Kuru Temizlemecinin Kirli Paspası

Annemin yaptırdığı ütülerin yüzü suyu hürmetine işe girmiştim. Daha on üç yaşımda o kazanlı mahlûku görünce kaçmak istedim. Aklıma kertenkelenin kuyruğunu bıraktığı an geldi. Tilki, avını yakalamaktan gurur duyarken bir anda elinde kalan kuyruğa bakakalır da kertenkele koşar adım kaçar ya öylece ütüye baktım. Bay Patron lüzumlu lüzumsuz gereçleri saymaya başladı; ütü masasını gösterip “Bak bu paskara,” dedi. “Bunla işe başlayacaksın.” Adını hiç duymadığım malzemelerden ibaret listeden aklımda bir tek solvent kaldı. Yağ, onunla çıkarılıyormuş. Diğerlerini yok saydım. Şimdilik dükkânın arka tarafındaki odada ütü yapacaktım. Burayı sevmiştim. Penceresi, sarı otlarla dolu bir bahçeyi görüyordu; ben de gök göçemenlerini, Süleymancıkları, barakları, yeşilbaşları… Kertenkeleler bu bahçede toplanmıştı. Tek avuntum buydu. Onlara bağlılığım doğuştan gelmeydi. Annem, yirmi altıncı ayımda, hala yürümeye geçemeyişimi anlatırken kertenkele gibi koşar adım emeklediğimi, bundan ötürü köyde bana Sarı Barak dediklerini söylerdi.

İşe başladığımın üçüncü günüydü. Çevirmeli düğmeyi kapattığımı sanıp ütüyü ipek şalın üstüne koydum. Meğer sonuna kadar açmışım. İki adım atar atmaz şalla birlikte paskarayı da yaktım. Kertenkele dili gibi bir el hızla gelip yüzüme çarptı. Aynı anda şalın sahibi içeri girdi. Sahipler vardı hayatta; bir de bizim gibiler. Ağlamadım. Emekleyip kaçmak istedim. Kuyruğumu bıraksam da olurdu. Dört kardeşime bakmak gerekirken bir şal etmeyen onurumu yutkundum. Acını biri görünce ağırlaşıyor öyle. Adam, ütüyü kendi boğazına bassan daha iyiydi, der gibi durup tiksintiyle baktı bir an. Burnu yukarıyı gösteriyordu, ben aşağı baktım. Sonra Bay Patron’a döndü. Elindeki takım elbiseyi bırakıp “Bununla sen ilgilen,” dedi, “Çömezlerle bu iş yürümez.” Çaycı Necati,  elinde tepsiyle içeri girdi. Bay Patron, lafı gevelerken çayı kurtarıcı bilip bardağa sarıldı. Necati ağabey “Olur böyle şeyler; aldırma,” der gibi bir şeyler yaptı bana. Portakallı oraletimi sehpaya bıraktı. İnsan çaycı olunca çömez çırağı oraletiyle seviyor demek. İyi geldi. Önceleri o da burada çalıştığından patronun sinirlenince nasıl ibibik gibi kabardığını biliyor. Çok iyi insan… Benim için kitapçı arkadaşından birer ikişer alıp getiriyor; okuyup geri veriyorum. Kendi dünyamda yaşayabiliyorum böylece.

Konuşmalarımı da yadırgamıyor. Onun yanında saçmaladım geçen gün: “Şimdi şu kapıdan zürafa girse başını eğip geçse… Hoş geldin Daniel, desem. Nasıl gidiyor evcil hayat? Boynum kireçlendi dese avizeler kafamda üçüncü boynuzu çıkardı. Ben boydakine tavanlı ev haram…” Kafama seven bir fiske attı. “Ne acayip çocuksun!” dedi, “Sen kesin büyük adam olacaksın.”

Aslına bakarsanız bizim patron da fena adam değil. Yanıma gelip özür diledi. Güya onu şeytan dürtmüş. Suçu başkasına yıkmak tüm kibirliler için en kolay özür yoludur. “Şeytan niye dürtüyormuş? Sen kendini dürtüyorsun,” demedim. Dışımdan itiraz ederdim eskiden. Şimdi sustum. Büyüyorum çünkü. Büyürken ikiyüzlü olmayı da öğrenmek lazım…

Bugün çalıştığımız şirketlerden biri kapandı. Oradan bir görevli gelip artık beraber çalışamayacağımızı söyledi. Sonra da “Elçiye zeval olmaz,” dedi. Buna inanmıyordum. Tarih, elçi kafalarının bedenlerinden ayrılma öyküleriyle doluydu. Şah İsmail’le Sultan Selim’in elçilerinin başına gelenleri okusaydı anlardı. Misal, kafatasından şarap kadehi yapılan elçi biliyor mudur elçiye zeval olmadığını?

Altı ayımı orda tamamlamışken tüm solüsyonları öğrenmiş, leke masasında yeni yollar bulmaya girişmiştim. Yine de müşterilerin yerinde olsaydım pislik içindeki paspasımıza bakar, bize iş vermezdim.

Bay Patron’un çıkaramadığı bir lekeyi halletmiş, gelmesini bekliyordum. Son dönemlerde gecikiyordu. O da babam, amcam, dedem gibi bel fıtığından yatağa düşerse kendimden şüphe edecektim. Kapının açılma sesini duyunca odur diye çıktım ama ipek şalını yaktığım adamdı. Onunla buzları eritmiştik. Jilet gibi yaptığım takımını hazırladım. Parasını verdi. Kasayı açınca patron gibi hissettim kendimi. Necati ağabeyden kahve söyledim. O da Türkan Şoray’ın filmini izliyormuş. Filmde oğlanın iyiliği için ondan vazgeçiyor, onaysa artık sevmediğini söylüyormuş. “Kaldı mı böyle kızlar?” dedi.

“Bana böyle yapsalar hiç affetmem. Kin daha ağır yasını tutmaktan… Sevdiğini bilir, derdiyle yaşarım. Böyle kinimi bir ömür taşırım; sevmedi de kandırdı beni diye.”

“Senin tuhaf fikirlerin var ama…”

Konuşmanın yarısında telefon çaldı. Patron bel fıtığı olmuş. Bir süre gelemeyecekmiş. Beş kuruş cebime katmadan çalıştım. Yevmiyemi almak için ne yapsam diye düşünürken oğlu içeri girdi. Durumu izah ettim. “O hallolur. Başka bir şey var,” dedi. Ortadaki paspası kaldırdı. Dükkânın göbeğindeki gizli bölmeyi mektup açacağıyla açtı. Oradan büyülü bir duman süzülüp tüm binayı temizleyebilir; yatır yavaşça kalkıp ezan okuyabilir; içinden antik eşyalarla dolu bir mahzen çıkabilirdi. Paslı anahtar çıktı, ha bir de mektuplar.  Bahçedeki kömürlüğün anahtarı… Kömürler beklemekten elmasa dönse, Prens Patron birini bana verse bizim gecekondunun yanına kuru temizlemeci açmazdım. Bizim orda herkes çamaşırını kendi yıkar, yağ lekesini Pril’le çıkarırdı. Kömürlüğün içinden örümcek ağları, onların altından da paslı demirler göründü. Adamın karısı burayı temizletmek istiyormuş. Ebru yapacakmış. “Bahçedeki otları da yakarız,” dedi. Kertenkeleler kimin umurunda! Burada çalışmak azaba dönecekti, belliydi. O meşhur resimdeki gibi olacaktım oysa. ‘Kertenkele terbiyecisi,’ diyeceklerdi bana da.

 “Senin için sakıncası yok, değil mi?” dedi. Konuşurken burnunu çekişi babasına benziyordu. Hem kararı vermiş, hem bana soruyordu. Ben kertenkelenin bıraktığı kuyruğunu izlerken avını kaçıran ahmak oldum tekrar. Sustum. Kapıyı kilitledim. Türkan Şoray’a kinlendim, kavuşulmayan sonlara, söylenmeyen sözlere, burnumun üstünde Daniel’in boynuzu gibi çıkan sivilceye. Kirli paspasın altından misafir çıktı. Patron gelseydi daha iyiydi.

Aklım kül olacak kertenkelelerde kaldı, bir de mektuplarda. Geri dönüp özel hayatın gizliliğine saygımı yitirmeye karar verdim. Kasaya dokunmamıştım oysa. Tertemiz yaşıyordum. Bazen arınmak için kirlenmek gerektiğini düşünmedim. Sadece merak ettim ve nefsimi de terbiye etmedim.

Mektuplar patronumum elinden çıkmaydı. Yazısını hemen tanıdım. Zamanına uygun gereçler kullanmıştı: divit, tüy, saman kâğıdı, dolmakalem, parşömen… Zarflardan birinin içine tüyü de koymuştu. Mektupları farklı yüzyıllardan yazmıştı.

Teki on altıncı yüzyıldandı. Osmanlıcaydı. Birkaç cümle olmasına rağmen onu okutmak günlerimi aldı. III. Murat’a maymunların asılmasına izin verdiği için sitem ediyordu. Bir maymunun ağzından yazılmıştı: “Gemide çalışan maymunlardan biriydim asılmadan önce. Direklere çıkıp geleni geçeni haber verirdim.”  

İkinci mektup yorgun bir ‘kadı’nın ağzından yazılmıştı. Dert dinlemekten sıkıldığı belliydi: “Kadıyım ben. Civar köylerden, kasabalardan akın edenlerin başlarına gelen musibetlerle boğuşurum. Sabahın ilk vakitleri pencereden sarkıttığım sepeti, dertlerini yazdıkları kâğıtlarla doldururlar. Tüm gün biriken sualleri yanıtlamak için günün ilk ışıklarına kadar uyumam. Hepsine lisan-ı münasiple cevap vermek bir bilseniz, ne zordur! Bazen yüreğimden sepetin içine bir yalım atıvermek geçer. Usanırım. Her şeyin yanıtı bende sanırlar. Bu yalnızlığımın yanıtı yoktur misal. Bilmezler. Derdi olmayan hatırımı sormaz.”

Daha pek çok zarf vardı. Elinden düşürmediği tarih kitaplarını bu küçük mektup oyunları için kullanıyormuş meğer. Aralarında muzip cümlelerin eşlik ettiklerine bile rastladım. Sarhoş olanınkinde harf hataları yapmıştı. Kâğıt yerine peçete kullanmıştı. Kalemin ucu bitiyormuş gibi hafif yazmış, sonra başka kaleme geçmişti: “Serim şimdi de bir hoş! Dün konuşurken sarhoştum. Harfleri yuttum ya onları kustum, bu öğlen Pazar yerine. Pazarcıların upuzun uzattığı harflerle gittiler. Onlar da kaçak artık! Mücella gibi…”  

Yanı başımdaki adamı tanımamamın tuhaflığını düşünürken Prens Patron ve karısı geldi. Hemen sarı barakları korumak için harekete geçtim. Narçiçeği ve siyah havuç yetiştirebileceğimi söyledim. Bu çiçeklerden kök boya yapılıyormuş, ebruda da kullanılıyormuş. “Bahçeyle ben uğraşırım,” dedim. Böylece hiç sevmediğim zirai işlere de başlamak zorunda kaldım. Direnmeden savaşmak benim yöntemimdi. Kertenkeleler gibi… Kuyruğu bırak, gerisi sende kalsın.

Kadriye Gencer

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.