Z’Arif (1.Bölüm)

 “Yemin ederim benim sonum bu kız yüzünden olacak!” diye isyan ederek oturdum sandalyeye. Arkadaşlarımın yanına gelmiştim, en sevdiğimiz mekâna.

“Geldi yine negatif tam sayı” diye laf sokan Kerem’e dönüp:

“Sen benim yerimde olsan intihar etmiştin şu anda” dedim sinirle.

“Ne oldu abi? Yine ne yaptı da delirtti seni Melda?” diye soran Efe oldu.

“Abi, kız beni saçma sapan her şeyde yanında istiyor. Bugün gidip, arkadaşının doğum gününde süreceği ojeyi seçtik. Hem de tam tamına 3 saat!” derken resmen haykırmıştım.

“Yavaş abi,” dedi Kerem. Sonra da beni delirtmek için “Ne renk aldınız?” diye sordu.

“Kan rengi!” dedim. “Göstermemi ister misin? Kafanı patlatıp sana tam o rengi gösterebilirim!”

“Çocuklaşmayın yine ya, rahat durun az” diye araya girdi Efe.

“Yemin ederim bıktım, nefes alamıyorum artık!” dediğimde:

 “Ayrıl o zaman” diye cevap verdi Mehmet. En soğukkanlı arkadaşım olarak kendine yakışan duruşu göstermişti.

“Olur, bunu ona sen söylemek ister misin peki?”

“Abi ben niye söylüyorum ki? Git söyle işte ayrılmak istiyorum, seni sevmiyorum diye” diyen Mehmet’e:

“He ya” diye katıldığını belli etti Kerem

“Oğlum, siz beni delirtecek misiniz ya?” diye çıkıştım. “Bunu söylediğim an intihar etmeye falan kalkar, yani palavradan. Sonra babamı başıma bela eder, sonra da olacakları isterseniz hayal bile etmeyelim”

“Babanla konuşsana?” diyen Efe’ye gözlerimi belertip baktım:

“Kafama sıksam sanki daha kolay bir ölüm olur gibi” diye cevapladım. Kerem, ondan çok sık görülmeyen bir ciddiyetle:

“Arif, sen böyle her gün kendine eziyet ederek yaşıyorsun ama ondan daha kötü olanı, her geçen gün evlenmeye daha da yaklaşıyorsun. Yakında baban istemeye gidelim artık falan diyecek, bak eli kulağında. İş ciddiye binerse bu işten hiç yırtamayacaksın. Git bence, al babanı karşına, otur adam gibi konuş. Ha olmuyor mu? O zaman al ceketini çık, terk et evi falan. Biz buradayız, her türlü idare ederiz. Baban sana dayanamaz, bir süre sonra bırakır inadı” dedi.

Ona hayretle baktım. Hem ciddiyetine hem de babamla ilgili öngördüğü şeylere.  Sonra, muhtemelen sinir bozukluğundan bir gülme tuttu beni. Gözlerim yaşarana kadar güldüm, hepsi bana delirmişim gibi bakıyordu. Sonra toparlandım, bu kez ben de ciddiydim:

“Babamı hiç tanımayan biri olsan, bu söylediklerinden sonra koşarak gider dediklerini yapardım. Ama babam asla izin vermez. Beni betona gömer, yine de vazgeçirmez bu işten”

“Niye abi? Neden bu ısrar yani?”

“Yahu, Melda’nın babasıyla çocukluk arkadaşı babam, can dostum der durur. Ona mahcup olacağına beni doğrar yani”

“Ulan bu Ethem amca da ne gaddar insanmış, ne kuralcıymış ya!” diye, hayatında belki de ilk kez bir şeye isyan etti Mehmet.

“Söz namustur der durur, bu işten vazgeçmek namus meselesi gibi onun için”

“Ama sen de başta Melda’yı istedin, kabul et”

“Ya görünüşüne kandık, içini görünce uzaya kaçasım geldi. Mıymıntı, uyuz, afralı tafralı, her şeyden huylanan, kıskanç bir kız ya!” diye isyanım devam etti.

Bir süre konuştuk, sonra bir süre sessizliğe gömüldük. Sonra evlere dağıldık hepimiz.

Odama çıkıp Melda’dan kurtulma umudum olup olmadığını düşündüm bir süre. Sonra çocukların söylediklerini geçirdim aklımdan. Aslında haklıydı Kerem, uzadıkça evlilik de kaçınılmaz oluyordu. Melda’yla evlenme fikri kalbimi bir yumruk gibi sıkarken, içinden çıkamadığım bu durum beni gerçekten mahvediyordu.

Düşünürken uyuyakalmışım, çalan telefonla uyandım. Melda arıyordu. Açmamayı düşündüm ama bırakmayacağını, hatta buraya kadar geleceğini de bildiğim için açtım.

“Efendim Melda?”

“Arif!” diye bağırdı ve uykudan yeni uyanmış bedenimi ürpertti sesi.

“Melda neden bağırıyorsun?”

“Hala neden gelip beni almadın sen? Seni beklemekten ağaç oldum, makyajım aktı ya! Hangi cehennemdesin Arif?”

“Evdeyim” dememle daha da sinirlendi.

“Evde mi? İnanamıyorum, evde misin gerçekten sen? Arif sen beni çıldırtacak mısın?”

“Hiçbir şey anlamıyorum gerçekten. Ne yapmam gerekiyordu ki? Ayrıca seni neden alıyorum, ne için yani?”

“Doğum gününe gideceğiz!”

Yine bağırıyor ve sürekli bağırıyordu. Dayanamadım.

“Ben o doğum gününe gelmeyeceğimi sana söyledim Melda! Gelmiyorum, kendin git! Ben şoförün müyüm ya senin nereye gidersen ben götürüyorum. Yetti be!”

“Yetti mi? Yetti demek! Ben biliyorum sana yapacağımı!” dedi ve telefonu kapadı.

Olacaklar belliydi. Babamı arayacak, beni şikayet edecek, babam odaya girip benden hesap soracak ve Melda’nın yanına gönderecekti…

Yattığım yerde saymaya başladım ve bir dakika olmadan babam odaya girdi, hiddetle hem de.

“Ulan serseri, Melda’yı ne diye üzüyorsun sen yine?”

Ne desem kar etmeyeceğini bildiğim için sustum. Ama babam daha çok sinirlendi ve beni de sinirlendirmeye başladı.

“Kız orada ağlamaktan konuşamıyor, sen burada yayılmış yatıyorsun. Bu ne rahatlık böyle ya? Sen beni can dostuma mahçup mu edeceksin? Hayırsız evlat!”

Melda’ya olan sinirim babama olanla karıştı ve ben de her insan evladı gibi patladım sonunda.

“Yeter!” diye kalktım yerimden, dikildim babamın karşısına. “Yeter artık anladın mı! Ben senin oyuncağın, kumandalı robotun değilim! Sevmiyorum Melda’yı, istemiyorum onu!”

Babam delirdi:

“İstemiyorum ne demek ulan! Sen kimsin de Melda’yı istemeyeceksin! Seni şuracıkta gebertirim!”

“Ben Arif baba, kim olduğumu hatırlatayım sana, oğlunum ben senin! Senin evladın benim, Melda değil! Ona gösterdiğin özeni, nezaketi, hassasiyeti bana bir gösteremedin!”

“Duygu sömürüsü yapma bana! Üzmeyeceksin o kızı anladın mı? Can dostumun kızı o benim!”

“Banane baba! Bana ne! Senin dostluğun bozulmasın diye ben sevmediğim, hatta neredeyse görmeye bile katlanamadğım biriyle birlikte olmayacağım. Aklında var biliyorum, ama onunla asla evlenmeyeceğim!”

“Evleneceksin Arif, benim sabrımı zorlama!”

“Evlenmeyeceğim! Git kardeşinin oğluna al, öbür yeğenlerine al, istersen beni reddet onu evlat edin, ne yaparsan yap ama ben onunla evlenmeyeceğim!”

“Bana karşı gelme pişman olursun!”

“İstediğini yap, umurumda değil!”

“Reddederim seni!” dediğinde, aslında hep beklediğim bu tepki yine de kalbimi acıttı.

“Reddedersin öyle mi? Et baba, o da senin babalığın işte” dediğim an yüzüme indi o külçe gibi eli.

Kısa bir an öyle kaldık ikimiz de, sonra gözlerinin içine baktım öfkeyle.

“İstersen öldür, istersen kes doğra ama bu gerçeği değiştiremezsin. Sen istiyorsun diye hayatımı mahvetmeyeceğim. Sen bunu kabullenene kadar yokum ben, gidiyorum!” dedim ve uzanıp telefonumu aldım. Tam yürüyecekken:

“Gidiyorsun demek, cehennemin dibine git ulan. Ama it gibi döneceksin bu eve. O cüzdanındaki kartları, arabanın anahtarını da bırak gidiyorsan” dedi. Ürperdim ama anahtarı alıp yatağa fırlattım. Sonra cüzdanımı açtım, kartları ve paraları da alıp yatağa fırlattım. Kolumdaki saati de çıkardım ama onu yatağa değil, duvara vurdum. Bana liseyi bitirdiğimde almıştı o saati, hiç çıkarmadım o günden beri.

Duvara vurup parçalanan saati görünce yüzünde tuhaf bir ifade belirdi, acı bir ifade. Ama takılmadım buna.

“Onu da istersin diye…” dedim yüzüne yeniden bakıp, sonra da çıktım evden.

Dışarı çıktığımda derin bir nefes aldım, sonra biraz yürüdüm sakinleşmek için. Kafamı toplayınca Melda’yı aradım, hesaplaşmam gereken diğer kişiydi çünkü.

Doğum günü partisinin olduğu eve kadar yürümek zorunda kalsam da gittim. Ulaşınca dışarı çıkmasını istedim ve afralı tafralı bir halde çıktı.

“Sana çok kızgınım Arif. Özür falan dileyeceksen uğraşma çünkü kolay affetmeyeceğim”

Tavrına baktım, iyice inceledim yüzünü. Az sonra duyacaklarından sonra alacağı şekille karşılaştırmak istiyordum.

“Şimdi Melda, öncelikle nazikçe söylüyorum ki senden özür dilemeye gelmedim. Bak nazikçe diye vurguladım, çünkü birazdan bu nezaketimi kaybedeceğim”

“Ne demek istiyorsun sen ya?” diye yine burnunu indirmeden konuşmaya devam etmesi beni konuşma için daha da motive etti ve başladım:

“Senden özür dilemeye gelmedim, çünkü özür dilenecek bir şey yapmadım. Tam aksine, kibirinden on saniye vazgeçebilsen anlayacaksın, özür dilemesi gereken aslında sensin. Beni sürekli babama şikayet eden, istediği olmayınca ağlayıp zırlayan, üstümde baskı kurmaya çalışan, şımarıklıktan başka bir şey bilmeyen sensin ve bana bu kadar sıkıntı yaşattığın için senin özür dilemen gerekiyor”

“Ne saçmalıyorsun gerçekten sen?” dedi, bozulmuştu duyduklarına.

“Ben seni sevmiyorum Melda ve inan hayatım boyunca da sevebileceğimi sanmıyorum. Bu adına ilişki bile diyemediğim şeyi bitiriyorum. Ha, babamı arayıp şikayet etmeden önce bilmen gereken bir şey var, ben evi de terk ettim. Yani artık üzerimde baskı kurduracağın babamla da işim kalmadı. Reddetti beni, beş param da yok. Seni oradan oraya taşıyacak arabam, lüks yerlerde yemek yedirebilecek param, kredi kartım hiçbir şeyim yok. Şu an sadece Arif olarak buradayım ve o Arif de seni hayatında istemiyor. Artık ister git babana ağla, ister kendini parala, umurumda değil. Hadi bana eyvallah” dedim ve arkamı dönüp yürüdüm. Dönmeden önce yüzünde gördüğüm o ifade bana yetti, hatta bana yaşattığı her şeyin acısını çıkarmış hissettirdi. Arkamdan ettiği hakaretleri duymadım bile…

Biraz daha yürüdükten sonra Kerem’i aradım. Kısaca durumu anlattım ve konum attım. Çok geçmeden gelip aldı beni ve onun evine geçtik. Yoldan Efe’yle Mehmet’i de aradık, onlar da geldiler.

“Evet” dedim, herkes yüzüme bakıp anlatmamı bekliyordu çünkü. “Verdiniz gazı, gittim babama resti çektim, Melda’yı da terk ettim. Şimdi beş kuruşsuz, tek başıma karşınızdayım”

“Valla kardeşim, hayatında yaptığın en doğru şey bu inan bana” dedi Efe. “O kızla da babanın baskısıyla da hayat geçmezdi”

“Efe haklı, sen kendi hayatını kurtardın oğlum. Ama detayları da anlat, hele Melda’dan ayrılışını özellikle çok merak ediyorum” diyen Mehmet’ten sonra

“Ya ben üstüne atlayıp parçalamıştır seni diye düşünüyordum ama sapasağlam görünce rahatladım” diyen Kerem güldürdü bizi.

“Anlatayım o zaman detaylarıyla” deyince Kerem ayaklanıp:

“Dur, içecek bir şeyler getireyim de bir yandan ayrılığı kutlayalım” dedi ve kısa bir süre içinde elinde şişelerle geldi.

Ben babamla olan kavgamı, Melda’dan nasıl ayrıldığımı detaylarıyla anlattım. Hepimiz bunu kutladık, kadeh tokuşturduk ve epeycd güldük.

Öyle gülüp kutlama yaparken Mehmet birden aklına parlak bir fikir gelmiş gibi:

“Ya Arif, beş parasızım diyorsun ama şirketin hissedarı değil misin abi sen?” deyince bir an hepimiz onunla beraber bir aydınlanma yaşadık.

“Doğru abi, senin şirketten gelen payın var ya” diye ekledi Efe de. Ben de bir an için rahatlamıştım ama sonra babamın hesabımı bloklama ihtimali geldi aklıma:

“Ya babam bloklatır hesabımı” deyip herkesin keyfini bozdum ama içimizde direnen biri vardı, Mehmet.

“Hiçbir halt edemez abi” dedi kararlılıkla. “Belki devamında yatacak paraları engeller ama şu an hesabında olana bir şey yapamaz”

“Yapar abi, ben parayı gidip çekene kadar çoktan bloklatmış olur. Hatta şu an bile talimat vermiş olabilir” dedim ama Mehmet hala inat ediyordu.

“Sen bir hesabını kontrol etsene” deyince mobil bankacılıktan girip baktım, para hala duruyordu.

“Blok falan yok, para hesapta” deyince Mehmet heyecanla:

“Çabuk bana transfer et” dedi. “Aynı banka bizimkiler, hemen gelir merak etme” demeyi de ihmal etmedi.

Bir an düşündüm, evi terk edip çıkmıştım ve yine babamın olan parayı mı alacaktım? Ben düşünürken Mehmet:

“Ya göndersene oğlum!” diye kızdı.

“Abi” dedim sıkıntıyla. “Ben adama rest çekip çıktım, cüzdanımdaki parayı bile bıraktım. Şimdi hesaptaki parayı almak çok ters geldi bana”

Ben bu cümleyi kurar kurmaz Mehmet ayağa kalkıp:

“Ulan geri zekâlı, bu senin bunca zamandır Melda’ya dayanmanın diyeti. Ayrıca sen o şirkette çalışmıyor musun? Maaşın ya da tazminatın olarak düşün” diye ondan beklenmeyecek yükseklikte bir tepki verdi.

“Bilmiyorum” deyince bu kez sakince önümdeki sehpaya oturdu ve gözlerimin içine baktı:

“Kardeşim, biz varken sen zaten dara düşmezsin. Benim ısrarım ondan değil ama baban seni bir süre affetmeyecek o belli. Sana yaşattığı her şeye bedel ve ayrıca da o şirkette it gibi çalışarak verdiğin emeğin karşılığı olarak düşün bu parayı. Çocukluğundan beri oradasın sen, o kadar uğraştın, azar yedin, ulan çay bile dağıttırdı sana baban. Sen iste, her şeyim senin olsun ama bu senin hakkın”

Onun bu konuşması beni ikna etmeye yetmişti. Çünkü haklıydı her cümlesinde. Çocukluğumdan bu yana o şirkette yapmadığım iş kalmamıştı. Sözde beni yerine hazırlıyordu, o sıfırdan gelmişti ve benim de zor şartlara alışık olmamı istiyordu kendince. Ama o şirketteki yerimin hiçbir zaman onun kadar sağlam olmasını da istemiyordu bir yandan, biliyordum.

“Tamam” dedim. “Gönder IBAN numaranı”

Hesabımdaki bütün parayı Mehmet’e gönderdim ve derin bir nefes aldım. Onun hesabına geçince:

“Geldi kardeşim” dedi ve kendimi çok rahatlamış, üzerimden tonlarca yük kalkmış hissettim bir anda.

Arkadaşlarım beni asla yalnız bırakmazdı ama bir yandan da onlardan para istemenin zor geleceğini biliyordum içten içe.

“O zaman buna da kadeh kaldırıyoruz” diyen Efe ile beraber kadehlerimizi kaldırıp kutlamamıza devam ettik.

 Sabahın ilk ışıklarına kadar, bundan sonra ne yapacağımı konuşup bir sürü plan üzerinde tartıştık. Hepsi aklıma yatan şeylerdi ama önce hepimizin hemfikir olduğu şeyi yapıp, bir süre uzaklaşacaktım oradan. Bir tatile ihtiyacım vardı.

Kerem’lerin Bozcaada’daki yazlığına gidecektim, kimse orada olduğumu bilmeyecekti. Zaten tatil sezonu olmadığı için sakindi muhtemelen, tanıdık kimse de çıkmazdı.

Çocuklarla olduğumuz yerlerde sızıp kalmışız, çalan telefonun sesiyle uyandım. Babam arıyordu. Herkes uyanmıştı telefonun sesiyle, bana bakıyorlardı.

“Babam arıyor” deyince açmamı istediler. Tereddüt etsem de açtım ısrarlarıyla. Ne diyeceğini de merak ediyordum bir yandan.

Açıp hoparlöre verdim. Açar açmaz:

“Ulan haysiyetsiz it!” diye kükredi. “O kadar gurur tasladın gittin de hesabındaki parayı alırken gururun neredeydi?” deyince kıkırdadık hepimiz. Kontrol ettirmişti demek ki.

“Hakkımı aldım” dememle iyice delirdi.

“Ne hakkı ulan, sen kimsin ki ne hakkın var? Benim o şirket, benim paralarım onlar!”

“Nereye senin paran ya? Çalışıp kazandım onları ben, anladın mı çalışıp kazandım!”

“Beyime bak sen ya, çalışıp kazanmış! Sen serserilikten başka ne işe yaradın bu zamana kadar da para kazanmaktan bahsediyorsun!” diye hakaret etmesine daha fazla katlanmak istemiyordum.

“Seninle daha fazla konuşmayacağım, hadi eyvallah” deyip kapadım telefonu, sonra da tamamen kapattım. Gözlerini dikmiş bana bakan çocuklara:

“Ne var ya?” dedim sinirle.

“Az önce sen, ‘hadi eyvallah’ demek suretiyle Ethem amcanın suratına telefonu mu kapattın?” dedi Kerem endişeyle.

“Evet, hak etti” diye cevap verince de:

“Bak işte şimdi seni ilk bulduğu yerde betona gömeceği kesinleşti” dedi.

Sıkılmıştım bu muhabbetten.

“Ya ne yaparsa yapsın, umurumda değil. Yalnız benim yeni bir hat almam lazım, bunu kullanmayacağım artık” dedim. Kısa bir an sessizlikten sonra:

“Önce kahvaltı” dedi Kerem. “Ama size kahvaltı falan hazırlayacamayacağım için dışarı çıkıyoruz”

“Abi duş falan alsaydık” diyen Efe’yi duymazdan gelip odadan çıktı ve oradan:

“Hadi!” diye seslendi.

“Bu adamın alkol sonrası huysuzluğundan da fenalık geldi ya” diye söylenen Efe’ye:

“Seni duyuyorum!” diye bağırdı yine Kerem.

“Aman, tamam” deyip bizi de önüne kattı ve Kerem’in peşine takılıp evden çıktık.

Güzel bir kahvaltı yaptık önce. Sonra Mehmet bankaya para çekmek için gitti, biz de Kerem’in şirketine gidip oradaki araçlardan birini aldık benim için. Sonra Mehmet’le buluşup parayı aldım. Yeni bir telefon hattı, birkaç parça kıyafet ve lazım olabilecek bir şeyler daha alıp yola çıktım.

Hayatım boyunca kendimi bu kadar özgür hissettiğim başka bir an hiç olmamıştı. İnsanın ailesine sırtını dönmesi elbette ki güzel bir durum değildi ama babam bunu sonuna kadar hak etmişti artık. Evladına bu kadar değersiz hissettiren bir baba olarak…

Akşam üzeri vardım Keremlerin yazlık evine. Anahtarı tarif ettiği yerde bulup içeri girdim. Heryer örtülmüştü, önce onları hallettim. Sonra evi ısıtmak için arka taraftaki odunluğa geçtim. Arada kışın da geliyordu ailesi, o yüzden odun ve şömine hazırdı her zaman. Tabi ben bu bilgileri Kerem’le yaptığım yirmiye yakın telefon görüşmesiyle öğrenmiştim.

Odunları içeri taşıdım, şömineyi hazırladım. Artık karnım acıkmaya başlamıştı ki yiyecek hiçbir şey almadığımı fark ettim. Kendime bir sürü küfredip yine Kerem’i aradım. Bana hep açık olan marketi tarif etti ve evden çıktım. Yürümek iyi gelir diye arabayı almadım.

Gerçekten iyi gelmişti yürümek bana. Sonunda marketi bulup alışverişimi yaptım ve tekrar eve dönmek üzere yola koyuldum. Temiz hava, deniz kokusu ve özgürlük hissi bana öyle iyi gelmişti ki, neredeyse şarkı söyleyecektim.

Eve yaklaşmıştım ve keyfim inanılmaz yerindeydi ama her şeyi bozan bir havlama sesi oldu. Kafamı sola çevirip baktığımda, koşarak bana gelen ve aynı zamanda da havlayan koca bir köpek gördüm. Ne yapacağımı şaşırmıştım çünkü köpekleri ne kadar sevsem de aynı zamanda çekinirdim. Olduğum yerde kalakalmış, bana yaklaşan sinirli köpeğe bakıyordum. Köpek iyice yaklaştı ve ani bir hamleyle üstüme atlayıp beni yere düşürdü. Ellerimdeki poşetler etrafa dağılırken köpek de üstüme patilerini koymuş bana kötü kötü bakıyordu. Kımıldamaya çalışınca hırlamasına üzülmeyi bırakıp beni ısırmadığına şükrederken:

“Dost!” diye bir ses duydum. “Gel buraya, çok ayıp!” diye de ekledi aynı ses ama yerde dümdüz yattığım için bir şey göremiyordum. Bir kadındı ama seslenen.

Yaklaşan adımlarıyla köpeğin de beni azat etmesi paralel oldu. Kısa bir an emin olmak isteyip sonra kalktım ve köpeğin sahibi olan kadını da gördüm. Aslında kalkıp eve gidecektim ama kadının bana bakıp bakıp gülmesi sinirlendirmişti. Dayanamadım:

“Siz neye gülüyorsunuz acaba?” dedim bir yandan da poşetleri toplamaya çalışırken.

Kadın bana cevap vermek yerine kahkahaya varan gülmesine devam ediyordu. Artık iyice kızmıştım:

“Hanım efendi, ortada bu kadar gülünecek ne var söyler misiniz?”

Biraz kendini durdurup bana cevap vermeye nihayet tenezzül etti kendisi:

“Koskocaman adamın bir köpekten korkmasını ve korkudan o köpeğe esir olmasını izledim de, ona gülüyorum”deyip yeniden kahkaha attı.

“Hiç komik değil, gerçekten” dedim öfkeyle.

“Bana komik geldi” diye bu kez o da ciddileşip cevap verdi bana.

“Size öyle gelmesi, komik olduğu anlamına gelmiyor ama! Köpeğiniz beni yaralayabilirdi”

“Ne kadar abarttınız ya! Merak etmeyin insan yemiyor”

“İnsan yiyor demedim zaten ben, zarar verebilirdi dedim!”

“Bu kadar korkuyorsanız yalnız dolaşmayın”

“Benim nasıl dolaştığım sizi ilgilendirmez! Asıl siz köpeğinizi tasmasız gezdirmeyin!”

“Sana mı soracağım ya nasıl gezdireceğimi?”

“Eğer köpeğinin üstüne atladığı kişi bensem, bana soracaksın elbette!”

‘Siz’den ‘Sen’e keskin bir geçiş olmuştu bu.

“Korkak!” dedi sinirle ve köpeğinin tasmasını taktı.

“Korkak değilim!” dedim ama bana aldırmadan köpeğini de alıp arkasını döndü ve yürüyüp uzaklaştı.

“Arkadaş, dünyada benim yalnız ve huzur içinde kalabileceğim bir yer neden yok?” diye söylene söylene, üstüm başım çamur içinde eve girdim ben de…

Gerçekten sorunlu insan paratoneri gibiydim…

Esra Barın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.