağırdı birden Mithat Bey. Ayakkabıların çıkarılmasını istemişti. Dışardan gelen her türlü tozun ve kirin içerideki ambiyansı bozacağını söyledi. 

“Efendim galoş olsa daha şık olmaz mıydı?”  diye sordu Battal Bey öğrencileri önünde iki büklüm eğilmiş, bağcıklarını çözerken.

“25 kuruş verirseniz neden olmasın?”

“Yok yok, kalsın.”

İçeri girdiklerinde Olcayto ve Alper de kendilerini göstermeye başlamışlardı. Agâh’ın yanına gittiklerinde Mithat Bey de hemen peşlerinden gitti. 

“Koçyiğitler demek siz de geldiniz.”  dediğinde elini uzatarak yaklaşan Alper’i tıpkı Battal Bey’e yaptığı gibi, “Dur koçum!”  diyerek durdurdu. “Hiç öpmeyeyim koçum, biraz hastayım.”

Alper buna çok bozulmuştu. Adeta aniden internetin gitmesiyle donan videonun tuhaf şekle bürünmüş karakteri gibi kalakalmıştı müzenin ortasında. Olcayto’ya eğilerek fısıldadı, “Ulan sevişecek değiliz, tut iki saniye nefesini. Madem sağlığımı düşünüyorsun, bozma beni!”

“Alper sen de iyi belledin he bu lafı. Şarkılar bitti şimdi günlük hayatta da kullanıyorsun.”

“Mithat ağabey ben hâlâ anlamadım. Ne müzesi burası?”

“Burası bir tarih Agâhçım. Her Kurban Bayramı’nda size dedim bu poşetler ileride çok değerlenecek, almışken 20-30 tane alın diye.”

“Bırak ağabey, Poşetçi Üzeyir amcanın kirasına, iyi kazanıyorsun bahanesine sığınarak zam yapacaktın. Tüm mahalleye poşet yarışı yaptırdın.”

“Ama bak haklı çıktım. Poşet artık paralı. Tam 25 kuruş.”  dedi ve yol göstererek yürümeye başladı. Mahalleden başka insanlar da vardı müzede. Loş ışıklı bir ortamda kısa aralıklarla yan yana dizilmiş sergiler yer alıyordu. Bir cam kafeste içinde küçük bir vantilatörün yaydığı havayla dalgalanan beyaz poşeti işaret ederek,

“İşte… rahmetli İsmet İnönü’nün ekmek aldığı poşet! Tam 50 yıllık poşet!”  dedi ve devam etti, “Karşıda asılı olan poşet, Fatih’in İstanbul’un Fethi ile alakalı planlarını taşıdığı 500 yıllık poşet, hemen altında Süleyman Demirel’in başa gelirken nasıl olsa bir gün yine şapkamı alıp giderim ama ya sıcak havalara denk gelirse, ne yapacağım ben başımda şapka ile diyerek tedbir amaçlı ceketinin iç cebinde taşıdığı poşet. “Çekilişle bu poşetler sizin olabilir. İsmet İnönü’nün ekmek yediği poşetten siz de yemek istemez misiniz? Çekilişe katılım bedeli 5 TL’dir.”  dediğinde bir anda mahalleli parayı sallayarak Mithat Bey’e yaklaşmaya başladı. Agâh çekilişe katılmak için saldıran kalabalıktan birine,

“Neden bu kadar istiyorsunuz?”  diye sordu. Adam heyecanla cevap verdi bu soruya, “Markette 25 kuruş, burada bedava.” Agâh şaşkınlıkla, “Nasıl bedava, 5 TL veriyorsunuz?”  dedi ama adamın cevabı çok netti, “Poşete vermiyoruz ki.”

“Koçlarım acele etmeyin. Hemen sağımda görmüş olduğunuz sergide de Serdar Ortaç’ın klibinde atmaya kıyamadığı poşet var.”  dedi ve arkasından gelen halkın verdiği gazla ilerleyerek koridorun sonundaki cam kafesi gösterdi, “Bitti mi? Tabii ki bitmedi koçparelerim. Burada da Trump’ın doğumu esnasında annesinin baş ucunda patlatılan poşet var!”

“Nasıl yani?”

“Anca bir reflekse bağlı sektirme sonucu böyle bir çocuk doğabilir koçum.”

“Mithat ağabey, ağır olmadı mı?”

“Ooo Alper’im ileride daha neler var. Çanakkale Savaşı’nda Yunan komutanının korkudan kustuğu siyah poşetin temiz kalan naylon ucu mu dersin, Amerikan casusunun 1997 yıında yaptığı görüşmelerin sim kartı mı dersin hatta Obama’nın lisede top oynadığı içi su dolu pet şişe… ama yıllar geçtikçe su buhar olup uçtu tabii.”

“Ağabey neden saklıyorsun bunları burada?”

“Ben ne yapayım vermemişler geri dönüşüme. Ben de müzesini açtım. Naylonlara sığdırılmış tarihi ayağınıza getirdim yaptığınıza bak.”  dedikten sonra gülümseyerek Agâh ve Alper’e baktı. “Ben sizin seveceğiniz şeyi buldum.”  dedi ve arkasında sakladığı sergiden çekildi. “İşte özlemini duyduğunuz maymun logolu LBC Hakiki poşetleri. Telif vermemek için ismini Türkçeleştirdim idare edin.”

Bizim üç kafadar etraflarında gördükleri kafası dar insanların haline hem gülüyor hem de hüzünleniyordu. Gezinirken 2002 Ekonomik Krizi’nden kalma, satacak ürün olmadığı için hiç açılmamış ve yapışık kalmış market poşetleri ile günümüz marketlerinin yırtılmaya yakın ince poşetlerine de rastladılar ama müze bir plastik anılar müzesiydi. Poşetlerin dışında geri dönüşüme atılmadığı için yüzyıllarca doğada kalan pet şişeler ve atık piller de yer alıyordu. İçlerinde kapkara, yanmaya yüz tutmuş bir pil vardı ki Olcayto’nun dikkatini çekti.

“Mithat ağabey bu pil nedir?”

“O, İsrail Cumhurbaşkanı’nın kalp pili.” 

Müze içerisinde gezi devam ederken Battal Bey, Alper ve Olcayto’nun davetsiz misafirliklerini tespit etmiş ve okulda görüşeceklerini belirtmişti. Fakat ikili bundan pek çekinmiyordu artık çünkü buraya geldikleri için epey bir memnunlardı. Gezilerini sürdürürken bir anda bir gürültüyle irkildiler. Arkalarını döndüklerinde başlarında takım elbiseli kel bir adamın olduğu 10 kişilik kamuflajlı asker ile karşılaştılar. Askerlerin göğüslerinde Amerikan bayrağı vardı. 

“Mithat Erdoğdu, tarihi eser kaçırmaktan ve Amerikan Başkonsolosluğu’nu taciz etmekten gözaltına alınacaksınız. Polis yolda.”  dedi bozuk Türkçesi ile öndeki adam. Belli ki konsolostu. Mithat Bey ağır ağır yaklaşarak, “Tarihi eser kaçırdığımız yok koçum ama taciz doğrudur. Benim toprağımda devlet onaylı müzeme bu gavurların girmesi bir tacizdir.”

“Burada can güvenliğim olmadığı için benimleler.”  diyerek lafa atladı konsolos. 

“Aslında size çakmak lazım ama…”  dediğinde birbirlerine şaşkın bir şekilde bakan Amerikalıları gören Mithat Bey, “Öyle değil… 40 sene önce denize atıldığınızda başınızda sigarasını yakan Türk’ün çakmağı.”

“Bize böyle hakaret edemezsiniz.”  dedi ve iki adım atarak, “Ayrıca siz kim geri dönüşüm yapmak kim? Siz verin bize ürünleri, biz sizin için dönüştürürüz.”

“Ulan böyle diye diye bizi dışa bağımlı yaptınız ama isterseniz çöplerimizi kapınızın önüne bırakırız.”  dedi ve yaklaşarak, 

“Bak koçum…”  derken birden Olcayto’yu buldu önünde Mithat Bey. “Burası Malamat beyler. Malamat’a elinin ucuyla giren yanar!”  dediğinde bir askerin silahını kurcalamasıyla, “Hay anneanneni keseyim!”  diyerek zıpladığı gibi Mithat Bey’in kucağında buldu kendini Olcayto. Çizgi film gibi gelişti sonrası. Mithat Bey’in, “Çekinme bak bakalım şarjörüne.”  demesi üzerine kurcaladığı silahında plastik mermilerle karşılaşan Amerikan askeri şaşkınlık ve korku arasındaki çizgide gidip gelmeye başlamıştı. 

“Hep siz mi plastik mermi göndereceksiniz?”  diyerek sağındaki tabelayı gösterdi onlara, “Plastik Anılar Müzesi”

“Burada her şey plastik. Sizin yüreğiniz dahil. Tek fark bizim yüreğimiz çelik.”  dedi az önce korkudan kucağına atlayan Olcayto’yu arkasına saklayarak. Sonrası ise malum… Türk polislerinin de gelmesiyle devlete bağlı bir kuruma izinsiz giren, aslında ukalalık yapmak için oraya gelen Amerikan Başkonsolosu ve askerleri başlarına poşet geçirilerek ayrıldılar müzeden. Tıpkı zamanında bize yaptıkları gibi. Üstelik başlarına geçirilen poşetin ücretini de ödediler. Bunca yıllık doğum iziyim, böyle kalıcı iz görmedim. 

“Koçlarım bu arada poşetlerin ücretini alalım.”

“Ama siz bize poşet ister misiniz diye sormadınız ki.”

“Her seferinde soracaksak nasıl kazanacağız bu işten parayı koçum?” 

Bu enteresan ve bir o kadar da tarihi olaydan sonra müzedeki erkekler toplanıp cumaya gittiler. Akşam haberlerinde de hep bu olay vardı. Mithat Bey’in elindeki kozlardan haberi olan Amerika daha fazla seste edemedi. Alper ile Agâh ise böylesine derin bir adamla komşu oldukları için biraz ürktüler. Hatta içten içe Mithat Bey’le gurur duyan Salim Bey onla görüşmelerini de yasakladı ama Mithat Bey sevmişti bir kere onları. Akşam ekmek almak için dışarı çıkan ikiz biraderler kaldırımın kenarına yapışan poşeti fark ettiler. Para paradır, alalım kenarda dursun desturuyla hareket edip almaya yeltendikçe poşet ellerinden kayıp geri çekiliyordu. Karşı kaldırımın ortasına kadar takip ettikleri poşet en sonunda havalanarak bir oltanın ucunda duruvermişti. 

“Yok artık en sonunda poşetin de mi sosyal deneyi çıktı?”

“O kadar da değil koçum, Cumhuriyet’in ilk poşeti bu.”  dedi gülerek. Köhne olta içinse, “Gazi Mustafa Kemal’in denizden Yunan yakaladığı olta.”  dedi. 

“Arkadaş bir poşetin 100 yıl ömrü varmış. Yolda yürürken ayağına takılan poşet sana: bastığın şeyi poşet diyerek geçme tanı, düşün tanık olduğu olayları diyebilir.”

Poşetin ücretli olmasına anlam veremeyen ve o güne kadar geri dönüşümü de pek umursamayan kardeşler ertesi gün yine Mithat Bey tarafından kapılarına bırakılan hediyeden sonra geri dönüşümün şart olduğunu anlamışlardı. Evde çöp poşeti içerisinde olan pet şişeleri yüklendikleri gibi geri dönüşüm kutularına atmak için yola koyuldular. Salim Bey’e ve Gönül Hanım’a da ani değişimlerine sebep olan hediyenin üstündeki notu okumak kaldı. 

“Anılarını bir çırpıda silmeye çalıştığınız sünnetinizin yemek tabakları halen doğada bizlerle. Yok edemediniz. Gelecek için görüşüm, mutlaka geri dönüşüm.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.