1 Mayıs

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, birlik, dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günüdür. Türkiye’de olduğu gibi dünya üzerindeki pek çok ülkede de, resmî tatil olarak kabul edilmektedir. Böyle bir günde bir gurbetçi çocuğu olarak daha iyi bir gelecek için kendi ülkesini terk edip başta Almanya olmak üzere Hollanda, Belçika, Avusturya, Fransa ve İsveç gibi ülkelere gidip binbir türlü zorlukla ayakta kalmaya çalışan bütün gurbetçileri anmak istedim. 

Ben çocukken işçi denildi miydi aklıma ilk gelen gurbetçiydi çünkü benim büyüdüğüm ülkede hep gurbetçiler işçiydi. Misafir işçi olarak geldikleri ülkede hiç bitmeyen bir misafirlikti onlarınki. Bir zaman sonra bir misafir işçiden bir yabancı işçiye terfi etmiş olsalar da, onlar ruhen hep misafir kaldılar yaşadıkları ülkede. Bu yüzden de hep diken üstünde yaşadılar hayatı, sere serpe uzatamadılar ayaklarını evlerindeki ikinci-el pazarından aldıkları koltuklarının üzerlerine. Çok çalıştılar… Hep çalıştılar. Çünkü çok çalışmak her gurbetçinin kaderiydi. Ne yaşadıkları ülkeye tam anlamıyla yerleşebildiler ne de geri dönebildiler yurtlarına ama hiçbir zaman vazgeçmediler bir gün dönebilmeyi umut etmekten. Umut o günlerde her gurbetçinin suyu ve ekmeğiydi.

Sıla hasretine dayanamayınca önce eşlerini getirdiler sonra çocuklarını… Çoğaldılar… Yeni evlatlar getirdiler dünyaya, doğum yerleri Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa vs.  olan. Türk de değillerdi artık ana vatanda. Alamancıydılar, yani her iki ülkede de yabancıydılar. 

Çocuklarına, kendilerini bu yaban ellere atan hayattan, daha iyi bir hayat sunabilmek içindi her şey ve yine onlar için kaldılar kendilerini hiçbir zaman ait hissetmeyecekleri bir ülkede. Bir umudun peşine takılıp vatan toprağından göçen o gurbet kuşları ancak bir uçağın bagaj kısmında geri dönebildi vatan toprağına. Bugün bizlerin daha rahat bir hayat yaşayabilmesi için omuzlarına gurbeti yükleyen bütün birinci kuşak gurbetçilerimizi rahmetle anıyorum. Onlar gerçekten de çok zor şartlar altında yaşamışlar. Umutlarını bir bavula, göç hikayelerini de bazen bir mektuba, bazen bir resme ya da bir kasetin içine sığdırmışlar. 

11. Peron kitabında bu göç hikayelerini anlatan Gökhan Duman Bey’in yönettiği İnstagram hesabı DiasporaTürk’te okuduğum yüzlerce göç hikayesinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum. Belçika’da bir balık fabrikasında çalışan gurbetçi kadınlarımızın mücadelesini anlatan bir yazı. 

Belçika’nın Gent şehrindeki De Sleep Toplum Sağlık Merkezi’nde görevli olan Doktor Ri De Ridder’ın, 1980 yılında benzer şikayetlerle gelen onlarca kadının durumundan şüphelenmesi çok uzun sürmemişti.  Kadınların ortak bir yanı vardı: Hepsi Türkiye’den göç etmiş kadın işçilerdi ve hepsinin böbrek, mesane ve romatizma sorunu vardı. 

De Ridder bir süredir civardaki göçmen ailelerle ilgileniyordu ve daha iyi iletişim kurabilmek için Türkçe de öğrenmişti.  Şikayetler çoğalınca kadınların durumunu araştırmaya karar verdi.  Kadınlar, Breskens’de Diepvries isimli bir balık fabrikasında çalışıyordu ve sayıları 150’den fazlaydı.  Kadınların birçoğu her gün Gent’ten 1 saat otobüs yolculuğuyla gelip gidiyordu.  Fabrikada balık parçalama ve paketleme olmak üzere iki departman mevcuttu. Fabrikanın çalışma şekli çok iyi değildi ve daha fazla üretim için baskı mevcuttu. Çalışma sistemi ise parça başı şeklindeydi.  Kadınlar ne kadar çalışırsa o kadar ücret alıyordu.  Bu çalışma düzeni kadınların çoğu zaman mola vermesine ve hatta tuvalete gitmesine bile engel oluyordu. Bu nedenle birçoğunda böbrek, mesane ve romatizma sorunları baş göstermişti. 

Doktor Ridder, fabrikanın çalışma koşullarını iyileştirmek için bir kampanya başlattı. Konunun hukuki tarafı için şehirde faaliyet gösteren Wetswinkel hukuk bürosunun avukatları gönüllü danışmanlık yapmayı kabul ettiler. Böylelikle bir mücadele başlamış oldu. Öte yandan o dönem ekonomik problemler nedeniyle birçok fabrikanın kapandığı yıllardı. Dava sürerken Diepvries balık fabrikası da bundan nasibini aldı ve kapılarını kapatmak zorunda kaldı. Her şeye rağmen Doktor Ridder ve göçmen kadın işçilerin başlattığı hak arama mücadelesi akıllara kazındı. Aradan yıllar geçmesine rağmen o kadınların çocukları annelerinin işten geldiklerindeki bitkin hallerini ve üzerlerine sinen keskin balık kokusunu unutamadıklarını söylüyordu. Unutulmayan bir diğer şey de Doktor Ridder’ın mücadelesiydi. 

Bir röportajında şöyle söylüyordu Doktor: “Bugün mahalleye geldiğimde beni hâlâ selamlayan pek çok insan var, bu da görünüşe göre onlarla güçlü bir bağ kurduğumuz anlamına geliyor.”

Diasporaturk sayfasına bize bu paylaşımı mümkün kıldığı için teşekkür ediyorum. 

Hatice Işıktaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.