Mazeretim Var!

Ah! Yine oldu işte. Nerede duysam tanırım bu acıyı. Yine bir merhabasıyla büktü boynumu, sınav günlerinin kadim dostu baş ağrısı. Bir de yaveri var ki, beni benden alıyor. Baş dönmesi. Düşünüyorum. Başım, ağrıdığı için mi dönüyor, yoksa döndüğü için mi ağrıyor? Aslında bunu düşünmemeliyim. Düşünmem gereken yarına yetişmesi gereken ödevim. Hatırlamaya çalışıyorum ama severek okuduğum romanların soruya konu olan bilgileri kafamda ulaşamayacağım bir yere saklanmış. Anlaşıldı! Baştan savma bir ödev olacak, tam puan hedefiyle oturduğum masadan geçeyim yeter diyerek kalkacağım. Ders notlarını okuyorum ama yanılmışım. “Anlaşıldı!” gibi iddialı laflar söyleyecek halde değilim. Bakarak bile yazamıyorum. Bırak aklımda kalanı, okuduğum cümleyi kopyalayamıyorum. Masaya tutunarak ayağa kalktım. Üç adım atamadan yıllardır durduğu yerde duran eşyaların dönmeye başladığını fark ettim. Dünya işleri büyüttü mü ne?

Yatağıma uzandım. Gözlerimi kapattığım gibi uyumuşum. Uyanır uyanmaz saate baktım. Hâlâ başarabilirdim. Ayaklandım. Başım ağrıyordu ama dönmüyordu. Masaya otururken aklıma gelen şeyleri hızlıca yazmak istedim. Ancak elimin klavyeye değmesiyle tüm hatırladıklarım uçtu gitti. Aldı yine beni bir baş ağrısı. Dünya dönüyor, başım dönüyor, gözümde büyüttüğüm zaman geçmiyor, ufalıp da girdiği çemberde durmadan dönüp duruyor. Bu defa hakikaten anlaşıldı! Yetişmeyecek bu ödev.

Saate baktım. Nezaket göstergesi sunmak adına oldukça nezaketsiz bir saatti. Limonlu su içtim, ağrı kesici içtim, yattım. Sabah ola, hayrola.

Sabahı olsun istediğim gecelerdendi. Gözümü açar açmaz dersimin öğretmenine durumumu bildirdim. Güzel adamdı, halden anlardı, anladı da. İzin istedim, verdi. Başvur dedi mazerete, senin mazeretin var.

Ödevin teslim saatinin geçmesiyle mazeret için başvurumu okulun sistemi üzerinden yaptım. Sonra da gönül rahatlığıyla vurdum kafayı yattım. Gün boyu bir güzel kafamı dinledim. Meğer bana söylemek istediği bir ton şey varmış da, kulak vermiyorum diye etini yiyormuş sinirden. Başıma benden istediği ilgiyi, çok da şımartmadan verdim. Ertesi gün oldu, biraz daha iyiydim.

Zor zamanlar. Günlük beş bin vaka sayısı bizi ürkütürken, birden bire otuz bin olmasına kolay alıştık. İçten içe hiçbir zaman beş bin olmadığını hissetmişiz demek ki. Bu sıkıntının, stresin üstüne az zamanda çok şey isteyen ödevler de eklenince son senenin ve hayallere uzaktan yaklaşmaya çalışmanın verdiği gerginlikle hasta etmiştim kendimi. Kendimi bile duyamayacak kadar üstelik. Bu sonuca rağmen bir dersi tamamlayamamanın yarattığı yeni gerginlik de cabası.

Birkaç gün geçti. Öğrendiğime göre sistemde başvurumun onaylanmasının ardından başlayacakmış mazeret sınavının süresi. Birkaç günün sonunda sistemde başvurumun nihayete erdiğini gördüm. “Reddedildi!”

Şaşkındım. Şahsıma küfredilmişçesine öfkeliydim. Anlam veremiyordum. Neden arıyordum. Neyse ki alttaki çubuğu sürükleyince nedeninin de yazılmış olduğunu gördüm. “Rapor sunulmamış.”

Pandemi döneminde doktora gitmek… Başımın ağrısı geçsin diye dualar ettim, hayat boyu asla bir araya gelmemiş besinleri birleştirip içtim, hiç uyumadığım kadar uyudum ama doktora gitmek hiçbir zaman aklımın ucundan geçmedi. Belki hastalık bulaşır, birim bin olur endişesinden, belki de doktora gitmek isteyen yakınlarımızın bu devirde doktora gidebilmek için yüksek yerlerde tanıdık aradığını öğrendiğimden silinmişti bilinçaltımdan bu his, istek yahut ihtiyaç.

Hastaydım. Bir öğrenci sınavdan geçmek istediğinde kopya çekmeye çalışır, yetiştiremediyse ek süre ister ama hazırlanmakta olduğu bir ödevi hiç edip yenisine girmeye çalışmak için kendini paralamaz.

Ders öğretmenime mesaj attım. Konuşup anlaşmıştık. Neden reddedilmişti? Neden fikrini değiştirmişti? Ya da neden söylediğim zaman rapor sunmam gerektiğini bana söylememişti? Bilmiyordum, bilmiyordu. Hocam durumdan habersiz, sonuçtan üzgün. Dersi sunan ve dersi alan arasında yaşanan bir durumun kararını olayla hiç alakası olmayanlar vermişti.

Hocam itiraz etmemi söylemişti. Nereye, kime itiraz edecektim ki? Burun burunayken dahi kıl aldırmayanlardan uzaktan eğitimle iletişimden de uzak kalmıştık. Okulun sistemi üzerinden bir mesaj bıraktım. Danışman öğretmene durumu anlatıp yol göstermesini rica ettim. Fakülteye yazdım. Öğrenci işlerine ulaştım, öğrenci işlerine ulaşmam gerektiği bilgisini aldım. Evet, büyük bir saçmalığın ortasında kalmıştım. Bir karar vardı ama alanlar ortada yoktu.

Günler geçti. Mazeret ödevinin teslim tarihi paylaşıldı, ödev konusu belirlendi ancak girme hakkım yoktu. Hiç kimse bana dönmüyor, danışılacak kişi anlamına gelen danışman öğretmen bana cevap vermiyordu. Hocam ümidini kesmiş, her şeye rağmen dürüstlük güzeldir demekle beni teselli etmişti. Göz göre göre sıfır alamazdım. Çift maske takıp okula gitmeye karar verdim.

Çok değil, 7-8 ay önce boş ağaç gövdesi dahi bulunmayan üniversite kampüsü hınca hınç boştu. İğneyi yere düşürmek için eğilip koymak yeterliydi. Bu ürkütücü sessizliğin yarattığı kasvet beni iyice germişti. Bir türlü ulaşamadığım öğrenci işleri yetkilileri içerdeydi. Girdim ve kendimi tanıttıktan sonra durumumu anlattım.

“Ödevimi hasta olmam nedeniyle tamamlayamamıştım ve hocamdan izin alarak mazerete başvurdum ancak rapor sunmadığım gerekçesiyle mazeretim reddedildi. Pandemi dönemindeyiz. Doktor bile bulamazken rapor nasıl bulabilirim?”

“Mazeret sınavına yapılan başvurular, eğer sağlık nedeniyleyse raporla ispatlanmak zorundadır.”

“Alt tarafı bir sınav ya, neyin ispatı bu?”

“Bu kural gayet normal beyefendi. Yeni değil ki.”

“Hanımefendi normal zamanda olsaydık, zaten sınav okulda olurdu. Giremediysem de dilekçe vererek başvurur, sınavıma girerdim.” dediğimde yetkili kadın umursamaz bir tavır takındı ve başını ekrandan kaldırarak, “Hem hasta değilsiniz ki, iyi gördüm ben sizi.”

“Hanımefendi iyileştim.”

“Oh oh büyük geçmiş olsun.”

“Ama o zaman hastaydım.”

“Bunu söylemeniz yetmez. Kanıt lazım.”

“Avukat da tutayım mı?”

“Mümkünse.”

Kadının bu tavrı karşısında ne diyeceğimi şaşırmıştım. O esnada başka bir öğrenci içeri girdi ve sistemden kaynaklı bir sorun nedeniyle ödevini yükleyemediğini söyledi. “Tamamdır beyefendi, başvurunuz bugün onaylanır.”

“Kanıt istemediniz!”

“Mahkeme mi burası beyefendi?” diye soran kadın gülerek, “Sistemde oluyor böyle hatalar. Hem nasıl kanıtlasın çocuk?”

Hayretler içindeydim. O an yeniden sınava girebileceğime dair bir inancım kalmamıştı ama bir şey de söylemesem çatlardım.

“Demek ki doğruyu söylememek gerekiyormuş. Dürüstlüğün hiçbir değeri yokmuş. Sistem çöktü, kablo koptu, elektrik kesildi gibi bahaneler uydurmak gerekiyormuş.”

“Evet, bunu size söylemediler mi? Toplum olarak kandırılmaya bayılırız.” diye cevap vermesi üzerine şairin meşhur dizesi gelmişti aklıma: “Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, incinirsin.” dedim ve gerisingeri çıktım. Kapının dışında gözleri yaşlı, bitkin, ağlayanı olmayan ölmüşten farksız bir genç fark ettim. İçeri girdi, kulak kesildim.

“Merhaba. Geçtiğimiz hafta anneannemi kaybettik. Ödevlerimi yapamadım. Mazeret başvurum da reddedilmiş.”

“Ölüm kağıdını getirmeniz gerekiyor.”

“Neden?”

“Kanıt lazım! Nereden bilelim yahu kadının öldüğünü?”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.