Düşlemek

Düşlemekle başladı her şey. Düşlemek düşünceleri. Hayalleri, arzuları, hedefleri, geleceği düşlemek. Zamansızlık arasında sorgulamak çoğu zaman. Derslerin bitişini, çalışmayı düşlemek. Bir hayat yaratabilmek değil, sunulmuşların arasından seçip yapmak. Tercih meselesi çalışıp çalışmamak. Yaşayıp yaşamamak gibi. 

Seçip yapamadım hiç. Korkaktım çoğu zaman. Kararsızlık yaşamak düşlere sürükledi beni. İstenileni verememekten korktum bekleneni yapamamaktan. Düşlemek öyle değildi oysa. Kaçıp kaçıp sığınılan bir liman. Korkmak. Binememek gemiye. Güvertede yer edinmekten duyulan çekingenlik. Güvercin olamamak. Gözlerin ötesinde, küskün sözlerle.

Oturdum. Ucu bucağı görünmeyen engin deniz önünde konulmuş uzunca oturağa oturdum. Oturmadan önce temizledim. Kenarına korka korka oturdum. Baktım. Sırtını dönmedim hayır, denize. Denizle göğün birleştiği noktada gezdirdim gözlerimi. Sıcak değildi hava. Paltoma sarıldım. Güneş kamaştırmıyordu gözlerimi. Neden? O da mı küstü bana? Aydınlattığı dünyayı mı tanımıştı? Dünyanın sahipleriyle mi karşılaşmıştı?

Döngü-düzen. Tüketim. Hoş görülmez aynileşme. Modernleşme ve makine. Ağladım. Gözlerimden süzülen yaşlara soramadım. Habersizdiler. Kalbimi dinledim. Yarım dakika geç atıyordu. Doğru. Bir makineydi artık o. Duygularım eksilmişti. 

Düşledim. Mutluluğu düşledim. Sevmeyi veya özlemeyi de. Yuttum. Geleceğimi. Yanıma yaşlıca bir adam oturdu. Uzunca oturağın ucuna. Konuşmadı. Çekinceliydi. Gözlerimizi kaçırdık birbirimizden. O bir yolculuk torbası gibi tuttuğu şeffaf poşetten simidini çıkardı. Beli bükülmüş, saçları beyazlamış dişleri dökülmüştü. Kemirdi. Gözlerimi ışığıyla aydınlatan güneşe döndüm. Selam vermek istediğimdi, veremedim. Düşledim. İleride dağ var sırası uzanan. Yerde toprak ve çimen… Gökyüzü mavi, güneş sarı beride alabildiğine ağaç, kahverengi dalları, yeşil, pembe, kırmızı yaprakları, evler tek katlı, küçük ama yeterli. Yaşam var, yaşamak diyorum içimden. İnsan ne ister, başka, söyleyin çizivereyim. Mutluluk basitti. Bir tablo yapmaktı sadece, matbaadan çıkan. Çıkılmaz merdivenleri çıkmak gibi yorucuydu düşlemek. Sanıyorum Babil bu yüzden yıkıldı. Kule devrildi. Herkes birbirine yabancı oluverdi. Tebessüm ettim içimdeki güneşi bulup. Yanaştım yanımdaki ihtiyara. Boğuk sesle sordum. “Yaşamak kaç mevsim?” Boğuktu sesim konuşmamaktan. Cevap vermedi. Beklemediğimi bilmiş olmalı. Durdurulamaz atak bir iştahla kesinleştim. Soracaktım bir soru daha. Lakin bu soru cevabı istenen olmalıydı. “Nedir yaşamak?” olmadı. “Nasıl mutlu olunur?” eksik. “Nasıl yaşanır?” buydu beklenen. Sorulması gereken. Bilinmeli, öğrenmeli insan. Renklerin uyumu gibi farklıydı bakışlar. Sorumu bulmuştum ve sormalıydım. Bitirmişti simidini. Sormak için sokuldum kulağına. Ben ağzımı açamadan o kuş oldu uçtu. Gerçeklik neydi? Kuşku duydu insan. Yeniden bir sorgulamaya girişti. Sorgulama. Düzen eşliğinde sorgulamalar. Bir fırından yeni çıkmış ekmek kokusu kadar anlayamaz insanı. Mutlu edemez. Silinip gidemez. Öngörülmedi. Fakat öngörülebilirdi. Önyargılarla beslenen fikirlerimiz düşünebilirdi. Düşleyebilir. Ruhum oldukça acı çekiyordu onu bırakmadan önce. Şimdi durup duruyorum. Sırtını korkusuzca korkuluğa yaslamış. Ne bu çabasızlık, hayal kırıklığı, yılgınlık? Başarılabilir istenirse. Çalışılırsa. Zamansızlık yitip gider. Bir vakit gelip oturur alnımıza. Şimdi dostlar söyleyiverin bana, geçip giden ne idi şimdi? Mutluluk neydi? Nasıldı yaşamak? Kaç mevsimdi yaşam?

Eyüp Saka

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.