Jenga

Bazı yapılar, ne kadar sağlam görünürlerse görünsün gerçekte çok hassas olabilirler. Her yapı, beklendiği gibi rüzgar, deprem ve yağmur gibi çevresel güçlere maruzdur ve bu güçlerin karşısında düşmeden duracak şekilde tasarlanmıştır.  Fakat bazen bir bina, en kaliteli malzemelerden yapılmış olsa bile, üzerine uygulanan bir darbeyle çökebilir. Jenga oyunundaki gibi, bir saniye önce hiç de yıkılacak gibi görünmeyen kule, stratejik bir noktadaki bir tahta parçasını çektiğin anda bel bağladığı sistemin narin doğasını ortaya çıkararak yere yıkılıverir. Ben böyle bir adam tanıdım.  Dışarıdan çok güçlü görünmüştü hep. Zeki, yakışıklı, arkadaş canlısı, iyi kalpli…  İşinden çok para kazanıyordu.  Liseden beri aşık olduğu kadınla evlenmişti.  Hayatta her yaptığımız şey birer fırça darbesi olsaydı, onun hayatı Mona Lisa’dan bile daha görkemli bir şaheser olurdu. Ama bir gün, bu güçlü kulenin en zayıf olduğu noktadan bir tahta parçası çekildi ve uzun zamandır hayran olduğum ve gizlice sevdiğim bu adam, yıkılıverdi.

Sözde arkadaş olsak bile, Hale bana karşı hep kabaydı ve ben de Hale’yi hep kıskanmıştım.  Uğur’dan ayrılmasını dilediğim, hatta ölse bile üzülmeyeceğimi düşündüğüm çok zaman olmuştu. O yüzden gerçekten öldüğünde, mezarının başında saatlerce ağlayacağımı tahmin etmemiştim. Ama aslında onun için değil, Uğur için ağlıyordum.  Ölüm haberini aldığından beri çehresi çok değişmişti.  Gözleri, iki kara deliğe dönmüştü.  Doğrudan bana baktığında bile beni görmüyor gibiydi artık.  Yüzü o zamandan beri o kadar solgundu ki, sanki o da ölmüş gibiydi. Ama Hale’nin aksine o, toprağın altında, gözlerden uzak bir köşede rahat rahat çürüyemiyordu. Her gün, yaşayan birinin taklidini yapma çabasıyla cansız bedenini yataktan dışarı sürükleyip, kahvaltı etmesi, işe gitmesi gerekiyordu.  Hale’nin ölümünden birkaç hafta sonra işinden ayrılmıştı.  Başta sadece mutsuzdu.  Gülümsemiyor, konuşmuyor, yemek yemiyordu.  Zamanla iyileşeceğini düşünmüştüm ama sonra içinde bir şeyler değişti.  Onu ziyarete geldiğimde bile ha bire perdeyi aralayıp pencereden sokağı gözetliyordu.  Gözlerinde çılgın bir parıltıyla Hale’nin aslında ölmediği, kaçırıldığı hakkında hikayeler anlatıyordu.  Gece vakti onun, kendisini çağıran sesini duyuyormuş hep.  Onun hem benden, hem de hayattan giderek uzaklaştığını;  zihninin derinliklerinde gittikçe kayboluşunu izliyor ve bir yandan da kulesinin tahta parçalarının yere tıkır tıkır düşüş seslerini dinliyordum çaresizce.

Bir gün Uğur’un evinin yolunu tutmuştum yine.  Gökyüzünün renginde sinirimi bozan bir şey vardı.  Saçma, grimsi bir maviydi.  Hale’nin deniz mavisi göz renginin soluk bir taklidi gibiydi.  Isıtmak için cebime koyduğum ellerimi dışarı çıkardım.  Soğuğu hissetmek istiyordum, ama havanın soğuğu da Hale’nin sevmediği insanlara karşı takındığı soğuk tavrın ucuz bir taklidi gibiydi.  Hava sanki fazla boştu, uzuvlarım havada fazla rahat hareket ediyordu.  Nereye baksam, hangi sesi dinlesem, hep bir şeyler eksik gibiydi.  Tüm kıskançlığıma ve nefretime rağmen gözlerim doldu. Sanki Hale ölünce dünyadaki her şeyden birer Hale eksilmişti. O kadar yanlış bir eksiklik hissiydi ki, onun ölümünün, evrenin bir hatası olduğu hissini içimden atamıyordum.  Hayattayken o, her zaman istediğini alan bir insandı.  Çevresindeki hemen herkes onun cazibesi ve enerjisiyle büyülenirdi.  Çok da nazlı biriydi.  Uğur her zaman onu mutlu etmek için elinden geleni yapar, tüm kaprislerine katlanırdı. Tam da bu yüzden Hale’nin onun sevgisini hak etmediğini düşünürdüm ama en azından o hayattayken dünya böyle siyah beyaz değildi.

Kapıyı, Uğur’un bana verdiği yedek anahtarla açtım.  Evde çıt çıkmıyordu.  Salondaki masanın üzeri çöpler ve kirli bulaşıklarla doluydu.  İç geçirip birazını temizledim. Sonra yatak odasına doğru ilerledim.  Yatakta uyuyordu.  Yüzünün o kadar da solgun olmadığını görünce içim rahatladı.  Saçları griden kahverengiye geri dönmüş gibiydi.  Cildine kan gelmişti.  Dudakları tekrar pembeydi. Hatta hafifçe gülümsüyor gibiydi. Bunun manik bir gülümseme olmadığını umut ettim.  Usulca yanına, yorganın üstüne uzandım ve fısıldadım: “İyi olacaksın.”  Gözlerimi kapattım ve elim yavaşça onun eline uzandı. İlk tanıştığımız zamanlarda, bir gün vapurda martılara simit atıyorduk.  Saçları yüzüne düşmüş, gözleri parıldıyordu.  Kendi simidinin son parçasını martıya değil bana vermişti gülerek. O zaman elini tutmuştum.  Yüzümdeki beklenti dolu ifadeyi görünce gözlerini kaçırıp elini geri çekmişti.  Elim, onun eli yerine yatağın üzerindeki bir ilaç kutusunu buldu.  Gri odadaki tek sesin, kendi nefes sesim olduğunu fark edince kaslarım gerginleşti.  Göz ucuyla sağımdaki yıkıntıya baktım.  Kıpırdamaya cesaret edemiyordum.

Nilüfer İnal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.