Anıların Fitili

Büyümenin zorlayıcı yanlarının bu kadar çok olduğunu bilmezdim. On sekize, gözlediğim bu yaşa, gelene kadar ayları sayar, sanki hayatım herhangi bir sayıda çok değişecekmiş gibi beklerdim. Yetişkin olmaya bu kadar ümitlerimi bağladığım ne vardı çok merak ediyorum şimdi. Ya da bu olayın kolay olduğunu düşündürecek ne gibi bir deneyimin kargaşasında kaybolmuştum bu kadar? Kahvenin tadının bu kadar acı olduğunu, yağmurlu havaların bu kadar üşüttüğünü, yorganların bu kadar ince olduğunu on yedi senede fark edemememe neden olacak bu aldatmacanın sebebi neydi?

Hedeflerimi hep bu yaşa çevirir, peşinden koşardım. Sanırım tek amacım bir süreliğine sadece on sekizin sırtına atlamak oldu düşebileceğimi düşünmeden, koştum da koştum arkasından. Fakat ulaştığımda ne yapacağıma dair tek bir düşünce belirmedi kafamda. Omuzları çok yukarıda olan bu yaşın gölgesinde uzun bir süre oturdum kendime gelebilmek için. Ne yapacaktım şimdi? Bir elimde bir, bir elimde sekiz. Ne olacaktı bu mumlara benden sonra? Erimesinler diye geldiği an söndürdüğüm bu iki mum, benimle seneler içinde anlamlarını yitirecekler miydi? Başka bir eve girmeyecek bu iki mum da ömürlerini benim hayallerimle beraber doldurmamış mıydı? Erimemelerini istemek onlara ihanet değil miydi zaten? Tüm yaşamlarını bir sohbet arasında eriyip tüketmek için geçirdiklerini bilmeme rağmen sırf bir günlük sevincimi arada bir hatırlamak için acımasızca koparmıştım onları hayallerinden. Uzun süredir edindiğim bir amacın yokluğunu başka amaçları çalarak dindirmeye çalışmak ne kadar doğruydu bilmiyorum fakat zaten bir süre sonra o mumlara bakmak içimi ısıtmaktan çok arada bir geçmişime duyduğum özlemin yanık izlerini bırakır olmuştu. Sanırım bu da ateş bekçilerine yaptığım bu haksızlığın düşüncelerime kazıdığı bir lanetti diyebilirim.

Neydi ilerleyen her yaşın yarattığı bu kasvetli hava? Neden herkes duygularının bir yanını bu ağırlıkta kaybetmemek için çözümü gençliğin kurguladığı bir geçmişte arardı ki? Gerçi, yetişkin olmak çok matah bir şey olsaydı insanlar geleceğindeki yetişkinin ölmemesi için çabalardı, içindeki çocuğun değil. Bu yüzden bulunduğumuz anın içinde yaşarken arada düşüncelerimizi anılarımızın illüzyonuyla yanılsamaya itmeyi yanlış bulmuyorum. Geçmişin bacası olmuş çocuksu anılarımıza arada bir rastgele tekmeler savurup bir şeyler düşmesini beklemek, sorumluluklarımızın kürek kemiğimize zar zor sokuşturduğu kuluncu kırabilmek için körebede attığımız ilk dirseği, halı saha maçımızdaki ilk çelmeyi, yakan toptaki ilk atışımızı kullanmak neden yanlış olsun ki? Yanlışlığından bahsetmiyorum aslında, yalnız kendi hayat çizgimden bahsedecek olursam eğer; son zamanlarda, yaşam beni her zorladığında önceki yaşlarıma tutunmak, gelecek senelerimin açığını bu şekilde kapamak, anılarımı tüketiyor sanırım. Bilmiyordum anıların bir ömrü olduğunu, üzerine ne kadar düştüysem çocukluğumun o kadar değiştirdim gerçekliğini. Deri bir ayakkabı gibi, her ona tutunduğumda kırışmaya, çatlamaya, yer yer su almaya başladı. O kadar çok kullandım ki bazı anılarımı şimdiki zamanın alçısını yapmaya çalışırken ve geçmişimden çaldığım tuğlalarla başka bir bina dikmeye çabalarken, kendisinin yıkıldığını fark edemedim bile.

Bu anıların tükenmesinin ayrı bir güzelliği de vardı, en azından benim için. Artık bir anıma geri dönüp baktığımda ondan yara bandı olması için medet ummuyordum, aynı on sekiz yaşımda üflediğim mumlar gibi bazı anılarım da onlara en ihtiyacım olduğu zamanda bana yardım ederek ömürlerini doldurmuştu. Zaten bir anıyı anı yapan “deneyim” olmaktan çıktığı zaman değil miydi? Sırf “içimizdeki çocuk ölmesin aman!” diye özenle sakladığımız, vitrine kaldırdığımız bu anılar biz onları koruduğumuzu zannederken sadece tozlanarak tanınmaz bir hale geliyordu. Oysa o kırışmış, çatlamış deri ayakkabıya her baktığınızda hangi çatlaktan su aldığını, en çok hangi köşesinin ayağınızı acıttığını hatırlıyor, artık giyilemeyecek hale geldiğinde ise bir zamanlar dolaştığınız yerlerin bu eski yolcusunu gülümseyerek izler oluyordunuz. Belki de bir bakımdan anılarımızın ömrünü doldurmuş olmuyorduk böylece.

Bugün düşündüm tekrardan çekmeceleri karıştırmayı, mumları bulabilmek için. Kendimi o gün suratıma düşen turuncu alev lekelerinde, masada bıraktığı yanık köşede, halıdaki pasta izinde aramak istedim. Fakat bu, yazdıklarıma ihanet olurdu. Yapabileceğim tek şey anılarımın fitilinde sürekli zayıflayan alevi üfleyip söndürmek ve daha önce girdiğim bu tek taraflı nefes yarışına son vermekti, şimdi bu yolda önümü görmek istediğimde ne zaman söneceğini bilmediğim bir ışıktan kopmuştum, dizlerim, ellerim bazen asfalta sürtecek, soyulacak hatta pek bir canımı sıkacaktı fakat güneş asfalta vurduğunda yine yolumu çizer gibi olacak nihayet kendi dünyamı birkaç ışık huzmesinde arar olmayacaktım.

Öyküm Gelen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.