Hayat Oyunu

Tak, tak, tak!

Başımı kaldırdım. Korku dolu bir ifade vardı yüzümde.

Tak, tak, tak!

Elimi göğsüme yerleştirdim. Derin nefesler alıp verdim. Eski püskü elbisemin eteklerini toplayıp yerden kalktım. Örme yeleğimi çekiştirdim. Sanki bir fırtına çıkmış da ben rüzgâr akıntısına meydan okuyormuşum gibi öne doğru eğildim biraz. Birkaç adım attım topallayarak.

“Bir Allah biliyor yaşadıklarımı.” diye söylendim hüzünle. Beni, yaşadıklarımı gören insanlara rağmen. Susup izlemeyi tercih etmişlerdi. Zaten başka ne yapacaklardı ki? Hayat oyununa seyirci olmaya gelmişlerdi.

Ahşap kapının arkasındaydı korkulan. Hayat oyununun benim için sonuna gelmiştik. Birazdan perde kapanacaktı. Nereden mi biliyordum? Buna benzer oyun okumadınız mı hiç? Siz de bilirsiniz muhakkak. Katilim kapının diğer tarafında. Öfkeli. Zaten her zaman öfkeli. Bir suç işlemiş olmalıyım onun terazisine göre. Sol omzuna fazla yönelen adam kendince adalet sağlayacak şimdi. Marketten çıkarken eteğim takılmıştı bir yere, ayak bileğim görünmüştü hafif. İlk tartışmamız böyle çıkmıştı. Böyle bir sebepten, es kaza görünen ayak bileğim yüzünden haftalarca ayağımın üzerine basamamış, aynaya baktığımda da morluklar yüzünden kendi yüzümü seçememiştim. Böylesine basit bir sebepten geldiğim hal bile, gelecekte başıma geleceklerin habercisi niteliğindeydi.

Açtım kapıyı. Bir gıcırtı sesi yankılandı. İçeri girdi. Ayağını sertçe yere vurdu.

Tak!

Geriye doğru sendeledim.

Öfkeli bakışları korkuyu körüklüyordu.

Ayağını bir kez daha yere vurdu.

Tak!

Karnımı tutarak aşağı doğru eğildim. Acı dolu bir inleme koyuverdim. “Yapma!”

Kapıyı sertçe çarpıp kapattı. Belindeki kemerini hışımla çözdü ve havaya doğru savurdu.

Burnumdan bir şey süzülüyor gibiydi. Elimin tersiyle sildim.

Kemeri bir kez daha savurdu. Bir kez ve bir kez daha!

“Yapma!”

Kemeri yere attı. Elleri birer yumruktu. Öfkeyle içeri yöneldi. Peşinden sürüklüyordu beni de. Orta sehpanın üzerindeki saksıya doğru eğildi.

Hıçkırıklarımın arasından, “Yapma!” diye bağırdım. Başımı iki yana salladım.

Saksıdaki çiçekleri kavradı tek eliyle. Nefesim kesildi.

Hayat oyununun son perdesiydi. Benim rolüm bitmek üzereydi.

Ellerimi boğazımda dolaştırdım. Tırnaklarımla çizdim nefesimi kesen teni.

Saksıdaki çiçekleri çekiştirdi. Elinin üzerinde ince çizikler vardı. Sayısız kez koparmaya çalıştığı çiçeğin dikenlerinin eseriydi. Bu sefer çiçekleri koparacak gibiydi.

Çiçekleri biraz daha çekiştirdi. Gırtlağımdan tuhaf bir ses yükseldi.

Saksıdaki çiçekleri kopardı. Yere yığıldım. Gözlerimi kapattım.

İşte perde kapanmıştı…

Seyirciler ne mi yaptı?

Alkış sesleri kulağımda yankılandı.

“Hadi Yasemin, kalk.”

Gözlerimi açtığımda rol arkadaşım Burak’ın bana elini uzattığını gördüm. Perde kapanmadan önceki havasından sıyrılmış ve yine evin sevimli çocuğu haline geri dönmüştü. Ondan yardım alarak ayağa kalktım.

“Evet arkadaşlar,” diye seslendi Zeynep Hanım. “Sonraki sahneyi hazırlayalım. Paramedikler gelsin!”

Burak’la birlikte sahne arkasına geçtik. Rolümüz üzerine biraz konuştuk. Somut şiddeti imgelerle sahnelediğimiz gösteri son zamanlarda epey rağbet görüyordu. Kadına şiddetin tavan yaptığı bu zaman diliminde ne de acınası bir başarıydı. Ancak vermek istediğimiz bir mesaj vardı ve bizce son derece açıktı. Bizler oyuncuyduk, sanat için yapamayacağımız şey, girmeyeceğimiz rol yok denebilecek kadar azdı. Yine de bu gerçek olmadığı halde şiddeti asla olduğu gibi aktarmıyor ya da yansıtmıyorduk. Çünkü rol gereği bile olsa fiziksel anlamda karşısındakinden güçsüz birinin acı çektiğini izlemek işkenceden farksızdı. Bunu izleyebilmek dahi yürek isterdi. Rol gereği bile olsa sergilenmemeliydi.

Tiyatro salonundaki seyircilerin alkışladıkları, kadına şiddet değildi. Birçok izlenen görüntünün aksine biz bu yüzden izlenmiyorduk. Alkışladıkları bunu icra etme şeklimizdi. Ancak gerçek seyirciler dışarıdaydı ve onlar en acımasızlarıydı. Nitelikli seyircilerdi üstelik. Öylesine profesyonellerdi ki, izlediklerine dair herhangi bir tepki göstermeleri imkânsıza yakındı.

Hayat, sahne arkası ve sahne önü olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Seyirci sahne arkasında yaşananları bilse de sahne önündeki oyunu alkışlıyor ve esas gerçeğe duyarsız kalıyordu. Hayat Oyunu kadrosu olarak da bizler bunun önüne geçebilmek adına bir adım atıyorduk her sahneye çıkışımızda. İstiyorduk ki şiddet, sahnede bile çıplak olmasın. İstiyorduk ki, kimse bu duruma duyarsız kalmasın. Bir oyuncu olarak mesleğimi icra etmekten daima gurur duydum. Beyaz perdenin ahengi takdire şayan ancak sahne tozu gibisi yok çünkü seyirciler burnumun dibindeyken onlara her şeyi taze bir şekilde aktarabilmenin haklı gururu daima yüreğime huzur aşılayacak. Perde kapandığında ise rolümden çıksam dahi aklım daima canlandırdığım karakterlerde ve onların hayat hikâyelerinde olacak. Empatinin altın kurallarından biri; kendini karşındaki kişinin yerine koymaktır. O halde bizler empati uzmanlarıyız zira bize verilen role öylesine bürünüyoruz ki, kendi gerçekliğimizden sıyrılıyoruz. Şanslıyız çünkü sadece izlemekle yetinenlerin aksine bizler bozuk düzene karşı direnme yolundaki o tetikleyiciye içgüdüsel şekilde sahip oluyoruz.

“Sıra sende Burak!” diye seslendi Zeynep Hanım.

Rol arkadaşımın omuzuna dostane bir tavırla dokundum. “Bol şans!”

Çağla Fulya

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.