Hayat Filminin Son Fragmanı

Yetim cümlelerimin başı dertte bir süredir. Ne yana dönsem koca bir hıçkırık bağlanmış çaputlara. Ne kadar sessiz ve puslu ortalık. Bu acı bedduam mıdır en sakin günlerimin diye sayıklıyorum. Ölüm… İçimde bu iki hecenin sonbaharını yaşıyor gibi giyiniyorum. İnkâr edemediğin kadar sensin, gerisi kabullenemediğim kadar ben diyorum avazım çıktığı kadar. Büyük bir savaşın cephesi gibiyim. En önde deli yüreğim, serin benliğim. Bir türlü anlam veremiyor ve kabullenemiyorum gidenleri, gitmeyi, dönemeyeni… Sebepsiz haykırışlarım ve kifayetsiz cümlelerle çıktığım yolculuk tenha bir sokakta son bulacak biliyorum. Belki de bu son köşeyi dönüşüm. Bir mumun titrek yanışı gibiyim zamansız. Aciz bir kadın ve başrolde icraatsız. Buğulu camlara işleniyorum ama mühürsüzüm.

   Bu nasıl bir kimsesizliktir? Bu hüzün yolculuğu ömürlük değil ama bir kelebek soluğu. Bela mı? Sanmam. Şahidi ezan olanın sonu bir sela mıydı? Mahşer mi? Bulamam. Basireti Kur’an olanın sonu dipsiz bir mezar mı olacaktı? Sığamaz oldum yine mahşere. Budala bir serseri ruha bürünmüş maziye. Hanemin bütün perdelerini indiriyorum zelzele enkazına, bütün örtüleri örtüyorum günahlarıma ve sevaplarımı dağıtıyorum fakir fukaraya bu kıyamet sabahında. Her notada yaşlanıyorum. Rollerim paylaşılıyor sanki meçhulde. Bu sebat. Ah! Bu baki kalan surede. Âmâ külli irade daima kâinatta. Artık badireyim. Atlatabildiğim kadar. Beyazı giyiniyor, lanet ediyorum siyaha ve seradan geçiyorum bütün turunçgillere boyuyorum içimi. Bakıyorum ama doyamıyorum uzakta sonsuzluğun çıplaklığında çırpınıyorum. Ta ezelden ebede tebessüm ediyorum sonra. Kalk yüreğim bugün de asalım meltemi yakamoz ışığında. Gel bu gecede de devirelim gündüzleri, seni, beni, sensizliği varsa haysiyeti… Her şey Mecnun, Nuh’un ve Sonun biliyorum. Umut sarmaşığım her yerde al. Ne bir sual ne bir kural işliyor ömrümün kaderine. Bu fuzuli boşluk beni çoktan öldürecek. Bu yorgunluk, yokluk sebebi olacak cümle alemin biliyorum. Ve ne kadar masum şu sıralar. Her şey 03.00 gibi. Bir tek uluyan bir it, bir de kişneyen at kuyu dibi. Bana tek sadık ise mor mürekkepli dolma kalemim.

   Ve yine sen çıkıyorsun karşıma. Umulmadık başköşelerde. Önce bir mendil uzanıyor ardından bir el son istasyon geçidinde. Ecelle tanışıklığım oradan gelir. İki kelam yazılır sonra ömür hanene çifter çifter. İşte o zaman ararsın anayı, bacıyı, yananı, yaktığını… Umurumda mıdır? Sanmam. Aklım hür, basiretim kör, budak olmuş bu yabancı alemde. Bütün zaaflarım yenik ve perişan. Sonra arabesk bir sessizlik çöker içime. Kendimi en kalabalık sahillere vururum ölüm çıplaklığında. Sonbahar düşer yine gönlüme vuslat kokusuyla. İki çay söyledim sonra kendime ve ecelime. Biri demli biri de dertliydi. Bir şehir yıkılıyordu sanki başıma. En acı sakini dururken kılıksız cümlelere dadanmak. Ne yaman çelişki benimki. Suya düştü yine gölgen. Yine sen bütün ladeslerim. Aklımda tutacağım. Yine hükmettin aklıma. Mecnun olup delireceğim. Ve perdeler kapanıyordu hayaller ülkesinde. Peki figüranlar hangi alemdeydi? Sarıyor yüreğimi içten menzilde. Yine kudurdu ar damarım, yine çekilmez bir kadın oldum. Lanet, arsız, barksız. Yine ölümün bin bir tonu kaplıyordu kayıp şehirdeki eşsizleri.

Canan Erdem

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.