Yas Tutmanın Rengi

Yas Tutmanın Rengi

Nasıl anlatabilirim ki bendeki hüznü? Yas tutmanın kaç çeşidi vardır bir hayat için? Bilmiyorum. Anlamlandıramadığım sayısız şeyin yanına yenilerini ekleyerek devam ediyorum bu sonu belli olmayan yolculuğuma. Yas tutmanın kaç rengi vardır?

Oturduğum betona aşinayım belki. Bir zamanlar bir büyüğümün, “Üşütürsün, karnın ağrır,” dediği o beton. “Altına minder al da otur.”

Ne tuhaf, ayağıma çöp batsa uf oldu diye ağladığım zamanları geride bırakmayı hiç istememişken şimdi oturduğum bu beton da pek rahatsız etmiyordu beni. Acil kapısında beklerken konfor düşkünü olamıyor insan. Soğuktan titrerken bile pek emin olamıyor üşüdüğünden çünkü o kadar uzak ki bulunduğu bedenden zihin, duyular köreliyor.

Sayısız dert arasına sıkışıp kaldığım bir zaman aralığındaydım. Ne yana dönsem duvara çarptığım, çarpan yerlerimin durmadan kanadığı ve kanayan yerlerimi tekrar defalarca çarptığım, sanki bir metrekareden bile küçük bir alandaydım. Önüm, arkam, sağım, solum… Her yerim duvar. Her yerim dikenli tel belki. Her yerim girdap ya da beni içine çeken ama en can yakan cinsten. “Daha ne olabilir ki?” diyor insan haliyle. Kader şaşırtmayı başarıyor elbette.

Acil kapısında beklerken içeride canıyla uğraşan annem için bir şeyler yapamıyor olmak öylesine kötü ki. Daha sabah sımsıkı sarıldığım o muazzam kadın akşam ellerimden kayıp gidebilirdi. Canını benden birkaç metre ötede teslim edebilirdi ve ben ancak gerekli görüldüğü takdirde bundan haberdar olabilirdim. Bir helallik bile isteyemeden o ruhunu teslim ederken, ben oturduğum betonu dert edinebilirdim.

Hayat tuhaf. Hayat acınası, mağrur. Hayat acımasız, güçlü. Ahengi bir yana dursun yaşamanın, korkunç yanları da var insan olmanın. Sırtına saplanan bir bıçak yüzünden sedyeyle acilden giriş yapan genç bir adamın bakışlarındaki bilinmezlik öylesine ürkütücüydü ki. Peşinde koşturan genç bir kadın ve onun eteğini çekiştiren küçük bir kız çocuğu… Küçük kız, babası için gözyaşı dökerken annesi de çaresizliğin gölgesinde ancak ağlayabiliyordu.

Hayat yenilgilerle dolu. Hayat kaybettiklerimizde ve onların sebeplerinde saklı. Ayakta durmakta zorlanan bir kadının canhıraş bağrışları inletirken etrafı yanındaki suçlu olduğu bariz olan adamın buna tezat kibirli duruşu kadar da iğrenç üstelik. “Sus dedim sana!” diye bağrırken yanındaki kadına, bir yandan da sedye istiyordu. Kadın ise hıçkırıkları arasından, “Yeter artık,” diyordu. “Canımı mı istiyorsun?”

Ex olan bir hastanın haberi uğultular eşliğinde yayılırken buna şahit olanlardan biri olmak da tuhaftı. Bir aşamadan sonra insan yadırgamıyor sanırım. Çünkü ölüm haberi ürkütücü, hüzün vericidir ancak yas tutmanın çok rengi var. En uzak kayıpla en yakını arasında derin bir fark var ve acil kapısında beklerken hangi rengin bana çarpacağını kestiremiyordum. Dualara sığınıyordum. İnsanoğlu aciz. İnsanoğlu nankör ve riyakâr. Zira ancak başımız sıkıştığında duaya sığınanlarımızın sayısı bir hayli çok. Ne acı ki dileklerimiz gerçek olduğunda bir minnet ifadesi olarak bile ibadetlere devam etmiyorduk. Maneviyata sığınmak için hep eşiği bekliyorduk.

Burada işler biraz karışık. Zihnimin içi savaş alanı gibi. Kasvetli bir gökyüzü altında iki yüzü olan bir komutanın emrinde aklım. Bir yanım gözyaşlarım tükenene dek ağlamak isterken diğer yanım dimdik durmak için çabalıyordu. Beton pek üşütmüyordu ama bir yerlerimin ağrıdığı kesin. Göğüs kafesimi döven kalbim listenin başını çekiyordu. Canım yanıyordu. Nefes alırken nefesim titriyor, canım gerçekten çok yanıyordu. Akmasına engel olamadığım bir damla gözyaşı çeneme doğru ince bir yol çizerken hiç tepki vermemiştim. Yerden yaklaşık kırk santim yüksek bir bahçe duvarında, betonun üzerinde oturuyordum. Üşüyordum ama hissetmiyordum. Gözyaşım zemine damlıyor, bir yenisi açılan yolu takip ederken silmiyordum. Çaresizliğin sancısı beni delip geçerken yalnızca titrek nefesler almakla yetiniyordum.

Bir kayıba daha tahammülüm yoktu. Bir acıyı daha kaldıramazdı bu genç ama yorgun yüreğim. Ben bu kadar güçlü değildim. Ben hâlâ annesinin kuzusu olan o küçük kızdım. Yirmi beşime merdiven dayamış olmam ya da bir erkek çocuğunun annesi olmam hiçbir şeyi değiştirmezdi. Ben henüz yeterince büyümemiştim. Çocuklar büyümeden, anneler emekli olamazdı…

Umut, kışa meydan okuyan bir kardelenin taç yapraklarında saklı olabilirdi. Yine de inatçıydı. En olmadık yerde belirmesi hayra alamet mi bilinmez ancak umut yalnızca fakirin değil, her yüreğin peşinden koştuğu ama herkesin ehemmiyetini kavrayamadığı nimetti. Biliyordum. Hissediyordum. Yine ona sımsıkı sarılacak ve geçirdiği ağır bir ameliyat sonrası tedavi edilse de hasarlı olan o kalbinin atışlarını duyacaktım. Sıcak kucağına sığınırken güzel anne kokusunu içime çekecektim.

Telefonum çalmaya başladı. Ekrana baktığımda hastaneye ait olduğunu tahmin ettiğim bir numarayla karşılaştım. Korkarak aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma yaklaştırdım. “Efendim?”

“Seniha Hanım’ın yakını mı acaba?”

“Evet?”

“Kendisi hayati tehlikeyi atlattı ancak bir süre müşaade altında kalacak. Geçmiş olsun.”

Çağla Fulya

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.