Daire 6 – Sahte Mucit

Sabahlamaktaydı. Bu gece de önceki geceler gibi bir kitaptan ötekine baktı ve doğru formül üzerinde çalışmaya devam etti. Hareket edeceği vakit –fazla hareket etmezdi- parmak uçlarına basa basa hareket ederdi. Zira her daim kulakları ağır işiten Hulusi Bey, onun gece yarısı çıkardığı ufak tefek bir sese uyanıyor ve sabahleyin onu gece rahatsız eden sesi öğrenmek için kapısında bitiyordu. Hezârfen de gecelerini hayalinde defalarca yaptığı icadının tamamlanabilmesi için gereken formüle harcıyordu. Evet, onun adı Hezârfen’di. Bu Hezârfen çok şey hayal etmiyordu öyle. Uçmak gibi yükseklerde de değildi gözü. O sadece zaman makinesi yapmak istiyordu. Fakat bir türlü bulamamıştı doğru formülü. Çok yaklaşmıştı, bunu hissediyordu. İcadındaki diğer formüllerin aksine bu son formülü bulmuş olabileceğine kendisini bir türlü ikna edemiyordu. Kâğıtları karalıyor, siliyor tekrar karalıyor ama yine de elindeki formülden başka formül bulamıyordu. Buna rağmen elindeki formülün doğruluğuna güvenemiyordu. Oysa bunu bilebilmesinin tek yolu, en kolay yolu, formülü makinesine uygulamak olacaktı. Fakat yapamıyordu. Çekiniyordu. Korkuyordu. İcadının ufak tefek eksiklerini bahane ederek bu uygulamadan kaçıyordu.

Çaldı. Zil uzun uzun çaldı. Kimse açmadı. Sadece açmak istemiyordu kapıyı. Hezârfen çalışmasına dökülmüş yalnız ve yalnız onunla alakadardı. Kapının ardında onu bekleyen kişinin baş belası Hulusi Bey olduğunu biliyordu. Fakat o zamanının hiçbirini Hulusi Bey ile paylaşmak istemiyordu. Çözüm basitti. Kapıyı açmamak ve ses çıkarmamak. Basar basar pes edip giderdi. Boş evin kapısını kim açacaktı? Hezârfen bu mantıkla ile pürdikkat işine odaklandı. Çalan ilk zilden sonrasındakileri duymadı. Ne kapıda Hezârfen’in kapıyı açmasını bekleyen Nazlı ne kapıda ev sahibinin olduğunu kesin bilen Hezârfen bu gerçekten haberdardı. Yelkovan ve akrep yakalamaca oynarken Hezârfen çalışmasına tereddütsüz devam etmekteydi.

Bütün gece boyunca hikâyesini, icadının her aşamasını teferruatlarıyla tekrar gözden geçirdi. Düşündü. Bütün gece kendini icadını tamamladığına inandırmakla geçirdi. Kolay olmayacaktı bu. Takıntılı ve saplantılı biriydi çünkü. Zor kabullenirdi bazı şeyleri. Üstelik bu hayatının icadıydı. Hayaliydi bu icat. Bu makineye bağlıydı bütün hayalleri, umudu, inancı. Ve hatta hayatı dahi…  

Güneş ışıkları kendine ulaştığı an o artık kendini bu konuda ikna etmişti. Geçmişini düşünüyordu. Geçirmiş olduğu zamanı. Bu hayale hayatının hangi anında tutulmuştu? Düşündü. Tüm bunları düşünüp durdu.

O uzun boyluydu. Zayıf olmasına karşın uzun boyu onda bir çirkinlik yaratmıyordu. Zeki idi üstelik! Kuşkusuz zeki olmasa buralara kadar gelebilir miydi? Aslında bu hayale takılmamış olsa nerelerde olabilirdi şimdi? Ah! Bu hayal bir saplantı haline dönüşmemiş olsa onu ne güzel günler bekliyor olacaktı. Çok iyi bir mühendis olabilirdi mesela. Ama o… Bu düşünce onun aklına sessizce sokulduğunda başka bir evrende,  düşüncesindeki gibi bir Hezârfen’in olduğuna inandığını bağırıp kovalayıverirdi onu. Bu düşüncelerin bu anda ne önemi vardı? Sona gelmişti. Elindeki formülün doğruluğunu kabullenerek makineyi tamamlamış olmuştu. Elindeki kâğıdı pencereden evin içerisine giren ilk ışıklara tuttu. “Şimdi dalga geçin de göreyim! Başardım! Biliyorum!” dedi, heyecanını zapt etmeye çalışan sesiyle.  

İlk cümle onun için ne kadar değerliydi. Bu cümleyi kurabilmek için kaç yılını heba etti. Yıllar üst üste eklenirken bu sözün de değeri o misli arttı. Buraya, İstanbul’a, Fizik bölümünü okumak için geldiği günü anımsadı. Hayaline yaklaşmak için atmış olduğu en büyük adımdı. Hayalinin bir hayalden öte olabileceğini tüm benliğiyle ilk kez o zaman hissetti. Okula gittiği ilk günse belleğinde ne büyük bir iz bırakmıştı. O bütün öğrencilerin ilk teneffüste birbirlerine hal hatır soracak birbirleriyle arkadaş olabilmek için can atacaklarını sanmıştı. Ne büyük yanılış! Öyle olmamıştı. Devir teknoloji devriydi. Bu bölümü kazandığını öğrenen her öğrenci kendisi gibi aynı yıl bu bölümü kazanan öğrencileri bulmuş ve arkadaş olmuştu çoktan. Sınıfa ayak basar basmaz hemencecik bulduğu arkadaşlarıyla koyu bir muhabbete dalmışlardı her biri. O yapayalnız öylece kalakalmıştı. İçine kapanık çekingen yapısıyla nasıl uyum sağlayabilir miydi tüm bunlara?  Bu ilk an kadar ilk derslerde ilginç geçmişti onun için. Her hoca başka bir dünyadaydı. Her biri kendi düşüncesini öğrencilere aşılama kavgasına tutulmuştu.  İyi kötü birkaç kişiyle konuşunca, arkadaşlık kurduğuna inanınca yapmak istediği icadını, hayalini anlatmıştı onlara, bir konuşma ihtiyacıyla. Bunun neticesinde okuldaki ilk lakabı da belli olmuştu: Mucit. Bu lakap dört ay kadar sürmüş ardından da Sahte Mucit oluvermişti. Bununla beraber kısa süre içinde arkadaş sohbetlerinin en bayağı ve en eski konusu haline dönüşüvermişti. Bu özelliklere karşın hâlâ en çok konuşulan ve sürekli üzerine yeni espriler üretilen bir konuydu. Konu ne zaman bir çıkmaza düşse o arkadaşlarının imdadına yetişir ve onları bu çıkmazdan kurtarırdı.

Hayat çıplaktı, acımasız ve zalim olansa insanlardı. Bunu tüm çıplaklığıyla yaşamıştı Hezârfen. En sevdiği kelime düşmanı olmuştu onun. Dilinden düşürmediği kelimeyi duymaktan nefret eder olmuştu. Kimseye bir şey sezdirmese de Hezârfen çok alıngan ve utangaçtı biriydi. Bu nedenledir ki o günden sonra insanlara olan güveni, samimiyeti ve sıcaklığı tümden tükeniverdi. Kendisini ilgilendirmeyen hiçbir şeyle ilgilenmez oldu. Hatta herkese karşı bir soğukluk gösteren bir tavır da aldı. Kimse umurunda değildi artık onun.

Okula ve öğrencilere tahammül edemediğinden derslerden ve sınıftan uzaklaştı.  Kendini herkesten uzağa, kimsenin gerçekleştirilemeyeceğini savunduğu hayaline sarıldı. Üçüncü sınıftaydı. Fakat veremediği dersleri değil verdiği dersleri saymak daha kısa süre alırdı. Okuldan, arkadaşlarından kaçışının bir nedeni de kurduğu düşün gerçek olamayacağını ona zamanla kabul ettirebilecekleri düşüncesi değil miydi? O, bu düşünceden de kaçmamış mıydı?

Günlerini kütüphaneden eve, evden kütüphaneye şeklinde geçirdi. Dışarıdaki hayatı bıraktı, terk etti. Elinin tersiyle itti dört duvar arasında geçirmek için. Geleceği düşleyerek, gelecekteki yaşamı düşünürken şimdiyi yaşamadı, yaşayamadı. Fakat önemli değildi bu. O bir bilim adamıydı. Hayatını bilime adayan insanların hayatı yaşamak gibi bir dertleri olmazdı. Bu düşünceyle kendisini icadına adadı. Üstündeki beyaz önlüğe sıkıca sarıldı. Bu önlüğe kavuşmak için ne kadar beklemişti. Bu önlük onun her şeyi idi. Onu hayallerindeki gibi bir bilim adamı yapıyordu. Hayallerinin peşinden koşmasına destek veriyordu. Onun ona verdiği huzuru ve mutluluğu hiçbir şeye değişmezdi. Bu nedenle önemsemiyordu kaçırdıklarını. Sokaklarda, arkadaşlarla geçirilen günlere değer vermiyordu. Hiç âşık olmamıştı bununla beraber. Aklını kullanan ve bir hayalin peşinde sürüklenirken buna fırsatı olmamıştı. Âşık olmuş olsa dünyadaki her bir şeyin kıymetinin olmayacağını ve her hedefin, arzunun, hayalin ona anlamsız geleceğini bilirdi. Belki de kahramanımız işte tam da bu sebepten ötürü âşık olmadı, aşktan kaçtı ve hatta ondan korktu. Aklı önemsemeyen bir bilim adamı komik bir durum olurdu. Yaşamı bir kenara atışı bir yandan buna da bağlıydı. Yüreğiyle yaşamı yaşayan yaşamın tadına varan biri olmamıştı. O kaçmıştı. Acıdan, sevinçten, nefretten, mutluluktan ve en çok da düş kırıklığından…

İkinci cümleyi mağrur bir tavır ve keskin bir dille söyledi. Birinci cümlenin ondaki izlerine bir tepkiydi bu. Tüm aksi söylemlere, imkânsız bakışlara inat başarmıştı. “İmkânın sınırlarını anlamak için imkânsızı denemek gerek!” sözü gelir aklıma hep başarılı olmanın imkânsızlığını savunanların yanıldıklarını görünce. Kalıplara, inançsızlık ve ihtimal vermezlik ile hücuma kalkanların bozguna uğratılmasını izlemenin verdiği keyif gibisi yoktur.

Yorgun argın masadan ağır ağır kalktı. Uyumalıydı. Bir uyku çekmek hakkıydı fakat kısa. Daha yapılacak işler vardı çünkü. Eksiklerini tamamlamalıydı makinenin.

Kısa, muğlak görüntülerin olduğu bir rüya gördü. Bu rüyadan yankılanan tek bir uğultu vardı: “Ben başardım baba!..”

Burjuva esintisinin hâkim olduğu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Ailesi onu yapma bir sevgi ile her istediğini yaparak büyüttü. Bunun yanında onun hayatına ailesinin istekleri ve arzuları doğrultusunda yön verilmekteydi. Şüphesiz onlarındı bu hak. O bir oyuncak gibi görülmeye alışmıştı zaten. Fakat gün gelmiş nereden kaptığını bir türlü hatırlayamadığı o parıltılı günlerin getirdiği bir hayal onu büyülemiş ve o hayalin peşinden koşmak için tutuştu ve düşünün peşine düşmek için ailesiyle karşı karşıya geldi. Her şeyi tepetaklak olmak üzereydi.  Ağabeyi araya girmemiş olsa…

Ağabeyini çok seviyordu. Nasıl sevmeyebilirdi ki? Eğer o olmasaydı kendisi onun yerinde olacaktı. Allah korusun!

Dedesi İstanbul’da mal varlığından çok kayıp verince kafası atmış ve ailesini alıp Ankara’ya yerleşmiş. Orada geçirdiği yıllarla kaybettiklerini neredeyse gerisin geriye kazanmış. Lakin İstanbul’a dönmeyi asla düşünmemiş. Uğursuz şehirmiş İstanbul dedesi için. Dedesi ihtiyarlayıp sıra babası ve amcasına gelince bir tartışma alıp başını gitmiş. İki kardeşin mirası paylaşmakla nihayete eren bu durum iki tarafında işine gelmiş. Babası dedesinin yolundan gitmiş ve evlatlarının da o yoldan gitmesi arzusuyla yaşıyormuş. Bu arzu zamanla gelişmiş. Babası bu aileden bir milletvekilinin çıkmasının şart olduğuna karar kılmış. Ailenin şanına ve şerefine ancak bu yakışırmış. İşte tam da bu noktada ağabeyi devreye girmiş ve babasının istediği bir evlat olup çıkmıştı. Bu durum da ona biraz özgürlük getirmiş oldu. Annesini ve ağabeyini ikna ederek inatçı babayı devirerek özgürlüğünü genişletti.

Yaşadığı evi okulda tanıştığı ilk arkadaşlarının ikisiyle beraber tutmuştu. Ancak o arkadaşlar Hezârfen’e ancak altı ay dayanabilmişti. Kontratı Hezârfen’in üzerine devrederek kaçmışlardı yanından Hezârfen’in. Zaten Sahte Mucit lakabını da bu arkadaşları çıkarmamış mıydı? Hep yüzene gülen arkadaşları…  

Virüsün varlığı ile okullar kapanınca Hezârfen mecburen eve dönecekti. Fakat ev sahibi Hulusi Bey kira kontratını öne sürerek evin ücretinin ödenmesi konusundaki ısrarcı olunca Hezârfen de parasını ödeyecekleri evde kalmaya devam etmesi konusunda ailesiyle mutabık fikirde kaldı. Hiç kuşku yok ki bu karar iki tarafı da memnun etti.  Çünkü Hezârfen babasının sürekli çevresine kendini, bilim adamı oğlunu, maskotmuş gibi takdim etmesini, onun sıkıcı sahte samimiyete -içten bir tiksinme- ve çıkara dayalı olan yemeklerinden nefret ediyordu. Murat Bey ise ne kadar oğlunu göğsünü gere gere ailemizin bilim adamı diyerek takdim ediyorsa da onun okul durumu, sıkılganlığı ve kimselere gülümsememesi ile birlikte onun deli olduğuna dair dedikodulardan dolayı onun Ankara’ya dönmemesinden memnundu.  O babasının istediği gibi bir evlat değildi.

Oysa dedesi onu ne çok severdi. O hırçın asi, her daim sinirli olan dedesi yanında olsaydı kendisini daha kuvvetli, hayalini daha gerçek hissederdi. O hiçbir akrabasına benzemiyordu. Gerçeklikten uzak hayalperest olmayı bir kenara bırakın gerçeklikten bir santim uzak olan hiçbir kimse yoktu bu aileden. O çok farklıydı. Dedesi de farklı olsun diye bu adı verdiğini söylemişti ona. Ama babası onun farklı olmasını istiyor muydu?

Hezârfen uyandığı an, rüyasının kısalığı karşısında uykusunun bir hayli uzun sürdüğünü fark etti. Hiç umduğu gibi uyanmamıştı. İçi kasvetle dolu ve pusla kaplıydı. İcadının başına geçip eksiklerini tamamladığında kedisini hiç hazır hissetmiyordu. O icadına bakıyor icadı ona bakıyordu. Çalışma masasının eskimiş sandalyesi, sandalyesinin sağ tarafına yerleştirilmiş olan hesap makinesi, sandalyenin altına koyulmuş tahta, aynı zamanda sandalyenin üç yanını kaplanmak içinde kullanılmıştı. Sandalyenin bir yanı ise camla sarılmasıyla oluşmuş son derece ilkel bir icat olarak karşılıyordu bizi zaman makinesi. Sandalyenin arkasına yerleştirmişti tüm kabloları ve yaptığı mekanik sistemi elbette.

Camı kapadı. Makineden biraz uzaklaştı. Baktı düşünceli gözlerle. Cesaret edemiyordu denemeye. Bunun sebebi icadının son formülünü bulduğun inandığı zaman söylediği üçüncü cümle ile ilgiliydi.

“Biliyorum!” demişti. Ama biliyor muydu gerçekten? Bu bir deneydi. Başarabilme ihtimali kadar başaramama ihtimali de vardı. Bu sözü ona söyleten inançtı şüphesiz. Fakat ya başaramazsa… O an kendine olan inancı yıkılıp gitmeyecek miydi?  Yıllardır çevresinde kulağını sıkı sıkı kapamasına karşın duyduğu başarısız sözcüklerin doğruluğu ispatlanacaktı.

Hayır! Neden öyle olsun ki? Bir deneydi sadece bu ve makine sisteminde yapacağı en ufak bir yanlış başarısız olmasına sebep olacaktı. Bu onun hayalinin gerçekleşemeyeceği anlamına gelmezdi. Daha çok çalışıp defalarca denemeliydi belki de.  

Son sözcükler onu etkiledi. İçindeki kasvet dağılmaya yüz tuttu. Bunu yapabilirdi. Kendisine olan güveni arttı. Yapacaktı. “Fakat önce iyi bir kahvaltı yapmalıyım, yolculuğa yakışır!” dedi ve kendini nefis bir kahvaltı yapmak için mutfağa götürdü. Beklenen olmadı. Mutfakta nefis bir kahvaltı hazırlayabilmek için gerekli olan birçok malzeme eksikti. Hezârfen mutfağın penceresinden usulcacık dışarıya baktı. O an saat on biri vurdu. Hava mevsimin sonbahar olmasına rağmen bir yaz havası gibi sıcacıktı. Dışarı çıkmak için içinde dayanılmaz bir istek duydu. Bu sefer malzemeleri, “Ben bakkal değilim, marketim!” diye tutturan ve sepetten sipariş almak yerine telefonla sipariş alan Bakkal Sercan’dan almak yerine kendisi gidip almayı istedi. Üstünü giyindi ve bir evcil hayvanı gezdirir gibi kendini gezdirmeye çıkardı.

Apartman merdivenlerinden ikişer ikişer inerken gece çalışmalarının meyvesi olan sessiz yürüme ile hiç ses çıkarmadan apartmandan çıktı. Hulusi Bey’in kendisini yakalamasından endişe duyuyordu. Çünkü onu nerede ve ne zaman yakalasa bir şeylerden dert yanıyordu hep. Eğer birkaç gün yakalamamış olursa herhangi bir bahane ile kapısını çalıyor ve saatlerce çene çalıyordu. O bahane ilk zamanlar gece çıkarılan seslerdi. Evin içerisine giriyor ve Hezârfen’in bin bir çeşit makineden söktüğü parçaları gösterip isimlerini soruyordu. Son zamanlardaysa işi abartıp  Hezârfen’e tamir etmesi için türlü çeşit bozuk eşya getiriyordu. Hezârfen Hulusi Bey’den kurtulmanın en kısa yolunun getirilen eşyayı tamir etmekten geçtiğini bildiği için ona kendinin tamirci olmadığını anlatmaya çalışmamıştı hiç. Bununla beraber Hulusi Bey’in kendini sevdiğini düşünüyordu. Bu düşüncesinin altında yatan neden ise kirasını günü gününe vermesi ve Hulusi Bey’in çoğu zaman dişi doldurmayan nedenlerle toplamaya çalıştığı aidatları da itiraz ermeden ödemesiydi. Buna rağmen memnun edemiyordu onu. “Bu adamın benimle bir derdi var ama neyse!” dedi, apartmanın bulunduğu sokağı geride bıraktığı zaman.

Hezârfen adımlarını sık ve uzun atıyordu. Havanın dayanılmaz güzelliğine dayanamayıp hafiften neşelendi. Ayakları onu deniz kenarına götürdü. Hayret etti, buraya gelmiş olmasına.  Aklında ise türlü düşünceler dolanıyordu. Başarırsa neler olabileceğini…

Sahi… Başarırsa ne olacaktı? Hayalini gerçekleştirdikten, zaman makinesini icat ettikten sonra ne yapacaktı? Bir bilim adamı gibi başka hayaller ve icatlar peşinde mi koşacaktı?

Hezârfen sahile erken gelmenin kısmetiyle boş bulunan bir bank gördü. Gitti. Oturdu. Deniz tüm maviliğiyle ayaklarının altında, gökyüzü tüm maviliğiyle başının üstündeydi. Mutlu ve keyifliydi. Birden bir gölge düşer gibi icadının dünyada yapabileceği etki düştü aklına. Ruhu daraldı. Düşünceleri sertleşti. Albert Einstein’ın atom bombası için yazdığı tavsiye mektubu geldi gözlerini önüne.  Atom bombasının dünyaya kattıklarını düşününce boğazı düğümlendi. Sinirleri gerildi. Gerginleşti. Kuşkuya düştü. Endişe potasında yuvarlandı. “İnsanoğlu!” dedi. “En adiliğiyle insanoğlu bu icadımı kendi kirli çıkarları için kullanacak! Hayır, ben buna izin vermem! Nasıl? Kimseye söylemem! Kimsenin bilmediği ve insanlığın yararlanamayacağı icat, icat mıdır? Fakat ben insanoğlunun iyiliği, gelişebilmesi için yaptım bu icadı. Onlar kötülüklerini ve fesatlıklarını yaymak için kullanacak! Biliyorum, bunu. Çünkü hep böyle olmadı mı?”  

Bu düşünce, iki mavi arasında karanlığa hapsetti onu.  İlk olarak düşünüyordu bunu. Geçmişten onun nefes aldığı bu ana kadar yapılmış tüm icatları düşünmeye daldı. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeliydi. O, bir karar verecekti.

Karar vermemişti. Çünkü başaramama olasılığı vardı. İlk kez başaramama ihtimalinden korkmuyor ve bu ihtimalin olmasından mutluluk duyuyordu. Koştu. Koştu. Eve koşup icadını, zaman makinesini denemek için içinde tarifsiz bir arzu duydu.

Eve girdi. Zaman makinesi tam karşısındaydı. Yüreği yerinden fırlayacaktı sanki. Baştan ayağa heyecan kesilmişti. Heyecanı yavaş yavaş dinerken midesini boşluğunu hissetti. Elleri bomboş dönmüştü eve. Mükellef bir kahvaltı hazırlamak istiyordu ama. 

Elinde sepeti ile balkona çıktı. İlerideki köşede kendisine bakkal olarak bakan markete doğru heyecan ve şevkle bağırdı.

“Sercan Ağabey!.. Sercan Ağabey!… Bana iki tane ekmek, yarım kiloluk kaşar, sucuk ve salam! Bir kutu süt ve üç tane de yumurta!”

Eyüp Saka

Birlik Apartmanı’nın diğer sakinlerinin öykülerini de okumak için tıklayın.😍

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.