Bulut Ekspresi: Ömer Seyfettin’in İlk Namaz Durağı

İLK NAMAZ DURAĞI

En eski duraklarından birisi idi bu istasyon. Bir asrı devirmişti de pek olmazdı anı gözcüsü, ziyaret edeni; nedenini anlatmayalım.

Osmanlı mimarisinden kalma istasyonun merdivenlerini ağır adımlara çıkıyordu. Elleri nasır tutmuş, elleri mürekkep yutmuş, elleri çatlak, elleri çamurlu, elleri hastalıklı, elleri kan görmüş, elleri vatan kokmuş, sanatta bulaşmış, edebiyata bulanmış, elleri çiçek açmış, elleri…

Elleriyle yürüyordu Ömer Seyfettin; elleriyle yaşıyor, elleriyle nefes alıyordu. Onu tanıyan, bilmeyen, anımsamayan yoktu da…

Geçti, oturdu istasyonun kırık, kirli, unutulmaktan ziyade önemsenmemiş oturağına; bekledi. Bekledi. Çünkü Bulut Ekspresi henüz gelmemişti. Nasıl olmuştu bu? Bu nasıl olabilirdi? Tam bir saygısızlık, vefasızlık, değersizlikti bu. Ayıptı yahu! Be hey değer bilmez Ekspres, nerede kaldı senin duyguların, düşüncelerin ve insanlığın nerede kaldı, Ekspres?!

O üşüyordu. Giyinememişti. Hep kıştı bu istasyon; hep kar yağardı.  Ağladım, düşünmeden, nedensizce ağladım. Çıkarıp saygımı, sevgimi, yüreğimi, ellerimi; çıkarıp ruhumu örtmek istedim, üşümesin istedim; gülümsesin, mutlu olsun, huzurlu olsun istedim. Çok şey mi istedim? Veremedim. Ağladım. Sevmeyi bilmiyor, beceremiyordum; onu tüm yüreğimle sevdim. Saygımı onunla büyüttüm.

O, Türk edebiyatının usta isimlerinden biriydi. Türk edebiyatında kısa hikâyenin kurucusuydu. Ölse de okunacak, unutulsa da okunacak, bilinmese de okunacaktı; o, her yazdığımız kısa hikâyenin bir parçasıydı çünkü sadece görmeyi beceremiyorduk.

Onun bir anısı vardı; hikâyesine nakşettiği. Biz anlatırdık anlatmasına da en güzelini o anlatmıştı zaten.

Şimdi kuşatan tesellisinden ne kadar uzak bulunduğum annem, dünyada en sevdiğim, dünyada yegâne sevdiğim bu saygıdeğer vücudu işte hatırlıyorum, on beş sene evvel beni ilk sabah namazına kaldırmış idi. Galiba yine böyle bir kıştı. Onun odasına bitişik olan küçük odamdaki küçük karyolamda uyurken bir buse gibi alnımı okşayan nazik eliyle, nazik, ince parmaklarıyla saçlarımı tarayarak:

– Haydi Ömerciğim kalk, demişti, kalk, haydi yavrucuğum.”

Ben gözlerimi açmıştım. Köşedeki küçük yazıhanenin üzerinde yanan küçük gece kandili -ah, bunu unutamam, bu bir kedi kafası idi- iki pencereli olan odamın beyaz, muşamba perdelerinin esmerliklerini aydınlatıyor ve yeşil, cansız gözleriyle bakıyordu.

­– Fakat anneciğim, demiştim, daha gece…

Her vakit öptüğü yerden, sol kaşımın ucundan tekrar öperek:

– Yok yavrucuğum, saat on iki, sonra vakit geçer, diye koltuklarımdan tutarak kaldırdı.

İçi fanilalı küçük terliklerimi giyerek ve gözlerimi yumruklarımla ovuşturarak onu takip ettim. Karanlık sofadan bir lahzada geçerek odasına girdik. Bağdaş kurmuş bir zenciye benzeyen siyah ve alçak soba gürüldeyerek yanıyordu.

– A… Pervin de kalkmış…

Pervin –hizmetçimizdi- elindeki sarı güğümü sobanın üzerinden indiriyordu. Onun kalkacağına hiç ihtimal vermezdim. Annem demişti ki:

– Pervin her sabah kalkar.

Ben hiç kalkmadığım halde onun her sabah kalkmasına şaşırdım. Hırkamı çıkardılar, kollarımı sıvadılar, abdest leğeninin yanına çömeldim, anneciğim:

– Öyle yorulursun, diye küçük bir iskemleyi altıma koydu, ona oturdum:

– Haydi, besmele çek…

            Pervin, ılık suyu ellerime döküyor, annem başucumda;

– Yüzünü…  şimdi kollarını, yine üç defa…

diye fısıldıyor. Unuttukça…

– A!.. Hani başına mest?..

gibi ihtarlarla yanlışlarımı bana tekrar ettiriyordu. Abdest bitince annemle beraber yavaş bir sesle namaz dualarını okuyarak kollarımı ve yüzümü kuruladık. Pervin de ayaklarımı kuruladı ve çoraplarımı giydirdi. Isınmak için sobanın önüne gitmiştim, arkama dönünce annemi, Irak seccadesini açıyor gördüm… Sonra başına yeşil başörtüsünü örterek beni çağırmıştı:

– Gel…

Gittim. Küçücük ben, oh onunla bir seccadede, bir yavru samimiyeti ve saadetiyle o muazzez, o hassas anne vücudunun yanında durdum. İki lakırtı ile bana, yapacağımı, evvelden öğrettiklerini tekrar etti:

– İki rekât sünnet… Gece öğrendiklerini unutmadın ya?..

– Hayır…

– Haydi…

O, başlangıç tekbirini omuzlarına kaldırarak kadın gibi yaparken, ben de gayriihtiyari onu taklit etmiştim. Sünneti bitirdikten sonra bana, gözlerinin tatlı ve tesirli tebessümüyle gülerek:

– Yavrum, demişti, sen kadın mısın? Kadınlar öyle başlar, sen erkeksin, ellerini kulaklarına götüreceksin.

Ve sıcacık elleriyle benim küçük ellerimi kulaklarıma kaldırarak:

– İşte böyle… diyerek erkek başlangıç tekbirini öğretti. Ben de tekbiri öyle alıp annemden farkımı, niçin erkek olduğumu, erkekliğin ne olduğunu,  erkek olmanın yalnız küçük kızları dövmek ve onlara hâkim olmaktan başka da farkları olacağını düşünerek namazı bitirdim.

Dua ederken sordum ki:

– Nasıl dua edeceğim anne?..

KAYNAKÇA:

Ömer SEYFETTİN, İlk Namaz öyküsü

Tahir ALANGU, Ömer Seyfettin Ülkücü Bir Yazarın Romanı kitabı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.