Burası Cennet mi?

                                                   BURASI CENNET Mİ?

—Oh şükür kavuşturana. Ne kadar özledim seni bir bilsen. Dur bekle biraz daha sarılayım sana. Sadece kollarımla değil, gözlerimle, başımla, gülüşümle hatta zihnimle sarılayım sana. Ne çok, ne çok özledim bir bilsen. Suya hasret çatlamış topraklar gibi hasret kaldım sana.

Gül bir taraftan hiç soluk almadan konuşuyor bir taraftan da kollarıyla hatta tüm bedeniyle Osman’ a sarılıyordu. İkisinin de üzerinde sanki asırların hasreti vardı. Hiç ayrılmak istemeye istemeye birbirlerinden ayrılırken Osman:

—Ne çok beklettin, bu bekleyiş hiç bitmeyecek sandım, dedi.

—Bir de sitem mi ediyorsun bana? O kadar erken gidecek ne vardı? Ne var sanki burada? Eskiden de böyle değil miydi buralar?

—Evet, haklısın eskiden de böyleydi ama biliyorsun isteyerek gelmedim. Ayrıca sitem etmiyorum Gül’üm bunların hepsi özlemden.

Gül, Osman’ın uzun boyunu, geniş omuzlarını, kömür karası saçlarını, kahverengi sıcacık gözlerini, gülümsemenin eksik olmadığı dudaklarını, esmer tenini baştan ayağa süzerek:

—Hiç değişmemişsin, sanki hiç zaman geçmemiş gibi dedi, yüzünden bir keder bulutu geçerken. Gül kendi vücudunun ne kadar değiştiğini hatırladı eseflenerek. Osman o kederli bulutları dağıtmak istercesine kocaman gülümseyerek: 

—Sen de hiç değişmemişsin.

—Ama benim saçlarım bembeyaz…

Gül ellerini uzun, kumral saçlarına atıp saçlarını öne doğru çekerken cümlesini tamamlayamadı. Bir saçlarına bir Osman’a bakıp:

—Ama, aama…!

Osman Gül’ün konuşmasına fırsat vermeden elinden tutup yemyeşil yollardan yürümeye başlarken:

—Anlat bakalım ben yokken neler yaptın, dedi.

—Uyudum, çok uyudum, gece gündüz uyudum. Çoğu zaman seni rüyamda görmek için uyudum. Kalan zamanlarda da sensizliği unutmak için uyudum. Yemek yapıp yemek yedim boğazımda kala kala. Ama senin sevdiğin hiçbir yemeği yapmadım. Yani yeniden yemek yapmayı öğrendim. Gezdim, gittiğim her yere gözyaşımla birlikte seni de götürdüm içimde. Tüm güzel manzaraları içimdeki senle seyrettim. Güldüm, gülüşümün tam ortasında sen geldin aklıma. O gülüş donup kaldı yüzümde. Sonraaaa, sonra senli şiirler yazdım. Hatta bak aklımda bir tanesi var. Okuyayım mı sana?

—Lütfen oku. Çok merak ettim.

— Sen

Kalbimi kökleriyle ilmek ilmek dokuyan

Heybetli bir çınar

Bir gülüşüne türlü anılar sığdırdığım

Uçsuz bucaksız diyar

Zemheride dört mevsim baharsın

Sen

Gönlümün en derinlerinde yükselen dağ

Koca yürekli gözlerine sığındığım otağ

Bir kere açılıp bir daha kapanmayan çağsın

Gül şiiri okumayı yarıda bırakıp yolun ortasında durdu. Gül durunca Osman da durmak zorunda kaldı. Gül nerede olduğunu anlamaya çalışır gibi etrafına bakınırken Osman:

—Ne oldu? Niye durdun, diye sordu. Gül:

—Burası. Burası bizim çocukluluğumuzun geçtiği yer. Baksana hiç değişmemiş. Beş yıl birlikte okuduğumuz ilkokul, şurası okula odun götürmeyi unuttuğumuz zaman gizlice odunlarını aldığımız Çolak Hasan’ın evi, altında saatlerce oturduğumuz koca çınar, içinde oynadığımız dere, sizin eviniz, benim hiç ayrılmak istemediğim evim hatta, hatta köpeğimiz Karabaş. Hepsi, hepsi burada ve hiç değişmemiş. İnanabiliyor musun? Sen, ben buradayız, ellerin ellerimde. Her şey aynı. Osman, burası cennet mi?

—Senin olmak istediğin her yer cennet gülüm.

Gül elini Osman’ın kalbinin tam üzerine koyarak:

—O zaman ben hep burada olmak istiyorum. Elinin uzandığı, gözünün baktığı, gönlünün değdiği yerde olmak istiyorum. Benim cennetim işte tam burası. Bir daha gitme olur mu? Çünkü sen yanımda olmayınca ben, kör kuyularda öksüz, yetim çocuklar gibi oluyorum. Koskoca kalabalığın içinde kimsesiz kalıyorum. Ne olur, ne olur bir daha gitme.

Osman sadece gülümseyerek baktı ve ardından sadece Gül’ün anlayacağı şekilde kafasıyla sarıldı. Bir süre öylece kaldılar. Sonra yine el ele yola koyuldular. Hiç durmadan yürüyorlardı. Gül hiç durmadan anlatıyor, Osman da gülümseyerek dinliyordu. Bir baktılar ki önlerinde masmavi bir göl var. Etraflarına iyice bakıp nerede olduklarını anlamaya çalıştılar. Gül yine şen kuşlar gibi şakımaya başladı:

—İnanamıyorum. Çıldır Gölü’ne gelmişiz. Şurada piknik yapmıştık Mustafalarla. Hatırlıyor musun? Sen bir tane yaban ördeği görmüştün. Avlamak istemiştin ama ördek kaçmıştı. Şurada fotoğrafınızı çekmiştim. Şu köşede mangal yakmıştınız…

Gül yine sevinçle hiç durmadan konuşuyordu. Sanki Osman’ın gitmesinden korkar gibi ellerini hiç bırakmazken bir eliyle de gölün kenarlarını göstererek eski günleri yâd ediyordu. Gül coşkuyla konuşmaya devam ederken birden kapının zili çaldı. Nerden geldiğini anlamadığı zil sesi ısrarla çalıyordu.

—Osman kapı çalıyor. Kapı nerede, derken Gül gözlerini açtı. Yataktaydı. Ne olduğunu anlayamadı. Doğruldu. Önce karşısındaki aynaya baktı. Derin çizgiler oluşan gözlerinin etrafına baktı, rüyada olup olmadığını anlamaya çalışır gibi. Bir hayli ağaran saçlarını topladı. Sonra başucundaki eşinin fotoğrafına baktı. Eşinin ölümünün üzerinden on yıl geçmesine rağmen hâlâ ölüm kelimesini kullanmayıp sanki onunla konuşur gibi:

—Ne çabuk bırakıp gittin beni. Bak yine rüyaymış. Her gün, yeniden cehennemi yaşamaya devam edeceğim, dedi gözleri dolarak.

 Gerçek hayata gözlerini açtıktan sonra kapının çaldığını hatırladı. Yataktan kalktı. Sabahlığını üzerine geçirip söylenerek kapıyı açmaya gitti.

—Kim o?

—Abla ekmek lazım mı?

Özlem Polat

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.