Bir Ev Dolusu Anı

Emre’nin mesajını aldığından beri sersem sepelekti. ”Nihal, merhaba. Senden bir isteğim var da… Eğer vaktin varsa evdeki eşyalarımı toplayabilir misin? Cuma günü gelip alırım.” Bu kısa mesajı açıp tekrar tekrar okuyor ve okudukça, akortsuz bir keman gibi ruhundaki hassas kalibrasyonun bozulduğunu hissedebiliyordu. Öyle bir şekilde sormuştu ki Emre, sanki bankadaki bir yabancıdan yardım istiyordu. ”Eğer vaktin varsa…” kısmında hafif alınganlık ve öfke sezdiğini düşündü. Sanki, beraberken bana hiç vaktin olmadı ama buna birkaç dakikanı harca artık bir zahmet, diyordu. Ya da belki her şeye fazla anlam yüklüyordu Nihal. Geri ne cevap yazması gerektiği sorusu saatlerdir aklındaydı. Olasılıklar sonsuzdu. ”Tamam, cuma günü bekliyorum seni.” yazabilirdi. Makul bir cümle olurdu bu. Canı ”Vaktim yok, kendi eşyalarını kendin topla.” yazmak istiyordu, ama kendini durdurdu. ”Her şey için çok özür dilerim, seni seviyorum. Lütfen geri gel.” yazsaydı kim bilir neler olurdu… Ama en sonunda baş parmağı yukarı doğru olan emojiyi göndermekle yetinmişti.

Balkon diğer odalara kıyasla daha kolaydı, Emre’nin çok fazla izi kalmamıştı. Burada yan yana duran iki sandalyede oturup kitap okurlardı. Nihal’in ayakları onun kucağında olurdu. Hiç konuşmaları gerekmezdi. O kadar yüksek bir kattaydılar ki, trafik sesi onlara hemen hemen hiç ulaşmazdı; çevrenin sessizliği onları yatıştırırdı. Sanki çok yükseklerde, havada duran bir evdeymişler gibi gelirdi onlara. Kağıt gibi beyaz gökyüzünü görüp dışarının soğuk, kış kokan havasını içine çekince kendine biraz güveni geldi Nihal’in; sanki kendini terk etmiş birinin bıraktığı tek hatıraları da hayatından çıkarmak zorunda değilmiş, sadece birkaç eşyayı toparlıyormuş gibi. Duvara monte edilmiş yeşil raftaki minik heykeli ve sehpanın üzerindeki kitapları alıp balkondan çıktı. Elindekileri, koltuğun üzerindeki kutuya yerleştirdi. İçinde ne zaman bir eşyasını elden çıkarmaya karar verse uyanan panik, kendisinin olmasa da duygusal olarak sahiplendiği bu eşyalar için tekrar ortaya çıkmıştı. Ya buna bir gün ihtiyacım olursa? Ya eşyalarımı yerinden oynatmam bir şekilde hayatımın mahvolmasına yol açarsa? Korkularında mantık aramayı uzun zaman önce bırakmıştı.

Bozulan aletleri atmaz, bir kenarda tutardı. İlkokuldan beri sahip olduğu her kitap, ödev, kırtasiye malzemeleri; hepsi hala çocukluk odasının dolaplarında duruyordu. Normal olmadığını bildiği davranışlarını düzeltmeye çalışmayı da uzun zaman önce bırakmıştı. Salondan devam etmek istedi, ama hemen boğazında bir düğüm oluştu ve salonla aynı odada olan mutfak kısmına yöneldi. Karşı karşıya oturup kahvaltı yaparlardı mutfak masasında. Nihal, kahvaltıda mısır gevreği yemeye alışkındı ve genelde bütün öğünlerinde en pratik şeyleri yemeyi tercih ederdi. Ama Emre’yle yaşamaya başladıklarından beri hafta sonları klasik bir kahvaltı masası hazırlamaya başlamıştı. Zeytin, peynir, bal, kaymak, reçel, simit, börek, sucuk… Emre sabah mahmur mahmur mutfağa gelip ”Bu kadar şeyi benim için mi hazırladın?” diye şaşkınlıkla sormuştu ilk seferde. ”Buzdolabının yerini bile bildiğinden şüpheliydim.” diye dalga geçmişti. Yenen yemekler, atılan kahkahalar, mutfak masasının üzerinde çözülen bulmacalar; onca şirinlikler, öpücükler, sarılmalar… Bazen kahvaltı ederlerken Nihal, tuzluğu kullanır ve geri koymadan önce birkaç kez dokunması gerekirdi tuzluğa. Dokunuşu doğru hissedene kadar parmak uçlarıyla minik minik dokunuşlar yapar, sonra bir şey olmamış gibi kahvaltısına geri dönerdi. Emre ise anlayış, sevgi ve azıcık da kederle ona bakardı. Gözlerinde hep titrek duygular vardı böyle, mumun ince ufak alevi gibi. Demişti ki ona: ’’Sanki zihnindeki kablo şebekesi fazla dolambaçlı takılmış gibi. Korkudan eyleme, eylemden korkuya dönüp duruyorsun.’’ Nihal, bu tasvirin, sahip olduğu anksiyete bozukluğuna son derece uygun olduğunu düşünmüştü. Ellerini usulca tezgahın üzerine koydu. Hiçbir eşyanın yerini değiştirmemişti, ama mutfak eskiden olduğu gibi evin atan kalbinden ziyade terk edilmiş, gri bir hayata ait gri bir odaya dönüşmüştü. Dolaplardan bir tencere, birkaç tabak ve bardak çıkardı; buzdolabının üzerindeki, Emre’nin Paris’ten aldığı Eyfel Kulesi magnetini de pes etmiş bir elle ve bitkin bakışlarla avucuna aldı. Hepsini koltuktaki kutuya koydu. Mutfağı hatırladıkça artık sahip olmadığı, olamayacağı bir tatlılığı tadıyor gibi hissediyordu. Anıları bal gibiydi; hayatına ne zaman, nasıl girdiğini ve nasıl yok olduğunu bile artık anlayamadığı, amansız tatlılıkta bal damlaları… Ama en azından mutfağın yemek yemek gibi gerçek bir amacı vardı. Salon öyle değildi. Salonun tek amacı beraber olmaktı. Nihal yutkundu ve salona bakmadan banyoya ilerledi.

Banyo adeta başka bir dünyaydı. Her yerde su damlacıkları vardı. Su damlacıkları, ayna, porselen küvet; her yüzey ışığı yansıtıyordu. İklimi, atmosferi bile bir farklıydı banyonun. Kullandığı deterjanın kokusu, nemli bir havayla birleşiyor; hoş, ılık ve temiz bir ağırlık oluşturuyordu Nihal’in üzerinde. Tuvalet kağıdı rulolarına baktı. Belki de bazılarını Emre satın almıştı, ama artık hepsi onundu herhalde. Kutuya tuvalet kağıdı koyma düşüncesi onu güldürdü. Küvetin üzerindeki perdeyi kenara çekti ve Emre’nin mavi şampuanını alıp musluğun yanına koydu. Dolaptaki birkaç ilaç kutusunu da şampuanın yanına dizdi. Sonra doğrulup aynaya baktı. Kahverengi saçları dağınık, yüzü solgundu. Saçlarını elleriyle taradı ve dudaklarını yaladı. İç geçirip diş fırçalarını koydukları lila rengi bardağa baktı. Emre’ninki yoktu. O nasıl Nihal’den ayrılmışsa, diş fırçası da Nihal’in diş fırçasını terk etmişti. Bu düşünce de Nihal’i güldürdü, ama bu sefer gözleri biraz dolmuştu. Gece yatmadan önce beraber diş fırçalarlardı ve Nihal buna bayılırdı. Yatılı bir kampta kalan çocuklarmış gibi gelirdi ona. Diş fırçalarken bir yandan aynada birbirlerine bakar ve gülmemeye çalışırlardı. Sonunda ikisi de kahkahalara boğulurdu. Nihal ilk kez, ayrılmadan önce bile uzun süredir beraber bunu yapmadıklarını fark etti. Yaklaşık bir yıl önce internette, komisyonla çalışmaya başlamıştı. Uzmanlığı, logo tasarlamaktı. Broşürler ve hatta animasyon karakterleri tasarladığı da olurdu. Bu iş kolunda, sağlam bir itibara sahip olmak çok önemliydi çünkü yapılması gereken işi yapabilecek çok fazla yetenekli sanatçı vardı ve memnun olmayan müşterilerden birkaç kötü yorum bile maaşında bir düşüşle sonuçlanabilirdi. O yüzden işe başladığından beri sinirleri hayatını ele almış, gece gündüz çalışır olmuştu. Emre’nin aylar boyunca evde yalnız başına diş fırçaladığını hayal edince gözlerindeki yaşlar döküldü. Mırıldandı: ’’Senin suçun. Senin yüzünden gitti. Başka hiç kimseyi ve hiçbir şeyi suçlayamazsın.’’ İşi onu streslendirdikçe anksiyetesi artar; duş perdesini tekrar tekrar açıp kapar, banyo ışığının düğmesine tekrar tekrar dokunurdu. Bazen Emre’nin, bu ritüelleri sırasında göz ucuyla kendisine baktığını fark ederdi Nihal. Gözlerinde artık ne anlayış, ne de fazla sevgi kalmış olurdu. Nihal aynaya bakarak gözlerindeki yaşlarını sildi. Mantıklı yanı biliyordu ki Emre, kendisini haklı sebeplerle terk etmişti. Biliyordu ki, hayat o gitmeden önce de grileşmeye başlamıştı. Sinirleri meşgul olmaya devam ettikçe, yapması gereken işler arttıkça, evdeki tatlılıklar azalmış; mutfak ve banyo gibi odalar mekanik bir şekilde sadece belirlenen işlevleri için kullanılmaya başlanmıştı. Gözleri tekrar doldu ve bu sefer hıçkırarak ağlamaya başladı. Dizlerinin üstüne çöküp uzun bir süre öyle ağladı. Gözyaşları, çıplak ayaklarını okşayan yumuşak kilime dökülüyordu. Her yerdeki yansımalar, sanki kendisini gerçeklerle yüzleştiriyordu. Ağlamayı bitirdikten sonra rahatlamış ve sakin bir şekilde ayağa kalktı, musluğun yanındaki eşyaları topladı ve kapıyı arkasından kapattı. Banyo ikliminin öteki iklimlerle karışmasını istemiyordu.

Gece uyurlarken bazen Emre’nin bir kolu Nihal’in vücudunun üstünde olurdu. Nihal, üzerinde fazladan bir ağırlık olmasını, yumuşak yatağın içine gömülmeyi severdi. Öyle ki, Emre tüm ağırlığını üzerine verse ve onu iyice gömse daha da rahat uyurdu. Nihal genelde komaya girmiş gibi uyurdu ama Emre hırıldar, homurdanır, kollarını etrafta savurur, ha bire hareket ederdi. Kocaman bir adamdı. Bacakları zar zor yatağa sığardı. Nihal’in o çok sevdiği kollarla ona sarılır, hafif horultularla uykuya dalardı. Nihal böyle zamanlarda vahşi doğada eşiyle uyuyan bir ayı, bir aslan gibi hissederdi. Güvende, huzurlu, evcilleştirilmemiş… Bazen uykusunda konuşur, hatta bağırırdı Emre. Bir keresinde ‘’Kaleye gitme sakın, kuma gömülü!’’ diye bağırarak telaşla uyanmıştı. Nihal o olayla yıllarca dalga geçmişti. Bir yerde uykuya dalmaya başlasa ona seslenirdi: ’’Kaleye gitme sakın Emre!’’. Yatak odasında Emre’nin çok fazla eşyası vardı. Kağıtlar, kitaplar, şarj aleti, geride bıraktığı birkaç giysi, eski saati, birkaç jilet, deodorant, gözlük bezi… Dolabın dibinde birkaç kaset bile buldu. Hepsini salondaki kutuya koydu ve yatak odasına geri döndü. Emre gideli iki aydan fazla olmuştu, ama Nihal işiyle o kadar meşguldü ki evde kalan bütün bu eşyaları bugüne kadar tam olarak fark etmemişti. Yatağa midesinde bir boşlukla uzandı. O gittiğinden beri sanki ana güç kaynağı içinden sökülüp alınmış, yedek bir bataryayla idare ediyor gibiydi. Onun sevgisinden, gülümsemelerinden bu kadar uzun süre mahrum kalmanın Nihal’de fiziksel bir hastalık gibi yan etkileri oluyor; her gün yorgun uyanıyor, sinüsleri ve boğazı ağrıyordu. Zihninde daha önce binlerce kez uzanıp ulaştığı sevgi bağına alışkanlıktan uzanıp duruyor, hep boşlukta kalıyordu. Yine iki aydır hissettiği o çocukça öfkeyle doldu içi. Bu öfkeli yanı, Emre’nin kendisinden ayrılma hakkı olup olmadığını umursamıyor; sadece istiyor, istiyor, istiyordu.

Nihal, salondaki geniş, sütlü kahverengi koltuğa kendini attığında uzun bir yolculuktan gelmiş gibi yorgundu. Bir apartman evinin, birkaç yüz metre küplük bir alanın nasıl bu kadar anıyla dolu; koca Sahra Çölü’nün ise nasıl bomboş olduğunu düşündü. Salonun ortasındaki masanın altında Emre’nin gözlük kutusunun durduğunu fark etti. Eğilip onu aldı ve yanındaki kutuya koydu. Daha sonra, televizyonun üzerinde durduğu dolabın içini araştırdı ve bulduğu birkaç eşyayı daha kutuya koydu. Bu evde, Emre taşınmadan önce Nihal ve ev arkadaşı yaşıyordu. Emre’yle ilk çıkmaya başladıkları zaman, bir gün bu koltukta oturmuşlardı. Bir film izleyeceklerdi. Nihal’in ailesi hakkında konuşmaya başlamışlardı. Sonra Emre’nin ailesi, sonra da hayalleri hakkında konuşmaya dalmışlardı. Dikkatleri o kadar birbirlerinin üzerindeydi ki, Nihal transa geçmiş gibi hissettiğini hatırlıyordu. Saatler geçtikten sonra film izleyeceklerini hatırlamıştılar, ama çoktan gece yarısı olmuştu. Nihal ellerini koltuğun pütürlü, kumaş yüzeyinde gezdirdi. Bu koltukta otururlar ve saatlerce her şey hakkında konuşurlardı. Bazen Emre onun gözlerinin içine baktığında Nihal gözlerinden beynine yoğun bir enerji yükleniyor gibi hisseder, başını eğer ve ‘‘Bakma o kadar, fazla geliyor.’’ der; ama ne hissettiğini tam olarak açıklayamazdı. Eli koltuğun daha stresli bir köşesinde durdu. Bir gün birbirlerine bağırmışlardı. Emre ona, artık hayatında kendisine yer kalmadığını hissettiğini söylemiş ve Nihal de böyle hissetmesinin kendi sorunu olmadığını söyleyerek cevap vermişti. Kendi kendine: ‘‘Aptal.’’ diye mırıldandı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi ve uzun bir süre koltukta oturmaya devam etti. Sonra içi eşyalarla dolmuş olan kutuyu alıp kapının önüne koydu. Her ne kadar bunu kabul etmek istemese bile artık kendisine ulaşılmaz eşyalardı onlar. Artık içlerinde göremediği, dokunamadığı bir şeyler saklıyorlardı. Kutunun içindeki farklı bir boyutta duruyorlar, gerçek sahiplerini bekliyorlardı. Bir kutu dolusu gizem…

O gece Nihal, yatağa uzanıp ışığı kapattığında, tavanda fark ettiği şeyle bir şaşkınlık nidası etti. Emre’nin tüm eşyalarını topladığını zannetmiş, ama tavandaki yıldızları unutmuştu. Emre’nin fosforlu yıldızları… Nasıl da unutmuştu bu yıldızları Nihal? Gece bazen bu minik gökyüzüne bakarak uyuyakalırlardı. Sadece kendilerine ait bir gökyüzüydü bu, kendilerine ait takımyıldızları ve keşfedilmemiş galaksilerle dolu bir uzay. Gece, bu yıldızlara bakar ve takımyıldızlarına hikayeler uydururlardı. Kurabiye takımyıldızı, gökdelen takımyıldızı, dinozor takımyıldızı… Bir anda zalimce bir fikir geldi aklına. Tavandaki yıldızların hepsini sökse, parçalara ayırsa ve kutunun içine koysa… Kutudaki yıldız parçalarını görünce Emre’nin nasıl tepki vereceğini hayal etmeye çalıştı. ‘‘Senin yüzünden gökyüzündeki yıldızları söndürdüm, gezegenleri parçaladım, galaksileri yok ettim.’’ deseydi Nihal… ‘‘Sen beni terk ettiğin için koca bir evreni harap ettim.’’ Bu fikrinden hemen vazgeçti. Sonuçta bu gökyüzü sadece onlara aitti. Belki… Belki bir gün, Emre’yi orada tekrar bulabilirdi.

Nilüfer İnal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.