Yarın Yok Gibi

Sevmek güzel şey. Damlaya damlaya göl olmak demek sonunda. İlgilenmeyi bırakmak demek, sonunda olacaklarla. Hamken birden pişmek, yanacakken bile kurtarılmaktan emin olmak demek. Sevmek demek; birken biz olabilmek aslında.

Büyük bir heyecanla aldığım hediyeye bakıyordum. Beğeneceğini hissediyordum. O kadar uzun baktım ki, bir yerden sonra heyecanım yerini endişeye bırakmıştı. Hediye dediğin bir atımlık kurşundan ibaretti. Ya beğenmezse? Ne yapardım! Gerçi şu an baktığım halkanın bir zinciriydi. Bu, beraber geçireceğimiz ilk sevgililer günüydü. Bu, hayatımda ilk defa dahil olabildiğim bir cümbüştü. Bir çoğunluğu muhatap alan ve çiftlere özel olan bir gündü. Bense hayatım boyunca hep tektim. Ne zaman dahil olmak istesem iri kıyım bir adamın göğsüme indirdiği sert darbeyle irkilirdim. “Damsız almıyoruz.”

Son yıllarda benim için hepten etkisini yitiren bir gün olmuştu sevgililer günü. Öyle ki geldiğini bile anlamadan geçtiğini fark etmediğim yıllar yaşadım. Çoğunlukla ondan birkaç gün öncesiyle biriktirmeye başladığım takvim yapraklarının arasında gözüme dahi değmeden kopup gitmişti. Fakat bu sefer durum farklıydı. 6 aydır gün saydığım, yolunu beklediğim, uğruna planlar düşlediğim bir gündü artık sevgililer günü.

Daha fazla gerilmemek adına hediyeyi dolabıma kaldırdım ve pijamalarımı giyip yatağıma girdim. Onlarca iyi dileğin hepsi onaydı, onun içindi. 6 ay önce de hayatım bundan farklı değildi. Yine her gece pijamamı giyer, onlarca iyi dileğe sarılarak uyurdum. Tek fark, bu dileklerin gerçekleşmesinin ardı olmamasıydı. Sınavlardan yüksek not alayım, sağlıklı olayım, işimi yapayım ve sezon sonu şampiyonluk göreyim. Bunlar bir bir olsa da olunca ne olacağıyla alakalı bir düşüncem yahut hissim yoktu. Hava bugün ne kadar güzel tespitimin bile altı boştu. Bayılarak yediğim musakkanın da tadı o kadar yoktu. Hayatın güzelliklerini gerçekten görebilmek için, önce gerçek bir güzel görmek gerekliydi. Ben gerçek güzeli görmek için yıllarca bakarkör yaşamıştım.

Onu gördükten sonra sol yanımın beni hayatta tutan bir organdan ibaret olmadığını anladım. Ya da o organın ne herkesçe bilinen hali ne de herkesçe çizilen şekli olmadığını. Yıllardır solumda tik tak gün sayan o organın özüne kavuşuşunu onu gördüğümde anladım. O güne kadar kendi kendime olduğum için tek olduğumu sanırdım, elini tutunca anladım, meğer yarımmışım.

Onunla dileklerimin altı doldu. Sınavlardan yüksek not almanın da bir anlamı vardı artık, sağlıklı olmanın da. Sağlıklı oldukça onunla yaşayacak, başarılı oldukça onunla daha rahat yaşayacaktım. Şampiyonluk gören gözlerim hemen onu arayacaktı çünkü kırmızının olmadığı yerde bir başına kalan sarı, anlamsızdı.

Bu düşüncelerin her birini, bir koyun misali kucaklayıp yükledim kamyona ve saya saya uyumuşum sonunda. Uyurken huzurlu olduğunun farkına varır mı insan? Varıyorum çünkü uyumanın bile bir anlamı vardı.

“Kim sokuyor oğlum senin aklına bunları? Kendine gel!”

“Sen kimsin ya?”

“Ben senin geleceğinim.”

“Nereye geleceksin?”

“Bırak sululuğu Can! Yüzüme iyi bak, anlayacaksın.” diyen kişi ben boylarda, omuzları düşük, umutsuzca bana bakan biriydi. “Ne anlamam gerekiyor bilmiyorum ama anlamadım.”

“Nasıl anlamadın ya?”

“Arkadaş kırk yılın başı rüya görüyorum, onda da tanımadığım birini görüyorum, yetmiyor bir de azar yiyorum ya.” dedim ve adamın üstüne yürüdüm. O an fark ettim ki, bembeyaz bir yerdeyiz. Ayaklarım yere basmıyor.

“Ben senin gelecekteki halinim. Seni uyarmaya geldim.”

“Niçin?”

“O kız için!” dedi ve üzerime yürüdü. Ne demek istediğini anlamıyordum. Omuzlarımdan tutarak: “Yarın 14 Şubat! O kızdan acilen ayrılman gerekiyor. Sevgililer gününde onunla olmamalısın.”

“Yani ben senin güzel hatrına bir bahane bulup güzelim organizasyonu bir gün sonrasına ertelerim de neden?”

“Hâlâ anlamadın değil mi? Sonrası yok! Yarından sonrası yok! Siz birbirinize göre değilsiniz. Eğer yarın onunla olursan benim gibi olursun. Yarınını kurtarmak senin elinde! Geleceğini karartma.” demesiyle sıçrayarak uyandım. Yorgan sıkı sıkıya üstümde örtülüydü. Böylelikle üstüm açık yattığıma dair teorim çabucak çürümüştü. Çok terliydim. Yorganı attım ve yataktan kalktım. Saat 8’i gösteriyordu. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra odama geri döndüm.

“Sizi dinliyorum Can Bey.” diye bir ses duymamla yüzümü silmekte olduğum havlu yüzüme yapışmışçasına bir telaşla sendeleyerek yere düştüm.  Bacağım acıyordu. Yetmedi, kolumu çimdikledim ama havluyu indirdiğimde yatağımın yanındaki koltukta oturan takım elbiseli adamın kaybolmasını sağlayamadım.

“Sen kimsiniz ya?”

“Bana rüya gördüğünüz söylendi de tabirde bulunmaya geldim.”

Neler oluyordu? Aşk mı çarpmıştı yoksa yatmaya yakın, aldığım hediyeyi sevdiğimin beğenmeyeceğine dair içime oturan şüphe işi abartmıştı da beni vermekten vazgeçirmeye çalışmak için şekilden şekle mi sokuyordu?

“Kafanızın karışık olduğunu biliyorum ancak rüya görmüyorsunuz. Az önce gördünüz aslında ama şu an görmüyorsunuz. Yani gördünüz değil mi, yanlış gelmedim ben?”

“Hocam ne diyorsun siz?”

“İsmim Tahir. Rüya tabiri işiyle uğraşıyorum. Lütfen daha fazla ben rüyada mıyım ya da kafayı mı yiyorum triplerine girmeyin, ağız burun dalarım. İşim gücüm var kardeşim.”

“Tamam ya sakin ol.” dedim ve yatağa oturarak anlatmaya başladım. “Az önce gelecekteki halimi gördüm. Yani bana pek benzemiyordu ama büyümüşüm demek ki. Kız arkadaşımdan yarına kadar ayrılmam gerektiğini ve yarın katiyen beraber olmamamı söyledi. Beraber olursak ben kötü olacakmışım. Saçma bir rüyaydı. Çok mutluyum ben şu an.”

“Can Bey sanıyorum üstünüz açık yat…”

“Yok baktım ben, örtüktü.”

“O zaman dedikleri doğru. Kız arkadaşınızdan ayrılın. Özellikle zaman vermesi boşuna değil. Size saçma geliyor ama belli ki ilişkinizde göz ardı ettiğiniz sorunlar var. Bu sorunlar yarın değilse bile yarınlarda sizi etkileyecek. Geleceğinizin özellikle yarını seçmesinin de ciddi bir sebebi var. Yarın sizi çok etkileyecek bir hediye alacaksınız sevgilinizden ve bu sevginizi sonsuz kılacak.”

“Benim sonsuz sevgimi kazanacak kadar beni düşünüyorsa bana nasıl zarar verebilir?”

“İlişkiler sandığınız kadar düz değildir dostum, tıpkı dünyanın da toz pembe olmadığı gibi. Dik başlı olduğunuzu, her şeyi sorgulayıp isyan ettiğinizi biliyorum ama ömrünüzde bir kez olsun size söyleneni yapın. İkiniz için de en hayırlısı bu.” dedi ve kalkıp önünü ilikledi. Bir baş selamı verdikten sonra perdeyi çekerek camı açtı.

“Camdan mı atlayacaksınız?”

“Ya girerken kolay olmuştu da şimdi bir gözüm korktu. Sen beni sizinkilere görünmeden kapıdan yolcular mısın? Maazallah rüya olmayalım sabah sabah.”

Uyandığımdan bu yana yaşadıklarımın tamamı gerçekti. Kabullenemediğim ama bundan başka çaremin de olmadığı bir gerçek. Onu tanıdığımdan beri keşfettiğim en acı gerçekti, ondan kopmak zorunda olmam. Yatağa uzandım. Telefonumu kontrol ettim ama daha uyanmamıştı. Uzun uzun düşündüm. Defalarca sayıkladım: “Yarın yok!” diye. Sonra birden dank etti kafama yaşamakta olduğum gün. Gerçek de olsa uydurma da olsa fark etmezdi artık yarın ne olacağı. Telefonu kaptığım gibi Deniz’i aradım. Bir kez çaldı ya da çalmadı, açtı.

“Can!”

“Sevdiceğim? Sen… uyanık mıydın?”

“Şey… senin telefonuna uyandım da. Sen neden aramıştın?”

“Az samimi ol be, sevgilinle konuşuyorsun.”

“Sen de münasebetli ol biraz. Bu saatte aranır mı?”

“Bak ya! Bana öğrettiğin sayısız güzelliğin bir yenisi daha. Münasebetsizin tedarik edilmiş halinin hiç farkında değildim. Halbuki münasebetsizlik varsa münasebet de v… Of ne saçmalıyorum ben! Deniz! Hazırlan, seni almaya geliyorum.”

“Aa… ne, nasıl… neden?”

“Şey…” dedim ve takvime bakarak, “Bugün 13 Şubat. Kimsenin umrunda değil sevgilisi, herkes yarına hazırlanıyor. Biz herkes olmayalım, bugünden kutlayalım. Hem plansız buluşmalarımızı seviyorum.”

“Ben de.”

“Ve seni çok özledim.”

“Ben de.”

“Ben.”

“Can!”

“Sen kaşındın ama.”

Saat 9’u geçiyordu. Yarı uykuda ve sonrasında da uyanık geçirdiğim 2 saatin hiçbir şekilde bilincinde değildim. İlgilenmiyordum da. Sadece bugün, bu an, geçmekte olan zaman. Yarın yoktu ama bugün hâlâ bizimdi. Bugünü, yarın ne olacak diye düşünerek kaybedemezdim. 

14 Şubat için aldığım gömleği ütüsüz diye giymedim. Onun yerine kırmızı boğazlı bir kazağım vardı, onu giydim. Bu kazak, Deniz’i görmemişti hiç. Mahrum bırakmamalıydım. Dolaptan hediyemi alıp sırt çantama koydum. Aynada son bir kez kendime baktım ve gözümdeki gözlükleri çıkarıp masaya bıraktım, çıktım.

Metrobüse bindiğim gibi camın kenarına geçip kollarımı dayadım, boş yer var mı diye bakmadım bile. Daldım uzaklara gittim. MetroPort, Ömür, o kadar etkili olmayan bir siyasi partinin il binası derken telefon…

“Sana bir an önce sarılmak istiyorum.”

“Ortada buluşalım!”

Ortamız Bayrampaşa’ydı. Etrafta akan trafikten başka hiçbir şey yok. Öyle bir durak ki Bayrampaşa, bir tanıdığa rastlayıp “Burada ne yapıyorsun?” sorusuna “Sevgilimi bekliyorum.” cevabı veremezsin. Onu başından savdığını düşünür. Zaten o da giden metrobüsten seni gördüğü için inmiştir. Öyle önemsiz bir durak Bayrampaşa kimileri için ama benim için Deniz’i görebildiğim her yer cennetti. Ben de o yüzden, “Burada buluşup ne yapacaksın?” diye dalga geçen arkadaşıma, “Öyle deme, ileride çok değerlenecek buralar.” demiştim.

Gözüm çok iyi görmez, o yüzden zaten gözlük kullanıyorum ama Deniz’i görebilmek için kul yapımı bir ilaveye ihtiyaç duymuyorum çok şükür. Tüm rengiyle, zarafetiyle, güzelliğiyle ve bana olan aidiyetiyle durağın öbür ucundan görebiliyordum onu. Sanki siyah beyaz bir filmin kırmızı montlu kızıydı. Durdu zaman. Önüm insanlarla doluyken tek bir zorluk yaşamadan alabildim soluğu kollarında. Ardımda bıraktığım öfkeli enkazı ancak dakikalar sonra fark etmiştim çünkü sarılmalarımız özeldi bizim. Tüm dünyayla, hatta kendimle bile ilişiği kestiğim anlardı. Dakikalarca süren bir bağlanma, kenetlenme ve bizliği doruklarda yaşama. Hayatımda özgürce nefes alabildiğim, burnumdaki duvarların o anlara mahsus yıkılabildiği, yarın yok gibi hissettiğim anlardı. O an fark ettim ki, Deniz’le buluştuğum her günü yarın yok gibi yaşamıştım. Anı yaşamak kavramının yüceliğini öyle dolu dolu hissediyordum ki, ne dünün gerginliği umurumdaydı ne de yarının telaşı.

“Gözlüklerini niye takmadın sen?”

“Seni çıplak gözle görebilmek için.”

“Seni seviyorum.”

“Seni çok seviyorum.”

Tuttum elini ve bindik ilk gelen metrobüse. O oturdu ben de hemen önünde ellerini tutarak gözlerini seyretmeye koyuldum. Duraklar geçiyor, metrobüs yolcu alıyor ve indiriyor, tam kapının dibindeyim. Ne yediğim omuzlar umrumda ne de laflar. Yarın ne olacağını bilmiyorum. Bugün, bir an olsun bırakamam bu elleri ya da izlemeyi bu gözleri.

İnene kadar hiç konuşmadık. Bazen sessizlik de susar ki, gözlerin sözü bölünmesin. Sanıldığının aksine bir çift göz, tek bir insanı ifade etmez. Bir çift göz, birbirine sevgiyle bakan gözleri ifade eder. O, sevdiğim her şeydi.

Vasıta değiştirdikten sonra Taksim’e gelmiştik. Gezi parkında yaprakları dökük bir ağacın altındaki banka oturduk. Sırt çantamı önüme aldım. O da çantasından ucu görünen bir paketi çıkarmaya yeltenmişti ki durdurdum. “Önce benimkiler.”

“Aslında planlarım yarına yönelikti ama birden gelen his üzerine, bugünü bize özel yapmak istedim.” dedim ve sırt çantamı önüme aldım. “İstiyorum ki, bugünü çok güzel geçirelim. Yarın yok gibi.”

“Yarın yok gibi.”

Çantamdan bir çift bilek çıkardım ve ona uzattım.

“Açık hava sineması mı?” dedi heyecanla.

“Hiç gitmedim demiştin. Ben de gitmedim. İyi diyorlar. Birlikte keşfetmeye ne dersin?”

Seyyar aldığımız simit ve çayımızı bitirdikten sonra açık hava sinemasına gittik. Hangi film vardı bilmiyorum ya da ne izledik. Ben sadece onu izledim, o da beni. 6 aylık ilişkimizde hiç film izleyemedik beraber. Onunla olduğum anlar sadece onunla güzeldi. Sadece onunla meşgul olabiliyordum. Telefonumun şarjı sadece onunlayken bitmiyordu ve onunla olmadığım zamanlarda da onunla konuştuğum için bitiyordu.

Kışın ortasında açık hava sineması pek iyi bir fikir olmasa da eğlenceliydi. Herkesin kahkaha attığı yerlerde bizim başka şeylerden bahsedip fısıldaşmalarımız, son derece hüzünlü olduğunu anladığımız sahnelerde hıçkırıklara eşlik eden kıkırdamalarımız rüzgar sayesinde duyulmuyordu. Çok üşümemiştik. Neyse ki o da en az benim kadar pimpirikliydi de sıkı giyiniyordu. Montu ona versem ben ne yapardım!

Sinemadan çıkınca semtin ara sokaklarında kaybolduk. Bile isteye daldığımız sohbetlerden nerelere girdiğimize bakacak fırsat bulamadık. Zaman alsa da telefonlara başvurmadan yolu bulmaya çalıştık. Daha erken bulabilecekken yolu, benim çok bilmişliğime aldandık. O, doğru yolu söylese de ben başka bir yola sokmuştum ikimizi.

“Sevdiceğim yön duygun sıfır!”

“Ben sadece sana gelen yolları biliyorum.”

Yolu bulduktan sonra da hiçbir fikrimizin olmadığı etkinlikler için bilet aldık. Birlikte ne üzerine olduğunu bile bilmediğimiz sergilere girdik, markaların bizden eski ambalajlarına anılarımızı serptik. Karagöz müzesine girip pencereye kurulu perdeden İstiklal’e gölge oyunu seyrettirdik. Karagöz olarak da sarıldım ona. Karagöz hiç bu kadar aşka gelmemişti.

Yemeği yıllarca önünden geçtiğim, bir gün şurada sevdiğim kadınla yemek yesem dediğim yerde yedik. Oranın o kadar da pahalı olmadığını, yıllarca gözümde büyütmemin nedeninin sevdiğim kadınla gelecek olmam olduğunu anlamıştım.

El ele yürürken çiçekçi kadınlardan kaçtık, çocuklarına tutulduk, yine kaçtık. Bir ara rahat yürüyebilmek için ellerimizi bırakıp sevgili değilmişiz gibi bile yaptık ama o zaman da birbirimize yakıştırıldık yine kurtulamadık.

Akşama doğru bir yerde oturduk ve çay içtik. Öyle güzel bir gündü ki, mutluluk fışkırıyordu her yerimden. Sıra gelmişti artık fiili hediyelere. Sabahtan beri ertelemeye çalıştığım an. Bu noktada ilk kez kötü bir his düştü içime. Bugünün bitmekte olduğunu ve yarına az kaldığını kavradım. Çantasından çıkardığı paketi masaya koyduğunda ise gördüğüm rüyayı hatırladım. O paketin içinde her ne varsa sevdiğim için yol geçen hanı olmuş kalbimin tekrar ama bu defa kesin bir şekilde fethedilmesini simgeliyordu. Gözlerine baktım. Bana böyle bakan, beni böylesine seven biri yarınlarda bana ne yapabilirdi?

“Can.” dedi, sesi titriyordu. “Sana senin için çok özel bir şey yapmak istedim.”

“Biliyorum.” dedim. Duraksadı birden, “Nasıl biliyorsun?”

“1 aydır bunu söyleyerek çatlatıyorsun ya beni.” diyerek toparlamaya çalıştım, yalan da sayılmazdı hem.

“Evet.” dedi ve paketi masa üzerinde elleriyle bana doğru sürerek, “Düşünüyorum bazen, yanında olamadığım sayısız günü. Tek başına sırtladığın her yükün ucundan tutmak isterdim. Acını hafifletmek isterdim. Üzülüyorum buna çok. Sen orada benim dışında olduğum bir hayat yaşıyorken ve ihtimaller seni bana henüz getirmemişken yanında olamadığım için çok üzgünüm. Bu hediye bu üzüntümün bir eseri. O acıları yok edemem belki ama biraz olsun avutabilirim seni.”

Bu konuşmanın üstüne tahmin yürütemiyordum ama gördüğüm rüyanın da tabirinin de gerçekliğine artık emindim. Hediyeyi açmayıp kaçmak bir tercihti ama tabircinin de dediği gibi ben dik kafalı bir adamdım. Ellerini okşayarak paketi kendime doğru çektim ve açtım. Bir çerçeve geçmişti elime. Çerçevede bir fotoğraf, epey bir tanıdık, biliyorum bu fotoğrafı. Ben varım, ailem var. Oh dedim içimden bir an. İlk kez sevdiceğimin bana sıradan bir hediye almasına seviniyordum. İyiydi, hoştu da öyle derin bir hediye değildi. Kafamı kaldırıp ona baktığımda şakır şakır ağlamakta olduğunu gördüm. Gülen yüzüm dondu birden, gözlerim açıldı, sanki canım vücudumdan ayrıldı da öyle bir hızla düştü kafam yeniden fotoğrafa. Bu benim aşina olduğum, yakından tanıdığım fotoğrafın aynısı değildi. Fotoğrafın kenarında aslında olmayan biri daha vardı: “Babam.”

“Artık bir aile fotoğrafınız var.”

Tüm direncim kırılmıştı. Böyle bir şey beklemiyordum, bekleyemezdim. Bir insanın düşüncesi bu kadar incelemezdi. Bu kadar incelmesine rağmen kopmadan da duramazdı ama duruyordu. Görüp görebileceğim en ince düşünce ve en saf hediyeydi elimde tuttuğum.

“Elimden geleni yapmaya çalıştım. Umarım beğenmişsindir sevdiceğim.”

“Bu… bu çok başka bir şey sevdiceğim.” dedim ve ekledim, “Seni çok seviyorum, öyle ki çok bile az kalır sevgimi anlatmaya.” dedim ve isyan edercesine bir tavırla, “Yok.” dedim. “Bu böyle olmayacak.”

“Ben bir rüya gördüm Deniz. Senden ayrılmam gerektiğini, birlikteliğimizin geleceğimize zarar vereceğini söyleyen birini gördüm.”

“Aynı rüyayı ben de gördüm Can.” dedi şaşkın gözlerle.

“Ne… peki ne hissediyorsun?”

“Ben seni bırakamam ki. El ele tutuşurken, elini tutmuyorum sadece ben. Parmaklarının arasındaki boşlukları dolduruyorum. Sen benim ezberimsin. Senden başka bir şey bilmem ki ben.” dedi ve duraksadı, “Ama.” dedi.

“Amadan öncesinin ne anlamı var ki?”

“Sen ne düşünüyorsun asıl? Aynı rüyayı görmen, beni sabah araman ve bugünü yaşamamız… hediyeni almayı erteledin gün boyu. Belli ki sen farklı hissediyorsun.”

“Sen, geleceğimi düşünerek kalbim adına verdiğim bir kararsın sevdiceğim. Sen hayatımda sana ait olmayan bir yer edinmedin. Sen kalbimi işgal etmedin, kalbime çöreklenmedin. Sen zaten sana ait olan eve gelmek için zamanını bekledin. Tıpkı beş parası olmayan dizi karakterlerinin köyden şehre gelip büyükannemizin evi diye bir yalıya yerleşmesi gibi. Senin beş paran yoktu. Fakirdin, sefildin. Evinse yalnızdı, bakımsızdı, biçimsizdi. Bense o evin ölümü bekleyen bekçisi; ümitsiz, neşesiz, hayalsiz. Sonra zamanı geldi ve sen aşka yolculuğunu tamamlayıp evine geldin. Sen evine adımını attığında evin güzelleşti, seni kucakladı. Ait olanlar birbirine kavuştuğunda güzeldi. İşte biz sefil hayatlarımızı güzelleştirdik. Seninle hep anı yaşamanın tadına vardım çünkü zaman karşısında vasattım. Zaten güçlü olsaydım seni daha önce kucaklardım. Bu yüzden zamana karşı gelmeyeceğim ama seni zamana karşı sevmeye devam edeceğim.”

Sarıldık. Ne zaman geleceği belli olmayan gelecek için bugünü kaybetmek manasızdı ve bugün elimizde olduğu sürece geleceği şekillendirmek de bizim elimizdeydi.

“Tebrik ederim Can, iyi işti!”

“Sen nereden çıktın yine uğursuz herif? Gayet mutluyuz biz, rüyamı terk eder misin?” dedim ve bir kez daha baktım yüzüne. “Sen… bayağı bensin.”

“Evet, söylemiştim. Gelecekteki senim.”

“Ama sabah bana benzemiyordun ki.”

“Sabahki senin, Deniz’in ve ilişkinizin bir sınavıydı. Şu anda gerçek geleceğine bakıyorsun.” dediğinde daha dikkatli baktım. Ben boylarda, omuzları dik, gözleri umutla bakan ve mutlu görünen… -biriydim.

“Yoksa sen bir şey mi yaptın? Deniz’le ayr…”

“Şşt tövbe de deli manyak. Evlendiniz, çoluk çocuğa karıştınız. Yıllar size öyle iyi davrandı ki, harbiden bulamıyorlar sizi çocukların arasında, öyle genç kaldınız.”

“Peki bahsettiğin sorunlar?”

“Sorunlar hangi ilişkide yok ki Can? Marifet bunlarla mücadele edecek kadar sevmekte. Kendini düşünsene. Hep âşık olmayı, birini çok sevmeyi isterdin ama hiçbir zaman mükemmel olacağına ihtimal vermezdin. Ya beklediğin kadar sevilmeyeceğini düşünürdün ya da düşündüğün kadar düşünülmeyeceğini. Bir yerde haklıydın, her şey mükemmel olamazdı. Sizin ilişkiniz sorunlarıyla mükemmel. Öyle çok seviyorsunuz ki birbirinizi, sorunlar küçük sınavlardan ibaret kalıyor.”

“Ya madem böyleydi ne diye zehrettin bize bugünü?”

“Haksızlık etme, şahane bir gündü. Korkup kopabilecekken günübirlik yaşamayı öğrendiniz. Keşke her çift öğrense bunu. Yarın yok gibi yaşamayı öğrenirsen dünün mutsuzluğundan kurtulup akmakta olan günün kıymetini bilirsin. Böylelikle yarınlar senin için de sevdiklerin için de kötü olmaz.” dedi ve merakla sordu: “Ya her şey iyi hoş da sen bu kıza ne hediye aldın?”

“Laf aramızda bana öyle bir şey almış ki vermeye cesaret edemedim. Sen de çaktırma aramızda kalsın, unutulur gider.” dedim ve gülerek sağımdan uyandım. Karşımda Rüya Tahir’i bakıyor bana gülerek.

“Ya rüyadakini anladım, benim sonuçta, boş yapmadan duramam da sen yaşlı başlı iç cebinde takke taşıyan adamsın. Yakışıyor mu sana böyle oyunlar çevirmek?”

“Ben oyun çevirmedim ki sevgili dostum. Başucunda kitabımı bulunduran sensin.” diyerek güldü. Baktım ki annemin kitabı benim komodine gelmiş. Şimdi anlamıştım. Rüya tabirinden medet umarsan olacağı bu.

“Ama rüyaların ters…”

“Ya yürü git. Deli mi ne? Bu arada Deniz’e de biri görünmüş. Onun adı da Zühre mi?”

“Hehe çok komik. Ben Tahir’im ya o hemen Zühre olsun. Rahatsız ya. Rüya onun adı da.”

“He böyle daha komik. Rüya Tahir’i.”

Takvim 14 Şubat’ı gösteriyordu. Yanında hiç giymeyeceğime inandığım o gömleği ellerimle ütüleyerek giydim ve evden çıktım. Etrafta sevgililer, sevgililerini bekleyenler, bir umut sevgili bekleyenler ve sevgililer gününü iki gün üst üste kutlayan biz.

“Seni çok ama çok seviyorum.” dedi ve ekledi peşine Deniz, “Seni! Amadan öncesi önemsiz tezini de çürüttük.

“Ben seni, senin beni sevdiğin kadar seviyorum. Bundan güven verici bir miktar olamaz.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.