Daire 1 – Apartman Yöneticisi

Kalıplaşmış olan İstanbul’un insanı mıdır yoksa İstanbul’un insanı şöyledir diyen insan mı? İstanbul bir şehirdir, milyonlara çatı olan. Kimseyi yutmaya niyetlenmemiştir ya da bir garez taşımaz elinde bavuluyla Haydarpaşa’da kendini selamlayan yeni bir insana. Çatısı altında yaşayan insanıyla bir rekabet içinde değildir. İlle de kendini rakip görüyorsa insanı, İstanbul yenilmeye çok müsaittir. Kimisi yenmek için gelir İstanbul’a, kimisi ise yemek için. Bunların bazı temsilcileri dört katlı bir apartmanda karşı karşıya oturmakta.

Boğazın incisi, ikinci köprünün sevgilisi, martılarınsa uğrak yeri… İstinye. Okuryazar olmayanı şair yapan sahiline televizyonlardan aşina olduğumuz yalılar eşlik eder. Eksik olmaz geleni gideni, oyuncusu, yönetmeni ve kapısında kiralık limuzini. Çevresinde; köpeği olmayanın alınmadığı yürüyüş yolları, kask takmayanın yayan kaldığı bisiklet parkurları, temiz hava saçan ağaçları ve iştah açan dükkanları… Birlik Apartmanı burada değil.

Devlet hastanesini geçip ilk sağdan girdiğinizde farklı bir dünya karşılayacaktır sizi. Yeşilçam filmlerindeki sıcaklığı anımsatan karşılıklı dükkanlar var; esnaf lokantası, fırını, kasabı, manavı ve şirin minaresiyle camisi tam yol kenarı. Hayalden öte hayatların çok da uzağında değil bu mahalle. Oralıların çarşı dediği bu sokağın karşısındaki sonu çıkmaz olan sokaktaysa birbirinden farklı insanların birbirini kovaladığı o yapı, Birlik Apartmanı.

Deprem öncesi olan bu apartmanın yöneticisi ve aynı zamanda yedi dairenin altısının da sahibi Hulusi Ekrem… “Yenileceksin İstanbul!” diyerek meydan okuyup ancak kiracılarının başının etini yiyebilecek kadar uzayan Hulusi Bey, bencillikte rakip tanımaz biridir. Armut piş, ağzıma düş dese yine iyi. O armudun pişmesini istiyorsa; armudu değil, etrafındakileri muhatap alır. Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz bir adamdır. Lafa gelince bu apartman aile apartmanıdır, apartmanı aile yapansa zamanında ödenen kiralardır.

“Ayıp be kardeşim! Şu kapıyı kapatmadan ne diye girersiniz şu apartmana? Kaç tane yazı asmamız gerekiyor kapatmanız için? Açık bırakıyorsunuz, kedinin biri girip bodrumda yumurtluyor. Sonra vay Hulusi Bey apartman kokuyor, yok Hulusi Bey çocuk korkuyor.” dedi ve açık olan apartman kapısını sertçe çarptı. İleride, solda bulunan dairesinin kapısına yönelmişti ki, temizlikçi Defne Hanım’ı gördü.

“Hulusi Bey ben açık bıraktım kapıyı. Apartmanın dış merdivenlerini de silmemi istediniz ya, elimde kovalarla aç kapa zor olacaktı.” deyince bozuntuya vermeden yüksek sesle, “Ben de sana diyordum zaten Defne, ne diye bağırtıyorsun beni?”

“Aman sizin de gücünüz bana yeter hep.” dedi ve ekledi: “İşim bitti benim. Ödemeyi almak isterim.”

“Sen istersin ama ben veremem.”

“Neden?”

“Kimse aidat ödemiyor ki kardeşim. İçerde kuruş kalmadı. Alamancılar bir laf bellemiş, zaten senede birkaç ay kalıyoruz diye. Karşı komşu Neslihan Hanım ay başında verecek, öğrenciler uzaktan eğitim görüyoruz, çıkıp da kirlettiğimiz mi var diyor. Çatı katındaki oğlanı da bir tek evi verirken gördüm. Daha da görmedim. Kapısını çalıyorum, evde yok. Camda yolunu gözlüyorum, balkonda çamaşır asıyor. Ne zaman girip çıkıyor, ne biçim adam anlamadım.”

“Bana ne bunlardan Hulusi Bey? Siz benim paramı verin, daha sonra onlardan alın.” demesiyle Hulusi Bey baktı ki kurtulacağı yok; çıkardı cüzdanını, verdi parasını. Evine girecekken zili çaldı.

“Yahu ben kapıdayım, zil nasıl çalıyor?”

“Hulusi Bey!” diyen boğuk bir ses duydu, tıkırtı eşliğinde. Apartman kapısı çalınıyordu. Elini ağzına götürerek sus işareti yaptı. Telaşlanmıştı. Sessizce kapıyı açıp dışarı çıktı. Adamın koluna girip merdivenlerden indi ve kimsenin göremeyeceği alt bahçeye geçti.

“Yahu Muzaffer Bey haber vermeden gelinir mi? İş açacaksın başıma.”

“Ne yapayım beyefendi? Artık cevap vermeniz gerekiyor. Siz ‘he’ deyin, hemen yığayım buraya yıkım ekibini.”

“Yıkım mı?”

“Sonra da yapım tabii. Yıkmadan yapamayız ki beyefendi.”

“Sorun bende değil kardeşim. Bana kalsa hemen yıkalım ama alamıyorum ki Alamancıların evini. Öyle bir bela oldular ki başıma. Nereden sattıysam bunlara o zaman bu evi.”

“Kabul mü etmiyorlar binayı müteahhide vermenizi?”

“Etmez olur mu? O Hasan ne hin adamdır, hemen atlar. Alamancı milleti bu, fırsat buldu mu kaçırır mı?”

“Ee sorun ne o halde?”

“Alamancı milleti diyorum Muzaffer Bey, tatmin edemezsin ki bunları. Ya tutturursa ben üç daire istiyorum diye. Ne yaparım ben?”

“Ne güzel işte. Kocaman bir bina dikeriz buraya. Siz de mutlu olursunuz, onlar da.”

“Benim hayallerim başka Muzaffer Bey. Bu Alamancı milleti çıkanlık çıkarır. Benim çarkımın düzeni bozulur, olmaz.”

“Ben de Alman gurbetçisiyim Hulusi Bey, ne olmuş yani?”

“Kendi ağzınla diyorsun beyim, müteahhit olmuşsun baksana.” dedi ve kollarını iki yana açıp binayı sırtlarcasına, “Bak beyim ben sana koskoca arsayı veriyorum. Buraya güzel bir bina oturtacaksın, altı da boydan boya pasaj olacak.”

“Bizden betersiniz Hulusi Bey.”

Hakikaten de öyleydi. Sanki mezara götürecekti. Uzaktan eğitim gören öğrencileri kira kontratı devam eder diyerek memleketinden eden de Hulusi Bey değil miydi?

Almancılarla arası hiç iyi olmadı. Birkaç sene önce “Sat, dolara yatır” diye ortada gezinenleri ciddiye alıp apartmanın 1.katındaki daireyi gurbetçi bir aileye satmıştı. Satıştan elde ettiği parayı “Dolar 10 TL olacak!” safsatasına inanıp dolara yatırdı. Dolar birden 5’e düşmesin mi? Para hiç oldu, ev de gittiğiyle kaldı. Sonra “Ekonomimiz düzeliyor, dolar 1 TL olacak!” safsatasına inanıp parasını hemen çekti. Dolar ne mi yaptı? Uçtu gitti, durdurabilene aşk olsun. O gün bugündür, borsadan uzak durur. Hulusi Bey ekonomiden anlamadığı için çekilmesini bildi, sırasını da ekonomiden anlamadığı halde inada bindirenlere savdı.      

Her yıl birkaç ay Türkiye’ye gelen, onun dışında Almanya’da yaşayan aile bu yıl virüs nedeniyle dönememişti. Bu durumdan dolayı apartmandaki pek çok sakin, sakin değildi. En çok da Hulusi Bey.

“Ah ah bu korona en çok beni vurdu beni!”

“Niye öyle diyorsun Hulusi? Bir tek boş ev yok. Öğrencileri bile yollamadın. Terası kapatıp bir göz oda yapıp çatı katı diye kiraya verdin. Daha ne?”

“Nasıl boş ev yok? Alamancıların evi ne güne duruyor? Ah bir dönemediler Alamanya’ya.”

“Aman Hulusi! Dua et anlamıyor Hasan Efendi yaptığını. Adamların evini kiraya verip duruyorsun devamlı.”

“Nereden anlayacak abla, senede bir geliyor.” dedi ve dertli dertli pencereden bakarak söylenmeye devam etti: “Alamancıların karşı dairesi desen ayrı dert. Pandemiyi bahane edip apar topar yazlığa gittiler. Bir de demir kapı taktırdılar gitmeden.”

“Sana karşı önlem almak için.”

“Her neyse. Onlar da yok. Merdivencinin parası yine benden çıktı.”

“Ay yok. Kızlar bıraktı geçerken. Neslihan’ı biliyorsun. Diğer öğrenci oğlanla çatı katındaki de önümüzdeki ayın kirasıyla bir verecekmiş.”

“Çatı katındakini gördün demek!”

“Evet.”

“Nasıl biri?”

“Bilmiyorum ki, karanlıktı pek seçemedim.”

“Çattık ya! Adam resmen huzur içinde yaşamak için elindeki tek kozu kullanıyor.”

“Neymiş o?”

“Yakalanmamak.”  dedi ve söylenmeye devam etti. “Bir tek Alamancılar vermedi.” diyerek telefonunu çıkardı. Yüz yüze konuşmaya çekindiğinden telefonla aradı ancak meşgule alınmıştı. “Hayret vallahi, dış cephenin parasını da peşin vermişlerdi.”

“Onu da biz vermedik Hulusi.”

Binanın kapısının kapatılması için 6 farklı cümleyle yazılar yapıştıran Hulusi Bey, senesi dolmadan boyası dökülen apartman için kılını kıpırdatmıyordu. Çünkü işinin ehli diye getirdiği ustaya para vermemiş, iş getirdiği için para bile almıştı.

“Sen neredeydin yine? Her ay başı kiraları alıp nereye kayboluyorsun?”

“Bankaya gittim abla, nerede olacağım Allah Allah!” derken temkinliydi. Bir şeyler sakladığı her halinden belliydi ancak bilen eden yoktu. Her ay topladığı kiraları alıp bir yere gidiyordu. Ablası Yektane’ye göre faize yatırıyordu.

“Sus densiz. Anma Allah’ın adını o faizli ağzınla.” demişti Yektane ama Hulusi Bey’in aklı başka bir yerdeydi: “Ya ben en iyisi bu öğrenci çocukla, çatı katındaki oğlanı ikna edeyim beraber yaşasınlar. Tek yaşıyorlar bir ev ziyan oluyor. “   

“Sen de tek yaşıyorsun.” demesi üzerine Yektane’nin, bir durdu Hulusi Ekrem. Cevap veremedi, yalnızca yutkunabilmek oldu tesellisi. Diğer dairelerin misafir kabul etmesinden memnun olmasa da ablasını olur olmaz zamanlarda davet edip kalmaya zorlardı. Anlatacak çok şeyi olan bir adamın, dinleyeni olmaması zordu.

Bir çeşit adamdı Hulusi Ekrem. Yaşını başını almış, emeklilikte yaşa takılmayanlardan olmayı başarmış, yönetici akranları gibi madalyalarla dolu bir üniformadan değil, yağ lekelerine boyanmış bir önlükten emekli olmuştu. Maddi durumu oldukça iyi olmasına rağmen ve paylaşacak bir ailesi de olmamasına rağmen neden bu kadar paragöz bilinmez. Bilinen şeyse bulduğu her deliğe gözünü sokması. Görecek illa, koklamakla tatmin olmaz.

Her seferinde burası aile apartmanı diyen ama apartmanda ailesi olmayan tek adamdı. Belki de bu sözün ardında kira karşılığında da olsa çevresini dolduran insanlarla dolu bir apartmanı ailesi bellemesi yatmaktaydı.

Akşama doğru apartman girişinde asayiş berkemal mi diye gözetlemek üzere kapısının deliğinden etrafı süzdü. Bir de baktı ki karşı komşusu Neslihan Hanım’ın anahtarı kapıda kalmış. “Ah be Neslihan Hanım iş mi bu?” diye söylenerek terlikleriyle soluğu kapısının önünde aldı ve çaldı.

Agâh Ensar Can

Birlik Apartmanı’nın diğer sakinlerinin öykülerini de okumak için tıklayın.😍

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.