Zamansız Meyhanesi

Arkadaşlarla hafta sonu için plan yapıyorduk. Herkes için zor geçmişti geride bıraktığımız hafta ve herkes biraz keyif yapıp rahatlamak istiyordu. Benim de bir ay kala iptal olan düğünümün sıkıntısı ve yaşattığı üzüntü hâlâ tam olarak geçmemişti. Böyle zamanlar için en iyi ilacımız, Asım amcanın meyhanesiydi: Zamansız Meyhanesi.

Planlar yapıldı, cuma akşamına saat belirendi ve organizasyon tamamlandı. Ben eve geçerken uğrayıp haber verecektim ve sonra orada buluşulacaktı.

Cuma iş çıkışı hızlıca mahalleye sürdüm ve meyhanenin önünde durdurdum arabayı. Hemen indim, tam içeri girmiştim ki bir gariplik olduğunu fark ettim. İçerideki eşyalar, masalardaki örtülerin bazıları eksikti, sandalyelerin bir kısmı üst üste konulmuştu. Şaşkınlıkla içeride neler olduğunu anlamaya çalışırken Asım amcayı gördüm. Bir kutu içine bardak koymaya çalışıyordu. Hemen gittim yanına:

“Asım amca hayırdır buranın hali ne?” diye direkt girdim konuya selam bile vermeden.

“Ooo!” dedi. “Gel Kemal oğlum hoş geldin!”

Sorumu duymazdan geldiği belliydi ama ben yeniden sordum elbette:

“Hoş buldum demek istiyorum ama diyemiyorum Asım amca. Buranın hali ne böyle?”

Birkaç saniye durdu, elindeki gazete kâğıdına sarmaya çalıştığı bardağı usulca masaya bıraktı ve başını kaldırıp:

“Kapatıyorum oğlum.” dedi.

Bu söylediğini algılayamadım önce, sonra idrak ettim ve sanki o güzelim dükkân üzerime yıkıldı da altında kaldım.

“Kapatıyorum ne demek amcam, nasıl kapatıyorsun?”

“Gel oturalım şöyle,” diyerek üst üste koyduğu sandalyelerden birini indirip bana çevirdi, diğerine de kendi geçip oturdu. Daha doğrusu bir kütle gibi bıraktı bedenini. Hemen oturdum ben de yanına:

“Anlat Asım amca, nedir sıkıntı?” dedim.

“Bir süredir işler iyi gitmiyor, malum bu olmaz olası hastalık bizi çok yıprattı. E gelen olmayınca gidenleri karşılayamaz olduk biz de. Yengen hasta biliyorsun, ilaçları tedavisi derken belimi doğrultamaz oldum. Son çarem burayı elden çıkarmak işte…”

“İyi de bak işler açılmaya başladı artık. E senin de müdavimin çok, arayı kapatırsın hemencecik be amcam!”

“Öyle hemen kapatılacak gibi değil oğlum durum. Epey borçlandım sağa sola. Emekli maaşına kredi de çektim mecbur kalınca. Elde avuçta bir şey kalmadı senin anlayacağın. E bize babadan dededen tarla falan da kalmadığına göre, tek çare bu emektarı devretmek ya da satmak işte kim nasıl isterse.”

O kadar şaşkın ve üzgündüm ki, cümle kuramıyordum karşısında. Adamcağız mecbur olmasa asla elden çıkarmazdı dükkanını, adım gibi emindim buna. Dedesinden babasına, babasından da ona kalmıştı burası. Ama ne kadar çaresizlik içine düştüyse, hatırasını gözden çıkarmaya bile razı gelmişti demek ki…

Bir şey diyemedim ama razı da olamıyordu içim. İllaki bir şey bulmak gerekti, hatta aklıma da gelmişti bir şey ama önce konuşmam gereken biri vardı ve o yüzden sessiz kaldım o an.

“Gün doğmadan neler doğar dersin ya sen hep bize, şimdi de kendine söyle bunu Asım amca. Bakalım yeni gün neler getirir. Ama kapatacak bile olsan bu gece kahrımızı çekemez misin?” dedim elimi omzuna koyup.

“O haytalar da gelecek mi?” diye sorarken neyse ki biraz olsun dağıldı yüzündeki karanlık.

“Gelecekler, akşam 9’da sendeyiz” deyince:

“Tamam oğlum, gelin bekliyorum sizi.” deyip hemen ayaklandı.

“E dur iki sohbet edelim!” dedim ama hiç umursamadan:

“O saate kadar mezeler anca yetişir. Daha etleri hazırlayacağım. Sen git şimdi, ben de başlayayım. Senin üşütükler aç gelirler, sonra doymadık diye ayaklanma çıkarırlar falan onlarla uğraşamam.” deyip gülmesine ben de eşlik ettim.

“Doğru dedin ama onların derdi yemeğe doymak değil, senin yemeklerine doymak.” dediğim an yine hüzün bastı yüzünü. Pişman oldum söylediğime ve havayı dağıtmak için hemen konuyu değiştirdim.

“Ya masalar falan daha açılmamış amca. Sen mutfağa geç, ben de buraları ayarlayıp çıkarım olur mu?”

“Olur vallahi Kemal’im, yemeklerden fırsat bulamam zaten burayı hazırlamaya. Garson çocuğu da gönderdim, yetişmez burası doğru dedin.”

“E tamam sen git buralar bende.” deyip onu mutfağa gönderdim ve içeriyi eski haline getirmeye koyuldum.

Çok sürmedi her şey hazırdı, ona seslenip çıktığımı haber verdim ve eve geçtim.

Hızlıca duş alıp mutfakta uğraşan annemin yanına geldim. Asım amcanın durumunu anlatıp aklımdaki şeyi de paylaştım. Annem hiç itiraz etmedi, doğru olduğunu söyledi fikrimin ve memnun oldu. Asım amcayla rahmetli babam arkadaştılar, eşi de annemin can yoldaşıydı. Başka bir bağ vardı arada ve annemin olumlu bakması beni çok mutlu etmişti.

Bizimkilere gruptan mesaj atıp durumu özetledim ve beklemeden meyhaneye geçtim. Kalan işler için de yardım ettim Asım amcaya, bizimkiler de tek tek gelmeye başladılar derken kadro tamamlanınca durumu konuşmaya koyulduk.

Hepsi çok üzüldü duruma. Bu meyhanede herkesin çok özel, çok değerli anıları vardı. Burası bizim her kahrımızı çeken, tonlarca ağırlıkla gelsek bile kuşlar gibi hafif ayrıldığımız bir yerdi. Sadece bir meyhane değil, bize ait bir yerdi burası. Hele Asım amca…

Babam öldüğünde o babalık etti bana, her şeyimle ilgilendi, adam olmamda emeği büyüktü. Hele evlenme işim bozulunca, günlerce kahrımı çekti benim. Küfelik olduğum akşamlarda beni evime kadar o taşıdı küçücük haliyle.

Bizim çocukların üzerinde de hakkı çoktu. Eşinden ayrılan, işinde mutsuz olan, borcu olan, kaza yapan, yani kimin ne derdi varsa hem bu meyhane hem de Asım amca ortak olmuştu. Şimdi burayı kapatması demek, bütün o anıları da paylaştığımız her şeyi de yitirmek demekti. Sığınağımızı kaybetmek gibi…

Durumu değerlendirince, çocuklarla da paylaştım aklımda dönüp duran çözümü. Hem çok şaşırdılar hem de çok sevindiler söylediklerime. Birtakım sözler de aldım onlardan ve tek Asım amcayla konuşmak kalmıştı.

Metin seslendi ona, bir bardağa da rakı koydu ve oturmasını istedik gelince. Önce herkes üzüntüsünü dile getirdi ve sona ben kaldım. Herkesin konuşması bitince ben başladım:

“Söyleyeceklerimi sonuna kadar dinlemeni istiyorum amca senden öncelikle. Sonra, ben bitirince istediğini söyle başım üstüne.” dedim ve onay alınca devam ettim:

“Çocuklarla da konuştuk uzun uzun, burası bizim için çok kıymetli. Öyle gidip de demlenelim, vakit geçirelim dediğimiz bir yerden öte bir sığınak burası. Neler yaşadık, neler atlattık, ne günlerimiz oldu bu duvarların, bu masaların şahitliğinde. Ama en çok senin amca. Sana amca diyorum ama babamdan sonra sen baba oldun bana. Her derdimde yanımdaydın, her düştüğümde ilk sen tuttun elimden. Sadece bana değil, bu masada oturan herkese aynı şeyi yaptın. Şimdi sen burayı kapatacağım, satacağım diyorsun ama biz bunu kabul edemeyiz.”

Sözlerimi gözleri yaş içinde dinlerken, son söylediğimden sonra:

“Ama başka çarem yok.” diyebildi kırık sesiyle. O an hissettiğim duygu tarif edilemezdi. Yüzündeki, sesindeki o çaresizlik gerçekten çok üzücüydü, çok ağır. Ama neyse ki çaresi vardı.

“Çare var amca, ben bir çare buldum.” dedim ama bunu söylediğim anda kaşları çatıldı:

“Sakın ha bana para vermeyi teklif etmeyin!” diye öyle bir söyledi ki, çaresiz oluşuna rağmen taşıdığı onura bir kez daha hayran kaldım.

“Yok be amca,” dedim. “Sana para vermekten daha güzel bir çözüm bulduk bak anlatacağım sana ama sonuna kadar dinle.”

“Peki evladım, dinliyorum.”

“Şimdi malum benim evlilik işi olmadı. Daha bir süre birine güvenip de o yola çıkacak cesaretim de yok açıkçası. İşte o hazırlıklar, ev alırız falan diye biriktirdiğim bir para var benim.”

“Kemal!”

“Amcam bir dinle yahu. Ben annemle de konuştum bugün senin yanından gidince. O da razı, hatta benden daha çok razı bu söyleyeceğim şeye. Biz dedik ki ben senin dükkânın işletmesine ortak olayım. Ortaklık payı için de o birikimi sana vereyim. Borcun harcın neyse kapat, sonra gel yine başında dur buranın. Ben de hatta bu haytalar da iş çıkışlarında gelip çalışalım. Ne varsa paylaşır, olmadığı zaman da birbirimizi idare ederiz. Zaten burası herkesin dilinde, müdavimi çok. Herkes senin yemeklerine hasta, ben tek başıma bir işe yaramam, işime devam ederim bir yandan. Güzel para biriktiririm bu sayede hem. Ha şartlar ne gösterirse razı oluruz, varı da yoğu da beraber paylaşır, gül gibi geçinir gideriz diyorum ne dersin?” diye sordum ve masadaki herkesle beraber ne diyeceğini beklemeye koyuldum heyecan içinde.

Başını önüne eğdi bir süre, düşündü durdu. Beklerken ölecektim stresten ama nihayet ruhumu teslim etmeden kaldırdı başını:

“Olur.” dedi.

Tam sevinç çığlıkları atacaktık ki peşinden bir, “Ama,” geldi ve durduk hepimiz.

“Önce notere gidip ortaklık imzalayacağız.”

“Kabul.”

“Bir de Fener’in maçı olduğu akşamlar dükkânı sen beklersin ona göre!” dediği an yerimden fırlayıp gittim ve ona sarıldım. Masadaki herkesle beraber biz de ağladık, ama mutluluktan.

Başıma gelene lanet olduğum zamanları hatırladım da yine Asım amcanın o zamanlar bana sayısını unuttuğum defa kurduğu cümlelere bu kez çok içten inandım:

“Vardır oğlum bir hayrı. Olmadı diye üzüldüğün şeye bakarsın gün gelir oldu diye sevinirsin. Yarın neler getirir bilinmez…”

Haklıydı, yarın o günden çok daha güzel şeyler getirmişti…

Esra Barın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.