Dedem

Elimi tutmazdı hiç. Onun yerine sıkıca bileğimden tutardı. Canımı acıtırdı ama nedense bir şey demezdim. Elinden kurtulup bir arabanın altına atlamamı engellemekti amacı belki de o yaşta bunu sezerdim.

Bundan yaklaşık 24 yıl önce dedemle birlikte otobüse binmiş, Eminönü’nde inmiştik. Bir eliyle bastondan güç almasına rağmen, boşta kalan eliyle benim bileğimi her zamanki gibi sıkıca tutup hızlı sayılabilecek uzun adımlarla beni meydana adeta sürüklüyordu.

Dedemin boyu 1.85’ten az değildi. Anlattığına bakılırsa gençken sarışın ve masmavi gözlü, çok yakışıklı bir adamdı. Anneannemi kıskandırmak ve ona takılmak maksadıyla esprilerine, peşinden koşan kadınları alet ederdi. Genelde başarırdı da maksadını. Hem sesi de çok güzeldi ha. Bazen durduk yere aklına eser, bir türkü patlatırdı. Ruh haline göre, “Pınarbaşı” türküsü ile “Ayağında Kundura” olurdu bunlar.

Eminönü Meydanı o zamanlar güvercinlerle doluydu. Şimdi ne durumda bilmediğim ve senelerdir adımımı atmadığım bu meydanda kâse içinde buğday satan kadınlar olurdu. “Hadi dede” dememe kalmadan alırdı bana iki kâse buğday, ben de etrafa saçtığım buğdaylar sebebiyle etrafımı saran kuşların yem yiyişlerini büyülenerek izlerdim. 

Daha sonra nereden aldığımızı bir türlü hatırlayamadığım pilav-nohut ile taçlandırırdık günümüzü. Dedem döke saça neşe içinde yerdi ben de ona gülerdim. Bazen ise hüzünlü olurdu. Hep bir şeyler anlatırdı ama bir kelimesini dahi anlamazdım. Daha çok monologlarına dahil eder gibiydi. Fakat yine de birkaç cümle hatırlıyorum:

“Akranlarım hep öldü biliyor musun Şafak? Mustafa öldü, Kemal öldü, Hasan da ölmüş… Ya!”

Kafamı onaylarcasına sallar, pilavımı yemeye devam ederdim. “Başın sağ olsun.” demeyi bilmezdim henüz. Zaten ne dersem diyeyim dedemi teselli edemeyeceğimi biliyordum. Çünkü sıranın kendisine gelmeye başladığını gördükçe hüzünlenirdi. Kendisi sürekli ölümü konuşurdu. Öyle dindar biri değildi ha! Normal namazında niyazında, Atatürkçü sıradan bir vatandaştı. Belki de geçmişiyle çok kavgalıydı dedem. Yaşayamadığı hayatı yaşamadan öleceğini biliyordu ama bunu asla kabullenememişti. Şimdi anlıyorum.

Yemeğimiz bittikten sonra dedem yine bileğimden tutar beni Eminönü Pasajı’na götürürdü. Işıl ışıldı pasaj ve daima ilginç şeyler olurdu. İnsanları izlemekten, satıcıları dinlemekten çok keyif alırdım. Dedem muhabbeti çok sevdiği için genelde esnaf ile konuşurken dinlemeye de izlemeye de vakit bulurdum. “Senin torun mu?” derler, parlak protez dişleriyle kocaman gülümserdi esnaflar bana. “Benim ufak kızdan olma torun.” diye cevaplardı dedem gururla. 

Bana olan sevgisi o kadar doğal gelirdi ki sanki olması gereken sevgi tapılırcasına sevilmek gibiydi. Yine şimdilerde anlıyorum ki bambaşka severmiş beni dedem. Yanına yoldaş, sırdaş, evlat gibi alırmış beni.

Oradan çıktıktan sonra tekrar otobüse biner, son durağa kadar muhabbet ederdik. Bana “alim ol, hakim ol, katip ol, muallim ol” derdi. “Olacağım dede.” derdim. Kelimelerin hiçbirini anlamasam da dedem bunu benden istiyorsa güzel bir şeydi elbet.

Son durağa geldiğimizde indiğimiz gibi pazara girer, oradan yufka ve oyuncak alırdık. 

Son durak meydanında bir halk ekmekçi vardı. Sıraya girerdik. Dedem şimdi bile bana çok gelen sayıda esmer ekmek alırdı. Hatta dedemin bir şeyin pahalılığını anlatmak adına kullandığı cümleyi hatırladım şimdi; “O parayla ne kadar ekmek alınıyor biliyor musun sen?”

Dedem aynı zamanda hayvansever bir insandı. Köye gittiğimizde anneannemin bağırışlarına aldırış etmemiş, ben istedim diye iki yavru kediyi eve almıştı. Onlara “encik” derdi. Tuvaletlerini yapabilsinler diye de ocaktaki külleri kullanmıştık. Birinin adını Şımarık, diğerinin adını Yaramaz koymuştum. Yaramaz gerçekten de çok yaramaz bir kediydi. Asla yerinde durmazdı. Sürekli sofradan bir şeyler aşırırdı. Anneannemin geldiğini duyduğunda ise kaşla göz arasında kaybolurdu ortalıktan.

Şımarık ise biraz daha nazlı bir kediydi. Daha usluydu ve en büyük eğlencesi ise dedemin benim için halattan yaptığı salıncağın minderine kurularak uyumaktı. Hafifçe sallanmak çok hoşuna gidiyordu. Anneleri fare getirdiğinde bile fazla oralı olmamıştı. Anneannem çıldırmıştı elbette!

Köyde günlerimiz kedilerimizle daha güzel bir hale gelmişti.

Derken bir gün köydeki çocuklardan birisi koşarak kapıma gelmiş, komşu evin köpeği Ceylan’ın kedilerimden birini boğduğunu söylemişti. Ona inanamamıştım. Mutlaka şaka yapıyor olmalıydı. Dedem komşu çocuğun sözlerini duyunca benimle birlikte bostanın oraya seğirtti. Bostan çitlerinin ardında gerçekten de bir kedi yavrusu vardı. Dedem çitleri aşarak kediyi getirdi ve oturağın üstüne koydu. Gördüğüm Şımarık’tan başkası değildi. Ağzından hafifçe kan geliyordu ve ölmek üzereydi. İnlemelerini duyabiliyordum. Yakınlarda dolanan annesini kaptığım gibi Şımarık’ın yanına getirdim. Annesi onu yalamaya başlayınca annesine bakarak son kez zayıf bir inilti çıkardı. Annesini gördüğüne rahatlamıştı. Son nefesini annesinin yanında verdi. 

İçimdeki sonsuz öfke ve hüznü anlatamam. Gözyaşım akmıyordu ama paramparça olmuştum. Dedem elimi tuttu ben de artık ölü olan Şımarık’ı kucağıma aldım. Hiçbir şey demiyorduk ama ne yapacağımızı biliyordum. Ona güzel bir mezar hazırlayacaktık. Dedem köy evinin kapısının arkasında duran küreği aldı. Ev altı denilen yere geçmeye davrandı. Yaban domuzlarının köyün içine girmesini engelleme amacıyla konulan kütükleri indirdik ve dedemin diktiği ve adını Şafak verdiği ceviz ağacının altına doğru ilerledik. Tam karşısında güzel bir köşe gözüne kestirdi ve “Buraya gömelim mi?” dedi. “Gömelim dede.” dedim sessizce. Şımarık’a güzel taşlarla çevrili ufak bir mezar yaptık. Üstüne en güzel sarı çiçekleri koymuştum. 

“Dede dua okur muyuz?”

“Okuruz tabii.”

Gerçekten de dua etmeye başladı ve amin dedik. 

Dedem “Çocuk işte.” diye geçmemiş, acıma saygı duymuştu. Kendisi ne denli büyük acılarla uğraşmış olursa olsun benim acımı küçümsememişti, ortak olmuştu.

Dedem ben 10 yaşındayken öldü. Tam gözümün önünde olmasına rağmen yüzünü açamadım. Asla ona bakamadım. Kabullenemedim dedemin öldüğünü. O benim yoldaşım, sırdaşım, canımın içi dedemdi. Veda etmezsem gitmez sandım. O gittiğinden beri çok eksik kaldım. Mutluluğumu dedemle birlikte gömdüm.

Şafak Yasemin Gülümser

One thought

  1. Yasemin Hanım , size yazım yaşamında başarılar diliyorum , hikaye hepimizin hikayesi, dede bizim dedemiz gibi.. Bir cümle dışında çok anlaşılırdı benim açımdan( Bana olan sevgisi.. ile başlayan)
    Sevgi ve saygılarımla

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.