Önce İki Sonra Bir

Ve ne güzel şeymiş huzur, sesine sakladığı. Pamuk ipliğine bağlı hayatıma keskin düğümler atıp kendi bağlarıyla beni, bu dünyadaki varlığımı kesinleştiren ve anlam kazandıran adam…

“Hatırlıyor musun sana ilk kez kurabiye yaptığım günü?” diye sordum gülümseyerek. Bir elim göğsünün üzerinde, başımın hemen yanındaydı. Düzenli kalp atışları avucumun altındaydı.

“Elbette,” dedi. Yüzünü görmesem de gülümsediğine emindim. Yüzünde yine hayran olunası o aşk dolu bakış vardı muhtemelen. Bana hep böyle bakıyordu, sanki görüp görebileceği en güzel şeymişim gibi.

Yağmurlu bir gündü. Sonbaharda tanımıştım onu. Bizim en zor günlerimiz hep yağmurluydu. Gökyüzü güneş açsa gözyaşlarımız açığı kapatırdı çoğu zaman. Üşüyordum. Ben hep üşürdüm zaten. Ama o elimi tuttuğunda… Yüreğim ısınıyordu en başta. Tenim ölümüne buz kesse bile çözülürdü çünkü benliğime usulca yayılan ve tüm hücrelerime nüfus eden sevgisi içimin güneş görmeyen en ücra köşelerine bile ulaşıp beni sıcacık yapıyordu.

“Yanından her ayrıldığımda ve bu şehri sayısız kez terk ederken seni bir daha görememekten ölesiye korkuyordum.”

“Biliyorum sevgilim,” diyerek omuzumu sıvazladı. Başıma bir öpücük bıraktı sonrasında. “En zoruydu seni yolcu etmek. Sonu olmayacağını düşündüğümüz bir yolculuğa çıkmışken, sen, oradan oraya savrulurken seni kaybetmekten nasıl korkuyordum anlatamam.” Alay saklı bir ses tonuyla güldü. “Zor zamanlar.”

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Kalın kaşlarının gölgesindeki bakışları hüzünle çevrelenmişti. Sevmemiştim bu hissi. O hiç üzülmemeliydi. “Geçti gitti.”

Başını salladı ağır ağır. “Çok şükür.”

Elimi kaldırıp yanağına yasladım. Sakallarının avucumda bıraktığı hisse hayrandım. Aslında onun her şeyine hayrandım. Alt dudağının altındaki kıvrımdan çenesinin yapısına ya da ellerinden parmak uçlarına kadar, her şeyine. Bileklerine, esmer tenine ve sesine. Kokusuna, benimkiyle karışan kokusuna. Yatağa uzandığımda yastığından gelen kokuyu derin bir nefesle içime çektiğim sayısız anı düşündüm. Gülümsedim. Bana yine öyle bakıyordu, sanki görüp görebileceği en güzel şeymişim gibi.

İnce bir saç tutamımın ucunu sıkıştırdı güzel parmaklarının arasına. Saçlarıma bakarak dalgın bir hâlde konuştu. “Bugüne gelebilmek için yaptıklarımız… Kim bilebiliridi ki? Ezberlerimi bozdurttun bana. Bildiklerim yeniden şekillendi, doğrularım değişti. Bu kadar zor olmak zorunda mısın sevdiceğim? Zorundaymışsın demek ki. Ben büyümekten korktum hep. Büyüdükçe omuzlarıma yüklenecek olanlardan kaçtım. Belki de ilk kez cesur bir adım attım. En büyük savaşım seninle başladı, senin için devam eden.” Hayranı olduğum bakışları benimkileri buldu. Koyu bir sis bulutuyla gölgeliydi koyu kahverengi gözleri. Güneş vurunca rengi balı andıran, içimi sıcacık yapan… “Biliyorsun, seni seviyorum.”

Gülümsedim. Cemal Süreya’nın Sesin Senin şiirinden yaptığı bu alıntı aramızda şiirdekinden daha derin bir anlama sahip olmuştu ve Sesin Senin, bana okuduğu ilk şiirdi. Sesine aşık olduğum o muazzam günü nasıl unutabilirdim ki? İçimdeki heyecanı, titreyen ellerimi ve göğsümdeki tarif edilmez hissi nasıl unuturdum? Ona sarılmayı sayısız kez hayal etmiştim. Şimdi ona dokunabilmek, uzak yollardan geldiğim için nefes nefese bir hâlde kollarına sığınmak ve yorgunluğumu ona sarılarak geçirmek öyle güzeldi ki.

“Sen nasıl bir şeysin?” diye sordum kaşlarımı hafifçe çatarak. “Seni çok seviyorum.” Tuhaf bir farkındalık anı gibiydi. Sanki gözümün önünde duran ancak varlığını yeni fark ettiğim bir şeye bakıyormuşum gibiydi. Ona bilmem-kaç -milyonuncu-kez aşık olduğum anlardan birindeydim işte. Bu öylesine alışılagelmişti ki yadırgamıyordum bile. “Hayran olunası bir adamsın. Seni sen yapan ve seninle gelen her şeyi seviyorum ama hayatına çok daha önce dâhil olamadığım için de üzülüyorum. Seni daha önce tanıma şansı bulan insanları kıskanıyorum. Bir arkadaşınla attığın bir fotoğraf bile hüzünlendirebilir beni çünkü ben yanında değilken başkaları olabiliyor. Acaba ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı yanında durabildikleri için? Bence bilmiyorlar. Bilmesinler de zaten. Kimse keşfedemesin içindeki o gizle cenneti. Mahrem bir anı paylaşır gibi, sadece bana aç içinin perdelerini ve yalnızca ben gireyim kimsenin girmesine izin vermediğin o gizli sığınağına. Yıllarca kaleme aldığın ancak hiç tatmadığın aşkı yalnızca ben vereyim sana. Bencillik bu, biliyorum ama seni bir tek kendime saklamak istiyorum sevgilim.”

Yanağıma arka arkaya öpücükler bırakırken elini belime yerleştirip beni kendine çekti. Öpücükleri yanağımı süslemeye devam ederken gözlerimi kapatıp keyifle gülümsedim. Karşılık beklemedim sözlerime. Gerek yoktu. Minicik bir ispata dâhi gerek yoktu çünkü bu hayatta hiçbir şeyden emin değilsem onun sevgisinden ve aynı hisleri paylaştığımızdan emindim. Çok kez yere düştüğümde beni yerden kaldırmıştı. Kime güveneceğim ben diye düşünürken, “En başta kendine güveneceksin, sonra yine kendine güveneceksin,” derken bana hep kendime olan güveni aşıladı ama gizli vaatlerini hiç fark ettirmeden keşfetmiştim ben, ona güvenmemi istiyordu. Sadece bunu dile getirmeyecek bir adamdı. Benim güçlü duruşumu, beni kanatlarının altına alarak gölgeleyeceğini düşünüyordu belki de ama her an hissediyordum tüm gücüyle beni her şeyden korumaya çalıştığını. Bu yüzden en başta ona güveniyordum. Sonra ona, sonra yine ona. En çok da ona.

“Çay içelim mi?” diyerek gülümsedim. “Hem un kurabiyesi de yaptım. Senin şahane kakaolu kekinden de yeriz.”

“Acaba kek güzel oldu mu ki?” diye sorarken işaret parmağıyla dudağının kenarını kaşıdı. Bakışlarını kaçırmıştı. “Tarife uygun yaptım ama yağı yine senin dediğinden fazla koydum çünkü tarif…” demişti ki, onu bölerek, “Yarım bardak koymalıydın,” dedim.

Masum bir hâlde kaşlarını kaldırdı. “Ama tarif…”

“Önemli değil. Eminim ki çok güzel oldu. Bu konuda büyük bir yeteneğin var. Aslında düşündüm de yemekleri ve tatlıları hep sen mi yapsan?”

Saçlarını karıştırıp yanından kalktım. Kızgın bir çocuk gibi bana kaşlarını çatarak bakarken dudağını asmayı da ihmal etmedi. Yüzünü gölgeleyen saçlarının arkasından bakan sahte öfkeli bakışları öylesine sevimliydi ki yanaklarını mıncırmadan edemedim. Yalandan bir oflamayla karşılık verdi. Tam burnunu da sıkacakken, “Sevdiceğim, şu burnumu rahat bırak,” dedi. “Tıkanıyor, biliyorsun. Çabuk bozuluyor benim burnum.”

“Senin burnunu da yerim!”

“Fesuphanallah.”

Kıkırdayarak ondan uzaklaştım ve odamızdan çıkıp mutfağa yöneldim. Çok geçmeden o da peşimden gelip çay için hazırlık yapma girişimime eşlik etmeye başladı. Çok geçmeden hazırlığı sürdüren taraf o olmuştu ve ben de ona sırtından sarılıp hareket alanını kısıtlama görevini devralmıştım. Salona geçtiğimizde bardaklarımıza çayları doldurmuş ve karşımdaki yerini almıştı. İşiyle ilgili birkaç sorununu dile getirirken ikimizin de bardaklarına ikişer şeker atmış ve karıştırmıştım. Bu tür hareketler benim için öyle doğal bir hal almıştı ki farkında olmadan yapıyordum. Onun çayına ihtiyaç duyduğu kadar şeker atmak, yere attığı kıyafetlerini toparlamak ya da uyuyakaldığında çıkarmayı unuttuğu çoraplarını çıkarmak gibi. Uyurken üzerini açtığı için onu sürekli örtmek, uykusunda mırıldandığında ve muhtemelen gördüğü kötü bir rüya yüzünden kaşlarını çattığında onu uyandırmadan saçlarını okşayarak sakinleştirmek, sabah uyandığında hatırlamayacağı kadar önemsizleştirmek o rüyayı. Uykusunda bacaklarıma dolanan bacakları sabah ağrımasın diye rahat edeceği şekilde yatmak… Sayısız şey sayabilirdim. Hem ihtiyaçlarını karşılamak, hem de karşılayabilecek kadar onu tanımak şahane bir histi. Onu tanıma şansına erişmek ise tarif edilemezdi.

Çaylarımız bitti, o yenilerini doldurdu. Ben yine çayıma iki şeker atarken onunkine bir şeker attım. Bunu fark etti, gülümsedi. Çünkü önce iki, sonra bir şekerli içerdi çayını. Sonraysa hiç şekerli.

“Böyle detayları ezberlemeni seviyorum,” dedi gülümsemesini sürdürerek.

“Seni ezberlemeyi seviyorum. Aramızda kalıplaşan konuşmalarımız gibi, kalıplaşan hareketlerimizi de. Bize özgü, bizi biz yapan sayısız an zinciri. Öylesine kuvvetli ki… Söylesene, seni benden kim alabilir ki alnına yazılan dışında? Geri dönüşü olmayacak şekilde sana deli gibi aşığım. Aklım başımda falan değil sevdiceğim çünkü bu akıl işi değil. İyi ki de değil. Mantığı kapı dışarı etmek en doğru şeydi seni hayatıma alırken. İlk başta misafir ettiğimi sandığım aşk ise bende kalıcı hâle geldi. Hoş geldi. Sen hoş geldin.”

“Çok seviyorum seni, kızıl güzelliğim. Bana bir kez daha ne kadar doğru bir kadına aşık olduğumu gösterdin. Sen o kadar bensin, bendensin ki. Hani bana, seninle konuşurken sanki kendimle konuşurmuşum gibi olduğumu söylüyorsun ya, aynen öyle. Ben sanki aynaya bakıyorum sana bakarken. İnsan en çok kendine güvenir, sana güveniyorum. Seni çok seviyorum. Seni, senin beni sevdiğin kadar seviyorum.”

“Sınırları zorluyorum ben,” dedim birden. Sevgim dolup taşıyor, onu sevdiğim sayısız ana yayılıyordu. “Öyle böyle değil hem de. Hani sen yazarken kalıplaşmış ön yargıları yok etmeye odaklı yazıyorsun ya, hani kibirli sorulara cevaben yazıyorsun… Benimki de öyle işte. Ne kadar ileri gidebilirsin sorusuna cevaben seviyorum seni. Sen benim aşk konusunda ne kadar ileri gidebileceğimin cevabısın.”

Büyülü bir anın içindeydim o hayatıma girdiğinden beri. Tartışırken bile beni incitmekten korkan, narin dokunuşlarıyla izi geçmez dediğim tüm dokunuşları birer birer silen adam… Gözyaşlarımda boğulan umutlarımı birer birer hayata döndüren, beni ipekten bir çarşaf gibi saran huzur dolu kokusuyla ödüllendiren ve en nihayetinde beni kendinin kılan. Nice güzelliklerle doldurmuştu bir önemi olmayan ömrümü ve tek yaptığı beni sevmekti. İstediğim, daima beklediğim ve en büyük eksiğimdi sevgi ancak ona rastlayana dek bilmediğim şeydi, asıl ihtiyacım olanın onun sevgisi olduğu. Hayatlarımız birbirine kıyıydı daima, farkında değildik. Tanışınca keşfetmiştik aynı yolları yürüdüğümüzü, aynı sokaklardan geçtiğimizi, aynı sahilde hüzünlendiğimizi, aynı gün, aynı yerde fotoğraf çekildiğimizi. Birbirimizden bir haberken kader bizi kim bilir kaç kez karşılaştırmıştı da birimiz başka bir yere baktığı için diğerini görememişti belki de. Ama hep derim, her şey vaktini bekler. Vakitsiz gelmemeliydi ne aşklar, ne sevgiler, ne de sevgililer. Yaşamamız gereken şeyler vardı demek ki birbirimizden önce. Tatmamız gereken acılar vardı belki de. Büyümemiz, hazırlanmamız gerekiyordu birbirimiz için.

Yolculuğumuzun en başı nasıl da çetrefilliydi. Hoş, henüz başlangıçtan çok da uzak değildik ve önümüzde geride bıraktıklarımızdan daha çok engel olabilirdi ancak ne önemi vardı ki? On kez düşersek on birinci kez kalkacaktık. Sonra tekrar ve tekrar. Dizlerimiz kanayacaktı belki ama ben öperdim onun yaralarını, sevgimle kapatırdım açıklarını. Hem o varken benim de canım acımazdı. Sayısız kez başarısız olsak da pes etmeyecektik çünkü bazı savaşlar böyle kazanılırdı.

Uzanıp elini tuttum. Sıcacık avucuna sakladıklarına sahip olabilmek büyük bir ayrıcalıktı. Onun tarafından sevilmek… Ah ne harikaydı.

“Çay?” dedi bana yine öyle bakarken. Sanki görüp görebileceği en güzel şeymişim gibi.

Başımı olumlu anlamda salladım. “Lütfen.”

Bardaklarımız yine çayla doldu. Kendime bir kez daha iki şeker atarken onun bardağında hiç şeker vardı. Tam çayımı yudumlayacakken bardağımın içindeki çay kaşığını çıkardı. Hep unutuyordum şu kaşığı çıkarmayı ve o her defasında bunu yapıyordu. Gülümsedim. İnsanların hayal etmeye bile cüret edemeyeceği bir şey yaşıyordum ve çay kaşığının bile bana zarar vereceğinden endişe edecek kadar bana değer veren bu adam benim bu dünyadaki cennetimdi.

“Biliyorsun,” dedim. “Seni seviyorum.”

Huzur dolu sesiyle konuştu. “Seni çok seviyorum.”

Çağla Fulya

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.