Av ve Avcı

Sabahın erken saatlerinde, güneş hala tepenin arkasındayken yuvadaki geyiklerden bazıları yavaş yavaş kalkıyorlardı. Marallardan biri, en erken uyanan oldu. Bir süre gözlerini açtığı halde uzanmaya devam etti. Kendisi gibi başını annelerinin karnına yaslamış uyuyan ablasını izledi. Annesiyle ablası aynı anda nefes alıp veriyorlardı. Maral midesindeki boşluğu hissedip usulca ayaklandı. Genelde bu saatlerde kalkar, ortalık tam aydınlanmadan önce yemek yer, sonra yuva olarak belirledikleri alana geri dönerlerdi. Böylece gün içinde kendilerini avlayabilecek olan hayvanlardan korunmuş olurlardı. Maral, kendilerinden biraz ötede ayaklanan bir erkek geyikle göz göze geldi. Kendini tamamen güvende hissediyordu. Hiçbir geyik ona zarar vermezdi. Doğanın kanunlarından biriydi bu. Erkek geyikler bazen, damarlarında akan irsi bir emre uyarak birbirlerini yaralar ve hatta öldürürlerdi. Ancak marallar beraberken sakindiler. Ailesiyle ve arkadaşlarıyla birlikteyken içinde sıcak, kalp gibi atan güneş ışığına benzer bir his oluşurdu genç maralın. Kendi adı hariç hiçbir şeyin adını bilmediği gibi bu hissin de adını bilmezdi. Ama bazen bilge ağaçlar, çok az anladığı bir dilde konuşur, bu hissin varoluştaki en güzel, en değerli şey olduğunu söylerlerdi ona.

Maral, öteki geyiklerle beraber yuvalarından uzaktaki çayıra yürüyordu. Gün içerisine yuvanın çevresinde kalırlar, yalnızca bu saatlerde daha yeşillikli olan uzak alanları ziyaret ederlerdi. Sırayla sığ bir su birikintisinden geçiyorlar, temkinli adımlarının suda çıkardığı duru ses ormandaki öteki seslerin arasına karışıyordu. Bir süre sonra çayıra varmışlardı. Maral, çimenleri ve ağaç yapraklarını yemeye koyuldu. Yemek yeme vakti geldiğinde geyikler birbirlerine çok aldırmazlar, kendi dünyalarına çekilirlerdi. Son birkaç haftadır gayet rahat bir şekilde karınlarını doyurup geri dönüyorlardı, fakat o sabah havada bir değişiklik vardı. Maral, tehlikenin kokusunu aldı. Uzakta, kayalıkların üzerinde gece parçaları gibi birkaç karaltı belirdi. O uzaklıktan bile kurtların Ay ışığı altında parlayan altın renkli gözlerini görebiliyordu. Bu gözler çok uzun zamandan, belki de doğduğu günden beri içine işlenmişti. Aslında geyiklerin çok azı kurtlar tarafından öldürülürdü. Buna rağmen maralın kurt korkusu, diğer korkularından daha güçlüydü. Etrafındaki geyikler de duraklayıp başlarını kayalığa çevirmişlerdi. Kurtlar rahat, çevik hareketlerle kayalıkta gölge gibi ilerlediler. Marala, kurt sanki kendi kayıp gölgesiymiş gibi gelirdi. Güneş altındayken yerde beliren gölgesi gibi değildi bu gölge, daha karanlıktı; ara sıra onu bulup takip eden, kan ve ölüm vaat eden bir gölgeydi. Bazen rüzgar seslerini kurt ulumaları zanneder, rüyalarında her hareketini sabırla izleyen canavarın vahşi gözlerini görürdü. Uzakta gözlerini kendine dikmiş olan kurda baktı. Acaba o da o sıcak duyguyu hissediyor muydu hiç? Acaba onun da hiç kimselerin bilmediği, kendine özel bir adı var mıydı? Belki onun adı, kendi adıyla aynıydı; çünkü belki de kaderleri kaçınılmaz şekilde kesişiyordu. Kurtlardan biri kayalıklardan çayırlık alana atladı. Geyikler hemen irkilerek ters tarafa koşmaya başladılar. Maral da koştu. Kurtlar arkalarındaydı. Maral, kaçmak için elinden geleni yaptığını biliyordu. Vücudundaki her hücre ona kaçmasını söylüyor ve o da içgüdülerine itaat ediyordu. Ama benliğinin derinliklerinde bu dürtüye zıt bir anlayış vardı. Yakalanmak onun göreviymiş gibi geliyordu. Tabii bu his benliğinin derinliklerinden değil, etrafındaki doğadan da geliyor olabilirdi; belki de kurdun ona olan ihtiyacının ve onu yakalama isteğinin bir şekilde kendisine yansımasıydı. Maral bazen kendinin nerede bittiğini, doğanın nerede başladığını ayırt edemezdi.

Diğer geyiklerle beraber ağaçların arasına daldı. Tan ağarıyordu. Güneş ışınları, ağaçların kenarlarından sıyrılıp geyiklere uzanıyordu. Havada çam kokusu vardı. Gittikçe yavaşladılar. Kurtlar peşlerini bırakmıştı. Su birikintisinin üzerinden geçerlerken yansıması gözüne çarptı maralın. Çayıra giderken olduğundan biraz daha güçlü görünüyordu artık. Ölüme bir kez daha yaklaşmış ve bir kez daha kurtulmuştu. Yuvalarına vardılar ve tekrar yattılar. Maral bu sefer başını ablasının başına yasladı. Ağaçların arasında, papatyaların üzerinde uykuya dalan geyikler, pembe güneş ışığıyla yıkandılar. Maral rüyasında, her gece gördüğü şeyleri gördü: ağaçlar, göller, çiçekler, meyveler, nehirler, geyikler, kuşlar, mevsimler ve tüyler ürpertici altın sarısı vahşi gözler… Şimdilik güvendeydi.

Nilüfer İnal

Nilüfer İnal’ın diğer öykülerini okumak için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.