Çilekeş Kardeşler | Ya Evde Yoksa?

Aileler her zaman çocukları için en iyisini ister. Bunun aksini hiçbir çocuk iddia edemez çünkü her çocuk, ailenin gelecekte yeryüzündeki gölgesi olacaktır. Salim Bey ve Gönül Hanım da çocukları için en iyisini istiyordu. Onların hayatlarını garantiye alıp bir ömür mutlu mesut yaşamalarını temenni ediyordu ama bunu ifade etme yöntemleri biraz yanlıştı ya da bizim oğlanlar anlamamakta ısrarcıydı.

“Kaç kere söyledim sana bırakacaksın şu topu diye!”  diyerek dört dönüyordu oturma odasının içinde, elleri belinde Salim Bey. Alper ve Agâh ikili koltukta yan yana oturuyor, Gönül Hanım çaprazlarında gözleri dolu şekilde Alper’in dizine bakıyordu. Salim Bey hem çok üzgün hem de çok öfkeliydi.

“Oğlum niye anlamıyorsun? Allah’ın belası bir sahada, hiçbir amacı olmayan sokak serserilerinin arasında senin işin yok. Baksana şu bacağının haline! Yazık değil mi canına?”

“Baba sen değil miydin beni elimden tutup altyapıya götüren her sabah? Neden böyle yapıyorsun şimdi?”  dedi kekeleyerek Alper. İki şeyden yanıyordu canı; biri düştüğü için dizinden, diğeri de babasından bu sözleri işittiğinden.

“Ben seni üç kuruşluk insanların arasında harcan diye götürmedim Alper. Hiçbir zaman futbol oynamanı tasvip etmediğimi de biliyorsun. Bu mu oğlum senin yerin? Yakıştırıyor musun kendini oraya?”

“Baba ne var yani futbolcu olsam?”

“Keşke olabilsen…”  dedi ağzının içinde yuvarlayarak ve devam etti, “Malamatspor hangi ligde oğlum?”

“Amatör Lig 17.g…”

“20 sene futbol oynasan ve her seneyi şampiyon kapatsanız yine de profesyonel lige çıkamıyorsun.”

“Belki günün birinde büyük bir takıma transfer olurum?”  dedi umutla ama Salim Bey haklıydı. Bunu kendisi de biliyordu. Malamatspor bir çöplüktü.

“Ne var baba? Devlet desteğiyle şampiyonluğa oynayan Vaşakşehir’de oynayacağıma yağmurda ıslanan formaları kaloriferde kurutmaya çalışan Malamatspor’da çürürüm daha iyi.”

“Nerede hata yaptık biz Gönül? Biri bataklıkta top peşinde koşar, diğeri…”   dedi ve durdu Salim Bey. Etmek istediği laf Agâh’aydı. Çocuklarının fikirlerine değer veren bir çiftti Salimoğlu çifti ama her anne-baba gibi onların da çocuklarıyla alakalı hayalleri vardı. Mesela Agâh’ın hukukçu olmasını çok istemişlerdi. Hatta bu hayalleri uzun bir süre de devam etti. Ta ki Agâh isyankar bir moda bürünüp eline kalemi alıncaya kadar.

“Baba zaten yorucu bir gündü. İzin verirsen dinlenelim.”  diyerek araya girdi Agâh ama Salim Bey’in durmaya niyeti yoktu. Belki de uzun zamandır beklediği bir patlamanın eşiğine gelmişti bir kere.

“İkiniz de kendinize geleceksiniz. Gelmek zorundasınız. Üniversite sınavı geliyor ama sizin halinize bak.”  dedi ve Agâh’a döndü, “Hukuk Fakültesi’nin sıralamalarına baktınız mı Tonyukuk efendi?”

“Hayır babacığım. Ben Edebiyat Fakültesi’ne gidip yıllardır beni çağırırken telaffuz ettiğin Tonyukuk’un yazıtlarını inceleyeceğim.”

“Bu kadar merak ediyorsan ben sana uzun uzun anlatırım yazıtları. Bunun için ömrünü mahvetmene gerek yok. Sizden tek beklentimiz ders çalışıp iyi üniversitelerde iyi bölümler okumanız. Ne güzel olur biriniz mühendis olsa işleri büyütsek, diğeri avukat olsa şirket kursak… fena mı?”  dediğinde bu senaryoda kendisine mühendislik biçilen Alper gülerek arkasına yaslandı, Agâh ise ayaklanarak,

“Baba ben bu hayata bir kere geldim. Yani sadece tek bir şansım var. Neden bu şansımı kendi istediğim işi yaparak kullanmayayım da asla yapamayacağım bir iş için tüketeyim? Sen benim bir ömür pişman olmamı ister misin? İnsan bir kere geldiği dünyada istediği hayatı yaşayamadıktan sonra onlarca yıl ne diye yaşar? Hem ben kimseyi savunamam.”  dediğinde Salim Bey gülerek omzuna dokundu, “Bak kendini ne güzel savundun. Kesinlikle avukat olacaksın.”  dedi ve lavaboya doğru gitti.

“Bir an önce iyileşmeli bacaklarım. Bu saatten sonra beni iki şey ayakta tutabilir.”  dedi Alper.

“Neymiş o?”

“Bacaklarım.”

Ertesi gün vakitli bir şekilde evden çıktılar. Her zamanki gibi önce fırına uğrayıp sonrasında da Olcayto ile buluşacaklardı. Alper kapıda beklerken Agâh fırından simitleri aldığı gibi çıktı. Poşeti gereğinden fazla dolgun gören Alper,

“6 tane simidi ne yapacağız oğlum?”

“Üçü bizim, üçü de dört gözle bizi bekleyen açlar ordusunun.”

Sokağın başında Olcayto ile buluşup gittikleri için temkinli olmak zorundalardı. Olcayto kıvırcık saçlarını kestirmemişti. Çok masumca bir mazereti de vardı. Kepçe kulaklarının ortaya çıkmasını istemiyordu ama işler istediği gibi gitmiyordu ne yazık ki. Okulun karşı kaldırımında tek sıra olarak yürürlerken bahçe kapısının önünde sabahın kör vaktini umursamadan broşür dağıtmakta olan genç ve güzel kadına takılmıştı gözü. Kadın elindeki broşürü verme konusunda oldukça seçiciydi. Agâh önden girdi, hemen ardından Alper, araya kaynak yapan Raci ve arkalarından da Olcayto… ama kadın sadece Olcayto’ya broşür uzatmıştı. Nazik bir şekilde kabul eden Olcayto broşürün önyüzünde kalın puntolarla yazılmış olan sloganı gördüğü gibi küplere bindi.

“Şubat Ayına Özel Estetik Operasyonlarda %25 İndirim!”  yazıyordu broşürde. Broşürü kadına karşı sallayan Olcayto,

“Hanımefendi siz benim estetik ihtiyacımın olduğunu mu ima ediyorsunuz?”  dediğinde kadın büyük bir hata yapmışçasına büründüğü mahcubiyetle,

“Ah… siz ihtiyacınız olmadığını mı düşünüyordunuz?”

Olcayto’nun girmek üzere olduğu tartışmayı fark eden Agâh kolundan tuttuğu gibi içeri alarak sürükledi giriş kapısına. Alper, Battal Hoca’yı saçma sapan sorularla oyalarken Agâh ve Olcayto içeri giriyordu.

“Ne bileyim oğlum ben bitkiler yaşlanınca ölüyor mu?”

İçeri girer girmez merdivenlere hücum eden ikili Alper’e işaret verince Alper de Battal Bey’i orada bıraktığı gibi yanlarına koştu. Dersin başlamasına 15 dakikadan fazla vardı. Sınıfa girdiklerinde her zamanki gibi cam tarafının arka ikilisine yöneldiler. Alper tek başına en arka sıraya kurulurken Agâh ve Olcayto’nun bir ön sırada kalorifer tarafını kapma mücadelelerini izliyordu. Nihayetinde kalorifer tarafı Agâh’ın olmuştu. O kadar torpili olsun değil mi?

“Aç bakalım paketimizi de kahvaltımızı edelim.”  dedi Alper ve hemen ardından Agâh çantasından simitlerin olduğu poşeti çıkardı. Olcayto ile beraber Alper’e doğru dönerek oturdular ve poşeti açtılar. Hamuru tamamıyla kapatan kavrulmuş susamların kokusu poşetin açılmasıyla dumanlara karışarak yükseldi sınıf içerisinde. İştahlı bir şekilde simitlere bakan Alper’in gözü birden kapının olduğu tarafa kaydı. Yarı açık olan gözleri, göz kapaklarının aniden kalkmasıyla faltaşı gibi açılmıştı. Onu öyle gören Agâh ve Olcayto ise gözlerini yumarak derin bir of karıştırdı simidin yükselen dumanlarına. Kokuyu aldığı gibi aç kurt gibi etrafı dikizlemekteydi malum kişi. Arayıştaydı belli ki. Sınıfın en uzunlarından biri olan Emre parmak uçlarına çıkarak az ilerisinde telefonuyla ilgilenen Raci’nin kabarık saçlarının arasından tespit etti avının yerini. Bıyık altından bir gülüş attı sağına. Hay Allah! Nasıl da kurtulmuştu bu bıyıkla, sakalla Battal Efendi’nin gazabından? Sırtındaki çantayı akıbetini önemsemeden fırlattı bir yere ve ağır ağır yürümeye başladı cam tarafının en köşesine. “Emre böyle yürüyorsa kesin yemek vardır!”  düsturuyla hareket eden iki kişilik ordusu da takılmıştı peşine. Yanlarına ulaştıklarında öyle bir çökmüşlerdi ki masaya, ne koku kalmıştı ne de duman ortada.

“Ben sizin payınızı ayırmıştım.”  diyebildi Agâh güçlükle o kargaşada.

“Meyve suyu yok mu?”  diye sordu Emre susama boyanan dişlerinin arasından.

“Bugün alamadım.”  dedi Agâh buna karşın. Her gülüşünde ağzından bir tutam susam saçan Emre, “Bir dahakine açma falan alın artık simit sarmıyor.”  dedi ve ekürilerini alarak oradan uzaklaştı. Emre ile çok yakın arkadaşlardı. Hele konu yemek olduğunda çok daha yakınlardı. Kalan sahalar bizim diyerek kahvaltılarını ettiler ve üstüne de birer yudum su içtiler.

“Ne’Olcayto doymadın mı yüzünden düşen bin parça?” 

“Sorma kanka ya… size bahsettim ya bir kız var diye.” 

“Artık yok mu?”

“Yok. O kadar da heyecan yaptım. Gittim babamın arabasını kaçırdım onun için.”

“Oğlum senin babanın patates kamyonu yok mu?”

“Fark eder mi ya, amaç ayağımız yerden kesilsin.” 

Olcayto bu konularda Agâh’tan daha da şanssızdı. Bir keresinde hep beraber denize gitmişlerdi. Herkes yüzüp eğlenirken Olcayto’nun radarına giren bir kız vardı. Öyle ki şans bir ara ondan yana olur gibi olmuştu. Kız yüzerken fazla açılmış ve endişeye kapıldığı için denizin ortasına kalmıştı. Bunu fark eden Olcayto yarım yamalak yüzme bilgisiyle zerre tereddüt etmeden kulaçlar atarak kıza doğru yaklaşmış ve ağzında biriken suyu, “Korkmayın, geliyorum.”  diyerek boşaltmıştı ama buna karşın can havliyle çırpınan kızın cevabı, “Aman aman, ölürüm daha iyi.”  olmuştu.

Ders saatini 10 dakika geçmişti ki girdi içeri Fizik öğretmeni. Hemen karşısında camın önündeki kalorifere dayanarak sınıfın kontrolünü elinde tutan Ayşenur, onun önünde öğretmen masasına oturarak ayrı bir bağımsızlık ilan eden Simge, tahtada x-o-x oynayan Cemre ile Raci vardı ki hocayı görür görmez koşarak yerlerine geçti. Kadir Hoca ayağa kalkan sınıfı her zamanki ketumluğuyla selamladı ve masasına oturdu ama bir sorun vardı. Sınıf defteri yoktu.

“Raci!”  dedi Alper’in yanındaki sıra grubunun en arkasında oturan sınıf başkanı, namı diğer Sanatsız Raci’ye.

“Buyurun hocam.”  diyerek kalktı ayağa.

“Nerede defter?”  diye sordu ama Raci içinden söylenerek ter döküyordu buna karşın. “Hadi be Ferman.” 

“Günaydın hocam!”  diyerek içeri girdi Ferman. Kapıyı çaldı mı, orası tartışılır. Nöbetçi öğrencileri kafalamış, geç geleceği için sınıf defterinin saklanmasını sağlamıştı. Hani her sınıfta kendini reis ilan eden biri olur ya, işte Ferman da oydu. Tek eksiği kendisini kendisinden başka reis diye anan birinin olmamasıydı.

Kadir Hoca yoklamayı yaparken beşer dakikalık aralar halinde Simge, Cansu ve Hazal müsaade isteyerek tuvalete gitti. Sanatsız Raci 1 senedir elinden düşürmediği ve neye hikmetse bir türlü bitiremediği, namını aldığı Atsız kitabını okuyordu. Yani en azından uzaktan öyle görünüyordu. Olcayto arka cebine sıkıştırdığı gazeteye göz gezdiriyor, Agâh defterinin ücra köşelerine bir şeyler karalıyor, Alper de kaçırdığı Premier Lig maçlarının özetlerine bakıyordu. Derken Kadir Hoca ayaklandı ve tahtaya büyük harflerle dersin konusunu yazdı.  Dersin başlamasıyla diğer meşguliyetlerini bir kenara bırakan öğrenciler dinlemeye başladı. Akıllı tahtayı açarak anlatımını güçlendirmek isteyen Kadir Bey masaüstü arka planında karşılaştığı görsel ile donakaldı.

“Battal Bey!”  diyerek bir anlık esas duruşa bile geçti. Ekranda seyrek ve dik saçlarıyla dik dik bakan Battal Bey’in fotoğrafı vardı. Altında da büyük harflerle “Gözüm üzerinizde!”  yazıyordu. Gülüşmelere sert bir şekilde bağırarak son veren Kadir Bey ders boyunca tahtayı çeşitli ve ucu bucağı olmayan formüllerle donattı. Bu sınıf aslında TM sınıfıydı ama okulun sivri zekalı idaresi öğrencilere sorulmadan seçmeli ders olarak programa Fizik dersini ilave etmişti. Formüller arasında kaybolan Agâh kendini kareli deftere çizim yaparken bulmuştu. Bunun farkına da hoca kendisine seslendiğinde vardı.

“Agâh Salimoğlu!”  dedi ve ekledi, “Tahtaya.”

Hocam ben ne sorsanız bilemem zaten. O yüzden boşuna gelip sizi de heyecanlandırmayayım.”

“Öyle mi Agâh efendi? Demek geçen dönem kopyayla geçtiğini kabul ediyorsun!”

“Siz bu bağlantıyı nasıl kurdunuz hocam ya?”

Geçtiğimiz dönem okulda Fizik dersini yalnızca  9 kişi geçebilmişti ve Agâh da o 9 kişiden biriydi. Zaten diğer 8 kişi de okul takımında olduğu için geçebilmişti. Kadir Bey ise Agâh’ın bunca çabaya rağmen nasıl geçtiğine anlam verememiş, yeni dönemin başından beri onun üstüne oynamaya karar vermişti.

“Fazla konuşma da şu soruyu gel yap.”  dedi akıllı tahtadan açtığı test sorusunu. Sırasından ayrıldığı gibi “Aman be!”  dedi çünkü kalorifer yanını Olcayto’ya kaptırmıştı. Tahtaya yaklaşırken soruya da göz atıyordu. Nereden başlayacağını bilemedi.

“Hocam ben bir cahillik ettim geçen dönem dersi geçtim. Affedin, inanın bir daha olmaz. Bırakın oturayım.”  dedi yalvarır gözlerle. Bunu duyan Kadir Hoca, Erol Taş filminden fırlayan bir kahkahayı patlattığı gibi kırmızı kalemiyle Agâh’ın isminin yanına kocaman bir eksiyi yapıştırmıştı. Daha ilk dersten ağır yaralı çıkan sınıf teneffüste etrafa dağılırken Alper yine karşı sınıfın önünde nöbetteydi. Leyla sınıftan çıktığı gibi karşısına dikildi. Hayret! Bugün saçlarını toplamıştı. Yüzü daha belirgindi. Alper’in deyimiyle bembeyaz teni her yeri aydınlatıyor, gözlerini kamaştırıyordu.

“Ne var yine?”  diye sordu sertçe Leyla.

“Hayda! Ne olacak, aşk var tabii! Yine değil hem de, ilelebet ve daima.”

“Hayda mı? Yaptığın o hareketten sonra gerçekten umutlandın mı? Herkesin içinde bana bunu nasıl yaparsın?”

“Sen o kadar laf içinde haydaya mı takıldın ya?”  diye geçirdi içinden ve gitmekte olan Leyla’nın karşısına geçti tekrar kıvrak bir hareketle. “Bak ben böyle değilim normalde ama seni görünce öyle heyecanlanıyorum ki, ne yapacağımı şaşırıyorum. Aniden sızdın gönlüme.”  dedi ve düşünceli bir şekilde ekledi, “Yoksa paralelci misin?” 

“Eşek!”  dedi ve uzaklaştı. Alper’e de “Hay dilimi arısı sokaydı.”  demesi kaldı. Sınıfa geri döndü ve Agâh’a, “Hepsi senin yüzünden. Anladı herhalde kız. Anlar tabii! Ben gol atınca öyle mi açıyorum oğlum kollarımı?”

“Bak bence duygu dolu bir mektup yaz. Kızlar böyle şeylere dayanamaz.”  dedi Olcayto ama Alper burun kıvırdı. “Yazmalı işlerden bana hayır gelmiyor. İlkokulda hoşlandığım kızın adını tahtaya yazmıştım. Öğretmen gelip bu mu yaramazlık yapan diyerek dövmüştü kızı.”  dedi ve sınıfta ileri geri yürümeye başladı. Düşündü taşındı ve parmağını şıklatarak durdu, “Kanka sen babanın kamyonu tekrar kaçırabilir misin?”  diye sordu ve onayı alınca kafasından geçen planı anlattı. Hiçbir kız, kapısı önünde serenat yapan birine hayır diyemezdi. Akşam çöktüğünde Olcayto babasının televizyon karşısında uyuyakaldığı anı kollayarak bekledi ve o an geldiğinde anahtarı aldığı gibi evden kaçtı. Bizimkiler de peşinden… Olcayto az buçuk biliyordu sürmesini. En azından bir iki mahalle gezecek kadar. Leyla’nın evinin önüne geldiklerinde Alper kamyonun kasasına çıktı. Olcayto onun yanında kolonları ayarlıyordu. Agâh da ön koltukta erketeye yatmıştı. Alper kolonlara bağlı olan telefonundan karaoke parçalarına bakıyordu.

“Ne söylesem ya?”  diye söylenirken Agâh camdan kafasını uzatarak seslendi,

“Ya evde yoksa?”

“Olur.”  dedi ve Orhan Gencebay’ın Ya Evde Yoksan şarkısının karaoke versiyonunu açtı. Şarkının notaları kolondan yükselirken Olcayto ve Agâh göz göze gelmişti. “Ben onu demedim ki ya.”  diyerek vurdu direksiyona Agâh.

“Aşkınla ne garip hallere düştüm… Her şeyim tamamdı. Bir sendin noksan. Yağmur yaş demeden yollara düştüm. İçim ürperiyor… ya evde yoksan?”  dizeleri yükseldi Alper’in dudaklarının ucundan Olcayto’nun babası Avni Bey’in megafonu eşliğinde. Söyledikçe aşka geliyor, aşka geldikçe duyguları rüzgara karışıp Leyla’nın camına vuruyordu.

“Elbisem gündelik, pabucum delik.”  dizesini bile dile getirdi parıl parıl parlayan Nike/air max ayakkabılarının üstünde. “Yağmur iliğime geçti üstelik.”  derken de kupkuru soğuğu hesap etmemişti belli ki.

“İçim ürperiyor… ya evde yoksan?”  dediğinde Leyla çıkmıştı cama. Tam karşısında farlarıyla selektör yapan köhne bir kamyonun kasasında, kendisine serenat sunan Alper vardı elinde megafonla. Yanan farların ışığını gözlerinde görebiliyordu Alper, Leyla’nın. Her şey çok güzeldi. Leyla gülümseyerek dinliyordu onu sözleri aldırmadan. Agâh ve Olcayto da aynı durumdaydı ama birden sertçe döndürdüler başlarını birbirlerine. Ayrı ayrı kıt bile etmişti boyunları bu dönüşle.

“İnşallah o kısmı söylemez!”  dedi Agâh büyük bir telaş içinde. Olcayto “Amin!”  diyemeden sazı almıştı Alper eline.

“Sabahlara kadar içsek sevişsek!”  demez mi? Üstelik apartman kapısından kareli eşofmanı ve üstünde salça lekesi, boynunda düdüğü olan atletiyle fırlayan arasında beyazı olan alnı bağrı kadar açık, ensesi eşofmanındaki kareleri kadar dolgun saçlarıyla, hafif göbekli, doğuştan sert mizaçlı adamı görmezden gelerek… bir dakika ya! Ofsayt Nuri’nin ne işi var burada?

“Derin bir uykunun dibine düşsek… ooff! İçim ürp-”  diye devam ediyordu Alper gözleri kapalı. “Hakemi aldatmaya yönelik hareket he?”  dedi ve kaşlarını çatarak, “Sen ne diyorsun ulan?!”  diye bağırır şekilde üstüne koşan Ofsayt Nuri, Olcayto’nun kendisine sarılmasıyla yavaşlasa da, Olcayto’nun kendisini sakinleştirmek adına söylediği, “Sadece uyuyorlar Nuri amca.”  sözüyle daha da şiddetlenerek ondan kurtulup apartmanın köşesinde bulunan su dolu kovayı aldığı gibi Alper’e boşaltması bir olmuştu. Titreyerek olduğu yere gömülen Alper gözlerini açtığında karşısında öfkeden deliye dönmüş bir adet Ofsayt Nuri, birkaç kat üstünde de korkudan parmaklarını ısıran Leyla’yı görmüştü. “Baba dur… sakin ol baba!”  diye bağırmıştı ki Leyla, kareli jeton yolunu bulup düşmüştü Alper’in kafasına. “Ofsayt Nuri? Baba? Ne?”

“Seni utanmaz serseri seni! Geberteceğim…”  diyerek kovayı da fırlatmıştı. Alper ise tir tir titreyerek, “Sanırsın şu anda denizden çıktım oof… İçim ürperiyor, ya evde yoksan?”  dediğinde Agâh birden kontağı çevirdiği gibi gaza bastı. Arabanın hareketlenmesiyle tepetaklak olan Alper devrilirken Nuri’den kurtulan Olcayto da koşarak yetişti ve Agâh’ın yanına atladı. Sağlı sollu direksiyonu çeviriyordu Agâh.

“Bas kanka bas! Hıyar ağası başka şarkı mı yoktu söyleyecek!”  diye bağırıyordu Olcayto. Agâh ise direksiyonu yumruklayarak zenginlik katıyordu öfkesine, “Ofsayt Nuri’nin kızı! Başka kız mı yoktu koca Malamat’ta sevecek!”

“Oğlum benim kafa gitti. Cidden o Nuri miydi ya?”  dedi arkadan Alper kasayı tekmeleyerek.

“Sen de kafa ne zaman oldu ki? Oğlum senin karakterin otururken altından sandalyeyi mi çektiler? Ne zaman doğru bir kız bulacaksın?”

“Oğlum sen demiyor muydun Leyla iyi kız diye.”

“Bak ya… bak ya! Kırk yılda bir beyimizin beni dinleyeceği tuttu. Bak ya!”

“Agâh biraz sarsıyor ama iyi kullanıyorsun. Ne zaman öğrendin?”  diye sordu Olcayto.

“10 dakika evvel.”

“Babası Nuri, kızı Huri… o ne bakışlardı öyle!”  diye mırıldanıyordu Alper. Sırılsıklamdı ama Leyla’nın bakışlarının hayali ısıtmıştı bile onu. Kardeşi ve kankasının öfke dolu sözlerini duymuyordu bile. “Ofsayta düştük… aşk kapıyı çaldı bir kere, dönüşü yok.” 

“Çam biti zile basıp kaçmışlar, üstüne ev sahibini de peşine takmışlar. Haberin yok!”  dedi ama durmaya niyeti yoktu Agâh’ın. “Bitirdin bizi bitirdin! Nuri gidecek babama söyleyecek. Babam falakaya yatırır, iki ay ayağımızın üstünde duramayız.”

“Bana ne kızıyorsun oğlum? Sen önerdin şarkıyı.”

“Saçmalama! Ben sana ya kız evde değilse diye sordum. Ya hadi söylüyorsun bari o kısmı söyleme.”

“Uyarsaydın…”

“Uyarsa mıydım? Kıçımı yırttım, orda bıraktım. Sen de onu alsaydın!”  Agâh hem bağırıyor hem de gaza basıyordu. Öyle ki Olcayto’nun diken üstünde “Çok hızlı gidiyorsun!”  deyip korku dolu bir sesle hemen peşi sıra eklediği “Hayvan!”   lafını duymamış, olayın ciddiyetini el freni çekilip ani şekilde durulduğunda anlamıştı. Bir hışımla arabadan inip eğilerek arabanın altına bakan Olcayto yere damlayan hidroliği görür görmez yere vurarak, “Başımız sağ olsun. Freni kaybettik!”  diye isyan ediyor, Agâh kafasını direksiyona gömmüş olanların Salim Bey’in kulağına gitme ihtimalleri sonucunda başlarına gelecek olanları düşünüyor, Alper ise sırılsıklam vaziyette telefonundan gelen bildirim sesi üzerine okuduğu mesaj karşısında su almış çikolata misali eriyordu.

“İşte Alper Salimoğlu’ndan sahalarda görmek istediğimiz performans bu! Etkilendim.”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.