Karakter Günlükleri: İhanet

Yavaş adımlarla mahalle aralarında yürümeye başladım. Bu aralar aklıma çok fazla düşen kadını ziyaret etme zamanım gelmişti. Anılar onları yad etmem için beni zorlamaktan geri durmuyorlardı. Beynim, geçmişin anılarını kilitlediğim kapıyı açarken ayaklarım nereye gideceğini biliyormuş gibi yavaş adımlar ile cehennemime doğru ilerliyordu. En sonunda olduğum yerde durduğumda kafamı kaldırarak karşımdaki harabeye acı bir tebessüm ile bakmaya başladım. Adımlarım bir zamanlar tek mabedim olan harabeye doğru ilerlerken anılarım, benliğimi ensesinden yakalayarak geçmişin zindanlarına doğru sürüklemeye başlamıştı.

‘’Erken geldin evladım.’’

‘’Baba benim hatun bu aralar fazla düşünceli. Bu gece işe çıkmasam da onunla biraz zaman geçirsem?’’ Kemal baba anlayışla kafasını sallayarak bana kapıyı gösterdiğinde yüzümdeki gülümseme ile çıktım taksi durağından. Adımlarım telaşlı, ruhum ise heyecanlıydı. Son zamanlarda mutsuzluğunu hissettiğim kadına sürpriz yaparak güzel bir akşam geçirmemizi sağlayacaktım.

ALÇİN GÜVEN

Benim adının anlamı gibi kızıl renkli küçük kuşum. Tüm anılarımın baş kahramanı, çocukluğumun en güzel oyunu. Alçin, bizim karşı komşumuzun yeğeniydi. Onunla nasıl tanıştığımızı hatırlamayacak kadar minik bir çocuk iken tanışmıştım. Ben yazı tatil için değil Alçin gelecek ve onunla oynayacağım diye hevesle bekleyen bir çocuktum. Tüm yaramazlıklarımın en güzel ortağı olan bu küçük kadın zamanla kalbimin içine kendisine ait bir taht kurmayı başarmıştı. Yılların ardından kendimize beraber bir mabet kurmuştuk, her bir karışında çocukluğumuzun kahkahalarının yankılandığı bir ev. Duvarları beraber boyamış, evi beraber dekore etmiştik. Evin her köşesini bize ait anılar ile süslemiştik.

Kalbimdeki küçük adamı babaannemden sonra severek sahiplenen tek kadın o olmuştu.

Evimizin olduğu sokağa adımımı attığımda gördüğüm manzara ile ruhumun kızıl kuşu bir anka misali yanarak kül olmuştu. Tek farkla o kuş küllerine kadar yok olurken benim ruhum hiç sönmeyecek bir alevin arasında yıllarca yanmaya mahkûm edilmişti.

Benim kadınım, benim kızıl renkli küçük kuşum evimizin önünde başka bir adamı dudaklarından öperek uğurluyordu. Adam gitti, kadın kapıyı kapatarak eve girdi ve ben o gece tüm çocukluğumun anılarını tek tek kaybettim. Her kaybettiğim anı uğruna ruhumda yanan ateşe bir odun daha atıldı. Saatlerce o köşede ayakta bekledim, ruhum gibi vücudum da kilitlenerek tüm yaşam fonksiyonlarını kaybetti.

Giderken de küçük bir oğlan çocuğunun cesedinin üstüne basarak vedasını sundu.

Anıların silik hatıraları beynime balyoz etkisi bırakarak teker teker yüreğime baskı uygularken tüm yutkunuşlarımın arasında onlarca kez olduğu gibi bir kez daha nefessiz kaldım.

İnsan nasıl nefes aldığını bilmesine rağmen boğulur? İşte şu an şu dakika geçmişin hatıralarında, geçmişin nefeslerinde nefessizlikten boğuluyordum.

Artık kapısı olmayan harabeye girdiğimde yansa da kül olamamış eve şöyle bir göz gezdirdim. Oysaki bu evi yakarak ihanetten geriye hiçbir şeyin kalmamasını amaçlamıştım. Ne kadar da saf bir düşünce. Evi yok etsem de kalbimdeki ihanet kırıklarını nasıl temizlemeyi düşünüyordum? Değdi mi acaba?

İhanetin değdi mi ruhumu sana armağan ettiğim kadın? Şimdi olduğun yerde mutlu musun? Olma, olama!

Yan! Benim gibi yıllarca ihanetinin acısı ile yan!

Beni yaktığın gibi yakıcı bir alev kaplasın seni. Benim gibi kimse sevemesin seni… Üstüne basıp geçtiğin o küçük çocuğun cesedi canlansın hatıralarında, sen de benim gibi nefeslerinin arasında boğul kadın! Allah’tan tek duam, yaşattığını yaşamadan ölme!

Hisset, sevgisizliği iliklerine kadar hisset. Öyle sevilme ki ‘’keşkeler’’ arasında, ruhunun tüm yangınının ortasında ver son nefesini. Sana acımayacağım kadın, sana mutlu ol yeter demeyeceğim.

İhanet eden bir insanın mutlu olmasını dileyecek kadar iyi değilim! Kaldı ki tüm iyiliklerim ihanetin kanlı ellerinde paramparça edildi.

Oysaki bir pes etmişliğin ortasında sevdim seni kadın. Saat tam da gecenin, ‘’kimsesizliği sen geçe’’ vakti idi. Rüzgar Azrail’in soğuk nefesi misali saçlarımı okşarken teslim etmiştim ruhumu sana. Ben o gece, kimsesizliği sen geçe öldüm kadın. Cesedim ortada, ruhum ise senin saydam kafeslerinin içinde tutuklu kaldı…

O mahalle arasında bir cinayet işlendi kadın, bir adam senin ihanetle lanetlenmiş kalbinin içinde can verdi. Ben vücut denilen kabuğun içinde saplanıp kalmış ruhumu tüm çıplaklığı ile sana teslim etmiştim kadın. Saat kimsesizliği sen geçe küçük bedenimin içindeki büyük ruhumu sen fark etmesen de katmıştım ruhuna. Senin haberin olmasa da kimsesizliği sen geçe başlamıştı bizim hikâyemiz. Şimdi yine saat kimsesizliği sen geçe geride bıraktığın hatıraların arasında bir kez daha kaybettim tüm ruhumu, çocukluğumu…

Sakin adımlarla harabeye dönmüş evde ilerlerken salona adımımı atmam ile bir damla yine kirpiklerimin ucunda asılı kaldı. İhanet etmedi kirpiklerim o damlaya, her defasında yaptığı gibi uçlarının sinesine sakladı yangınımın parçasını.

Önce is kaplamış duvarlarda gezdirdim gözlerimi. Beraber boyadığımız duvarlar kalbim gibi kapkara olmuşlardı. Duvarlarda asılı yanık tablolar ve yine yarısı yanmış eski fotoğraflar…

Sonra odanın içine diktim gözlerimi. Mobilyalar benim gibi yok olmaya mahkûm olmuş çocukluğumdan geriye küllerden başka bir şey kalmamış. En son gözlerimi yere diktiğimde ruhumun feryatları yankılandı kulaklarımda. Yavaşça yere eğilerek elime aldığım bileklik elimden önce kalbimi, kalbimden önce ruhumu titretmişti.

Bir insanın ruhu nasıl titrerdi ki? Bir insanın ruhu tüm acılara rağmen geçmişi tüm benliği ile özleyerek titrerdi. Bir insanın ruhu çocukluğunu hatırlamak istemeyecek kadar acı çektiğinde titrerdi.

⏳⌛

Aldığım sık nefesler eşliğinde evimin önüne geldiğimde kapıya aynı anda hem küçük ellerim ile vuruyor hem de tekmeliyordum. Babaannem telaşla kapıyı açarak bana baktığında biraz soluklanmaya çalıştım.

‘’Babaanne bana para verir misin?’’

‘’Evladım yavaş, ne bu acelen?’’

‘’Babaanne Alçin yaz bittiği için yine gidiyor fakat seneye buraya gelemeyecekmiş. Ailesi onu da alarak başka bir yere tatile gideceklermiş. Ben de ona gitmeden önce bir hediye almak istiyorum ki beni unutmasın, bana geri dönsün.’’ Babaannem bu halime gülerken aynı zamanda cüzdanından çıkarttığı parayı bana uzatıyordu. Gülümseyerek parayı aldım ve onun yanağına sulu bir öpücük kondurarak kısa bacaklarım ile yine koşmaya başladım.

‘’Oğlum! Koşma düşeceksin!’’ Babaannemin bağırmasını umursamadan koşmaya devam ettim. Pazar bizim eve biraz uzaktı ve ben Alçin gitmeden ona hediyesini vermek istiyordum. Yolun yarısında fark etmeden takıldığım bir taş ile yere düşerek sağ dizimin kanamasına neden olsam da tüm acıma rağmen ayağa kalkarak koşmaya devam ettim. Sızlayan dizimin acısı yüzünden gözlerim dolsa da ağlamaya koşarken devam ettim. En sonunda pazara vardığımda birkaç kişinin kan olmuş bacağım ile ilgilenmeye çalışmasına izin vermeden tüm pazarın altını üstüne getirdim. İçime sinen bir hediye bulamadığım için gözlerim tekrar dolarken yaşlarımın arasında parıldayan bir cisim dikkatimi çekmişti. Yaşlarımı koluma silerek gördüğüm bilekliğe bakarken artık ağlamam geçmiş ve yüzümü büyük bir gülümseme kaplamıştı. Bilekliği alarak parayı adama uzattım ve para üstünü beklemeden sızlayan bacağım ile tekrar mahalleye doğru koşmaya başladım. Son anda giden Alçin’e yetiştiğimde mutluluğuma diyecek yoktu. O yarama bakarak ağlamaya başlarken ben hiç beklemeden sağ elini alarak bilekliği koluna taktım.

‘’Bunu hiç çıkarma olur mu? Sakın beni unutma ve geri gel. Daha oynayacak çok oyunlarımız var.’’ Alçin büyük bir mutlulukla küçük kollarını boynuma doladığında ben de aynı şekilde küçük kollarımı ona dolamıştım.

Bir çocuğun oyun arkadaşını kaybetmesi ne kadar acı vericiyse o kadar acı çekiyordum.

Alçin gittiğinde ben de asık bir suratla eve gitmiştim. Babaannem beni azarlayarak yaramı temizlemişti ve ben babaannemin tüm azarlamalarına rağmen her defasında kabuk bağlayan yaramı soyarak kanatmaya devam etmiştim.

Yaranın izi orada kalsın ki bana da Alçin’i unutturmayacak bir hatıra kalsın diye…

Sağ dizim ruhum gibi sızladığında elimdeki bilekliği yere fırlatarak arkamı döndüm ve çocukluğumun cesedinin yattığı o harabeyi hızlı adımlarla terk ettim. İşte bir kez daha aldığım nefesler içinde boğuluyordum.

Geçmişin ihanetinde sıkışıp kalmıştım ve ne yaparsam yapayım bu hatıraları uğradığım ihanet gibi ruhumdan koparıp atamıyordum.

Ben geçmişi yarınlarını yok eden bir adam olarak alevlerin ortasında aciz bir şekilde ayakta kalmaya çalışan zavallı bir kül yığınıydım.

Kirpik uçlarım akan göz yaşlarımı bir kez daha sinesine kabul ederken burnumu çekerek bir kez daha sizlere göre beddua bana göre ise en büyük duam olan o cümleyi tekrar ettim.

‘’Yan kadın! İhanetin alevi ile öyle bir yan ki, çektiğin acı yüzünden geri dönerek af dileyecek bir sen bile kalmasın geriye…’’

Fatmanur Dereköylü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.