Susuz

Çöl ilginç yerdir. Güzelliği ve ölümcüllüğüyle onu sevmen için sana meydan okur adeta. Bilimsel seferimize çıktığımızda çok heyecanlıydım. Seferin temel amacı, çölün ekosistemi hakkında bilgi toplamaktı. Bölgenin yerlilerinden biri bize eşlik edecekti. Tabii çöl ya bu, işler beklendiği gibi gitmedi. Yolculuğun başında erzaklarımız tamdı. Develerin üzerinde gidiyorduk. Keyfimiz pek yerindeydi. Sonra, beklenmedik şiddette bir kum fırtınası başladı. Ben ve devem, ötekilerden ayrıldık. Bir süre sonra, yakan güneşin altında uyandığımda; çevremdeki benden başka tek canlı, ilgisiz bakışlarıyla, ‘‘Ee, şimdi ne olacak?’’ gibi sorarcasına bana bakan deveydi.

‘‘Gel buraya! Gel! Gel!’’ Deve, bir kaktüsü koca dişleriyle kopararak hapır hupur yiyordu. Dikenler nasıl ağzına batmıyor merak ettim. Yavaşça başını bana doğru çevirdi. Onu boynuna bağlı olan iple çekmeye çalışıyordum.

‘‘Evet, sana diyorum. Allah aşkına, gel şuraya! Yola devam etmemiz lazım. Yedin yeterince.’’

Deve bir kaktüs parçasını daha ağzına aldı ve çiğnemeye başladı. İpe iyicene asıldım. Homurdanarak kendisini çeken zayıf güce boyun eğdi. Çölün ortasında kayıptık ve ne rehberin, ne de iş arkadaşlarımın nerede olduğunu biliyordum. Yemeğim ve suyum kısıtlıydı. Bu sefere çıkmadan önce çöl gezileri hakkında, böyle bir durumda kaldığımda her geçen dakikanın kurtuluş için elzem olduğunu öğrenecek kadar çok seyahatname okumuştum. ‘‘Yeh! Yeh!’’ diye bağırdım. Deve bu sesi duyduğunda oturacak şekilde eğitilmişti. Devenin sırtına çıktım. Büktüğü ön bacaklarını sırayla düzeltti. Pusulamı cebimden çıkardım. En azından geldiğimiz köyün aşağı yukarı kuzey yönünde olduğunu biliyordum. Pusulayı, bu yolculuğa çıkmadan önce bana eşim hediye etmişti. Onu elimde sıktım, baş parmağımla kalın camı okşadım. Sessizce söz veriyordum, geri döneceğim. Güneş ufukta titriyor, kum tepelerinin gölgeleri dans ediyordu. Pusulayı cebime geri koydum, devenin ipini çektim ve bağırdım: ‘‘Yallah!’’

Güneş batmak üzereydi. Ufuktaki kırmızı bir kordan ibaretti artık. Kayalıkların ve kum tepelerinin sıra sıra karanlık gölgeleri büyüyordu. Çölde kaldığımız ilk gece, iş arkadaşlarımla beraber olduğum için eğlenmiştim. Rehberimizin yaktığı ateşin etrafında toplanmış, kırmızı şarap içip sohbet etmiştik. Sanırım etrafıma çok bakmamıştım. Bu gece ise farklıydı. Her yer, ama kesinlikle her yer kapkaranlıktı. Bomboş ve kapkaranlık ve sonsuz. Balzac’ın bir sözünü hatırlatıyordu bana: ‘‘Çölde her şey vardır ve hiçbir şey yoktur, Tanrı’nın olduğu, insanoğlunun olmadığı bir yerdir.’’ Yere oturdum ve gökyüzündeki yıldızlar hakkında heyecanlanmaya çalıştım. Hayatımda hiç bu kadar yıldız görmemiştim, sanki yerle gök birdi. Ama içinde savunmasızca durduğum koca karanlık denize bakıyor ve kendimi bir türlü astronomi hevesine veremiyordum. Korkaklığıma güldüm. Yakul karanlıkta gayet rahat görünüyordu. Evet, yolda can sıkıntısından deveye ad vermiştim. Çoktan uykuya dalmıştı Yakul. Büyük ihtimalle ona, hayal gücünün ürkütücü imgeleri musallat olmuyordu. Bir süre onu izledim. Horluyor, ara sıra kulakları kıpırdıyordu. O korkmuyordu, ben niye korkaydım? Belki de çölde hayatta kalmak için bir devenin mizacını benimsemek gerekiyordu. Çadırıma girdim ve battaniyemin içine gömüldüm. Evdeki yatağımı anımsadım. Eşimin yaktığı tütsünün kokusunu, yatağın yumuşaklığını, odanın bir köşesinde masmavi parlayan gece lambasını…

Yanımda kuruyemişler, kahvaltılık gevrekler, kuru domates, havuç ve geleneksel usülde güneşin altında pişirilmiş pastırma vardı. En çok yemişleri ve gevrekleri yiyor, zaten az olan pastırmaya ise kıyamıyordum. İçecek olarak da su ve çayım vardı. Deve üstünde, başımda puşimle uçsuz bucaksız çölde ilerlerken kendimi bir filmde gibi hissediyordum. Kaç insan bunu yaptığını söyleyebilirdi ki hayatında? Yola devam ettikçe zihnim gittikçe sadeleşiyor, odağım tekilleşiyordu. Birkaç saat önce üniversiteyi, araştırmayı, eşimi, ailemi, arkadaşlarımı düşünüyordum. Şimdi ise zihnim, gördüklerimden ibaretti. Yakul’un başının arkası, kum tepeleri, gökyüzü; başka hiçbir şey yoktu aklımda. Sanki çölün inanılmaz boşluğu beni dolduruyordu. Ara sıra ani bir dürtüyle cebimdeki pusulayı çıkarıyor ve doğru yolda olup olmadığımı kontrol ediyordum. Zihnim sadeleştikçe korkularım da yatışıyor, içgüdülerim ipleri alıyordu.

Kırbamdaki son birkaç damla suyu da yuttum. Kırbayı tüm gücümle salladım ve umutsuzca ağzıma dayadım, ama bir damla daha su gelmedi. Kuru kuru yutkundum.

‘‘Dert değil. Zaten birkaç saate köyde olacağız. Değil mi Yakul?’’

Yakul homurdandı. Pusulamı çıkardım. Uykusuz gözlerimi ovuşturdum.

‘‘Neden hala varmadık acaba? Kuzeye gidip duruyoruz, değil mi? O fırtınada ne kadar uzağa sürüklenmiş olabiliriz ki?’’

İç geçirdim. Bir deveden mi yanıt bekliyordum? Hafif bir çöl esintisi başlamıştı. Gözlerimi kapattım. Yakul’un gözlerine nasıl kum gelmediğini merak ettim.

‘‘Burada ölürsem geri yolunu bulabilir misin, ha Yakul? Eşyalarımı geri götürür müsün? Bizim profesörün kitabını ödünç almıştım, birinci baskı. Eminim geri ister onu. Pusulamı da eşim alır. Benden bir hatıra olur.’’

Başıma sıcak geçmişti. Yüzümdeki teri silerken bezim tamamen ıslanıyordu. Uzaklarda, havada koca sıcaklık dalgaları görüyordum. Ben de mi dalgaların içindeydim? Aklımda tuhaf, rastgele düşünceler dönüp duruyordu. Sanki uyanıklık ve rüya arasındaki o ince çizgideydim hep. Uzaklarda, kum ve kayalardan oluşan koca devlerin uyandığını, eğilip yerdeki kurumuş çalıları yediklerini zihnimde canlandırıyordum. Bulutsuz gökyüzünün ters çevrildiğini, gök tepelerinde yürüdüğümü ve çöldeki kumların şelaleler gibi üzerime yağdığını hayal ediyordum. Yakul’un yürüme hızı bayağı azalmıştı. Uykusunun geldiğini biliyordum. Bir süre sonra iplerine asılarak onu durdurdum ve yere atladım. Ayaklarımın altındaki sert zemin hissi bana, benim de ne kadar uykum olduğunu hatırlattı. Boynumun ve sırtımın ağrısını fark ettim. Susuz kalınca sanki vücuttaki acı seyreltilmemiş bir şekilde, daha da katlanılamaz oluyordu. Yakul’un sırtından battaniyemi çekip aldım ve çadırı bile kuramadan yere yığıldım.

Rüyamda derin, berrak bir gölün içinde; bir şelalenin altında duruyordum. Şelalenin suyunu tamamen içiyor, tek bir damlanın bile göle düşmesine izin vermiyordum. Su içimdeki göllere dökülüyordu sanki. Aylar boyunca susuz kalacağını bildiği için kana kana içen bir deve gibi, durmak bilmiyordum. Kulaklarımda nehir sesiyle uyandım. Ses sol taraftan geliyor gibiydi. Yalpalayarak Yakul’u uyandırdım, üzerine tırmanıp iplerini çekerek çatlak sesimle yürümesi için bağırdım. Bir süre sonra uzakta bir mavilik seçtim gibi geldi. Kum tepelerinin arasında masmavi bir göl, cennetten bir parça vardı. Gölün ortasında eşim duruyor, bana gülümsüyordu. Açık mavi bir elbise giymişti. Saçlarından şırıl şırıl sular akıyor, göle dökülüyordu. Bir an göz kırptığımda ise yok olmuştu.

Uçsuz bucaksız bir kum gölünün içinde, deve üstünde ilerleyen bir iskelettim. Bir evim, bir sevdiğim, bir amacım var mıydı ki? Hiçbir fikrim yoktu artık. Kuruyan dudaklarımda tek bir arzunun ismi vardı sadece. Çölde daima ismi fısıltılarla sayıklanan bir arzuydu bu. Yanından geçtiğimiz tek tük çalılar ve otlar da aynı arzuyla alev çığlıkları atıyorlardı. Belki de Yakul’un üzerinde yürüdüğü kumların altında da bir zamanlar benim gibi yolunu kaybetmiş, kuruyup parçalanmış adamların kemikleri yatıyor; öldüklerinin bile bilincinde olmadan boyuna sızlayan bu kemikler hala, bir sevgiliyi bekler gibi onları hayata döndürecek bir damla suyu bekliyorlardı. Bu çaresiz diyarın ortasında Yakul, emin adımlarla beni artık bilmediğim bir yerlere götürüyordu. Boynuna bağlı olan ipler ellerimden kayıp düşmüş, serbestçe asılı duruyordu. Ara sıra kemikten ağzım takırdayarak yalvarıyordu: ‘‘Ne olur beni ölüme terk edip gitme, ne olur… Ne olur kurtar beni.’’ Yakul sessizce yürümeye devam ediyordu. Beni sırtından atsa geri kalkacak gücü bulabilir miydim? Beni anlıyor muydu acaba? O da rehberimiz gibi, buranın yerlisiydi. Belki de beni doğru yola götürebilirdi.

Kıpırdayamıyordum, yürüyen devenin üzerinde her an düşebileceğimden emin bir şekilde duruyordum. Zihnimdeki tek düşünce buydu artık, düşmeye ne kadar yakın olduğum. Nereye düşeceğimi, düşünce bana ne olacağını falan ise hiç bilmiyordum. Bir ara Yakul durdu. Kuruyan gözlerimi kapamıştım çöl havasından korumak için. Yakul boynunu eğmişti. Ağzındaki şapırtıları duyabiliyordum. Kendimi yere attım ve kısık gözlerle sese doğru süründüm. Dudaklarımı akan suya bastırdım. Solda ben, sağda Yakul; o vahadaki derede hayatı içtik. Belki de sonsuza kadar içtik.

Nilüfer İnal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.