Türk Edebiyatının Tutunamayan Karakterleri

Türk edebiyatında aydın bireyin tutunamaması, yabancılaşması ve ötekileştirilmesi pek çok kez işlenmiş bir temadır. Bu bireyler hayatın içinde nefes alacak bir köşe edinememiş, topluma karışamamış ve kendini tam anlamıyla bulamamış kimselerdir. Abdülhak Şinasi Hisar’dan Oğuz Atay’a pek çok yazar bu temayı ve bu tarz karakterleri ele almıştır.

     Tutunamama temalı eserlerde karakterler içine kapanık ve hayalperest olup kurduğu hayallerle avunmaktadırlar. Göstermiş oldukları farklı davranışları ve yer yer dengesizlikleri sebebiyle çevreleri tarafından deli olarak nitelendirilmişlerdir. Türk edebiyatında tutunamama temasını taşıyan eserlerden biri olan Fahim Bey ve Biz, Abdülhak Şinasi Hisar tarafından kaleme alınmış bir eserdir. Fahim Bey’i, arkadaşının oğlu aracılığıyla tanıdığımız bu roman tutunamama temasını yansıtmaktadır. Fahim Bey yaşantısı, düşünceleri ve hareketleriyle oldukça farklı bir karakterdir. Benimsediği iki felsefeyle de dikkat çekmektedir. Bu felsefeler optizm ve pesimizm felsefeleridir. İki farklı felsefe, iki farklı Fahim Bey’i oluşturmaktadır. Optizm felsefesinde Fahim Bey’e göre hayat toz pembedir ve eğlenceden ibarettir. En büyük güçlükler bile onun için bir eğlencedir. Arkadaşlarıyla Beyoğlu’na çıktığı zamanlarda bu felsefe kendini gösterir. Eğlenceli, komik ve ümitli bir görünümde olan Fahim Bey arkadaşlarını da güldürür. Fakat Beyoğlu dönüşü pesimizm felsefesi kendini göstermektedir. Fahim Bey yine mutsuz, daha da umutsuz ve bitkin bir haldedir. Hayat o noktadan sonra onun için abes ve anlamsızdır. Bu iki felsefe Fahim Bey’in hayatına yön vermektedir. Fahim Bey işte böyledir. Eğlence olduğunda hayat sanki ondan ibaretmiş gibi hissederken bittiğinde yine aynı kötü hayatına geri döner. İsmi bile yanlış olan bir karakter her şeyin alay olduğu, her işin torpille yürüdüğü bir toplumda nasıl tutunur?

Fahim Bey maddi açıdan da zorluklar yaşamış ve refaha kavuşamamıştır. Girdiği işlerde dikiş tutturamamış ve her seferinde ezilmiştir. Başkalarını memnun etme isteğine engel olamadığından kendi benliğini unutmuş biridir. Babasının okulunu bitirip iyi maaşlı bir işe girerek kendilerine yük olmayacak kudrete erişme temennisini yerine getirememiştir en başında. O dönemde maaşlı işe girmek oldukça zor olduğundan Bâbıâli’de maaşsız bir işe girmiş ama babasına tam tersini söylemiş, üstüne bir de göstermelik bir konak kiralamıştır. İçine eşya alacak parası olmadığından boş odalarında gezindiği bir konak. Hayatı boyunca kendini aramış ama bir türlü bulamamıştır. Fahim Bey’in esas sıkıntısı olamamaktır. Hiçbir zaman tam olamamıştır. Tutunamamasının dayanağı da budur, olamamasıdır. Romanda geçen bir alıntı da bunu desteklemektedir: “Fahim Bey, sırtında açık renk pardösüsü, koltuğunda bir tomar Frenk gazetesi, Babıâli yokuşundan bir aşağı bir yukarı iner, çıkardı. Gene de bir şeyler olmadı gitti.”

Fahim Bey kendi ideal kimliğine erişememiş, çevresinin etkisinde bir Fahim Bey olarak yaşamıştır. Çevresinde yaşayan insanların beğenisini kazanmak için hareket ettikçe kendini ihmal etmiş ve kaybolan benliğine bir daha kavuşamamıştır. Tüm bunların üstüne çevresi tarafından deli olarak nitelendirilmiştir. Onun dengesizlikleri, hayalleri ve tutunamaması yadırganmıştır.

     Tutunamama teması, bireyin toplum içerisinde yalnız kalması ve topluma yabancılaşması olarak ele alınmıştır. Temayı bu şekilde ele eserler arasında Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından yazılan Yaban romanı da bulunmaktadır. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’da bir köye yerleşen gazi ve idealist bir subayın hikâyesini anlatan roman, aydın ile halk arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir. İdealist bir yapısı olan Ahmet Celâl taşındığı bu köyde adeta kendini kaybeder. Onun dert edindiği, dava olarak gördüğü, kutsalı saydığı şeylere orada yaşayan halkın kayıtsız kalması ve bu konularla ilgilenmemesi Ahmet Celâl’i çileden çıkarır. Her ne kadar Kurtuluş Savaşı için onlara telkinlerde de bulunsa ikna edemez ve bu çabasında yalnız kalır. Onun yalnızlığı davasında bir başına bırakılması ve ötekileştirilmesidir. Ahmet Celâl bu konularda karşılaştığı tutum sonrası karamsarlığa, mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürüklenir. Hayattan tat almamaya başlar ve orada yaşayanlar tarafından da yaban olarak görülür. Son katıldığı savaşta tek kolunu kaybettiği için aciz duruma düşen ve Kurtuluş Savaşı için yapacak hiçbir şeyi olmayan Ahmet Celâl geldiği bu köyde daha da kötü olur. Tek kolunu kaybettiği, uğruna savaştığı Anadolu halkı onu çok şaşırtmıştır. Hiç kimse milli meselelerle ilgilenmemiş ve bu aydın, idealist, eğitim almış genci yadırgayıp dışlamışlardır. Köylüler savaşa ilgisiz kaldıkça ve düşman da ilerledikçe Ahmet Celâl’in umutları tükenmektedir. Ahmet Celâl kabullenmek istemediği acı gerçeği değiştiremeyen romantik bir milletçi olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada yaşadıkları ve yalnızlığı kendi benliğini dahi sorgulamasına neden olmuştur. Özellikle içinde bulunduğu mekan onu buna itmiştir. Çünkü o köyde farklı olan bir tek kendisidir. Romanda ayağına çarpan yabancı bir ülkeye ait olan konserve kutusuna gösterdiği ilgi ve o kutuda kendini görmesi bunu doğrulamaktadır. “Ben bu topraklarda işte bu teneke kutunun eşiyim.”

Dilini anlamadığı ve ne olduğunu dahi bilemediği bu konserve kutusuyla kendini bir tutması, kendisine köylü gözünden baktığını göstermektedir. Köylü de Ahmet Celâl’in ne olduğunu, neden aralarında olduğunu kavrayamamış, düşüncelerine, derdine anlam verememiştir. Milli sağduyunun olmadığı bu köyde toplumdan sonra kendine de yabancılaşan Ahmet Celâl, kendine duyduğu saygıyı da kaybetmiştir. Onun tüm bu umutsuzlukları, sürüklendiği karamsarlık, içinde bulunduğu köyün kendisini boğan yapısı ve çevresine yabancılaşması hayata tutunmasına engel olmuştur.

     Saatleri Ayarlama Enstitüsü tutunamama temasının işlendiği bir eserdir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazdığı romanda Hayri İrdal karakteri karşımıza çıkmaktadır. Tutunamayışıyla, hayalleriyle ve düşüşleriyle Fahim Bey’i andırmaktadır. Hayri İrdal da tıpkı Fahim Bey gibi benliğini tamamlayamamış, kendinden uzaklaşmış, kendine yabancılaşmış biridir. Hayri İrdal kendini şu sözlerle ifade etmiştir: “Ben insanların en naçizi ve mânasızı, karımın, vaktiyle enstitümüzün kurulmasından evvel hakkımda kullandığı dille, en sünepesi.”

Bunalımlı bir kişi olan Hayri İrdal da yaşadığı hayatta dikiş tutturamayan, hayata tutunamayan karakterlerdendir. Çevresinin etkisinde bir yaşam sürmüş ve onların benliklerine bürünmüştür. Bir ömür içinde birkaç bedenin ömrünü yaşamıştır adeta. Çevresindeki insanların düşüncelerini, fikirlerini benimsemiş ve onlar gibi hareket etmiş, böyle yaptıkça da kendinden bir hayli uzaklaşmıştır. Öyle ki Lütfullah, Nuri Efendi ve Abdüsselam Bey’in kimliklerini yaşamıştır. Onları kendine bir maske yapmış ve onlar gibi dolaşmış ama maskenin altında kendi benliği olduğunu unutmuştur. Tıpkı Fahim Bey gibi, Ahmet Celâl gibi Hayri İrdal da yaşadığı hayattan memnun değildir. Mutlu değildir. Hayatını değiştirmek istese de bu gücü kendinde bulamaz. Aslında en çok ihtiyaç duyduğu şey kendi olmaktır. Birçok bünyeyi taşır içinde. Bu kısım romanda şöyle geçmektedir: “Hayri Beyfendi, Bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri… Ne kadar çok Hayri var. N’olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben bir de tek insan, kendim olsam.”

Parçalara bölünmüş bir benlik içinde sıkışıp kalan Hayri İrdal biçare olarak tanımlamaktadır kendisini. Yetersiz, eksik, zavallı birini görmektedir kendisinde. Romanın kilit karakterlerinden biri olan Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ı şu şekilde tanımlamıştır: “Siz harbe girmeden dağılmış bir orduya benziyorsunuz.” Bu; hayata karşı güçsüz düşen, tutunamayan ve çaresiz bir şekilde mutsuzluğu göğüsleyen Hayri İrdal’ı net bir şekilde açıklamaktadır. Bir yerden sonra kafayı yeme noktasına gelen Hayri İrdal, Doktor Ramiz’e başvurur. Doktor Ramiz’in İrdal için söyledikleri hem İrdal’ın karakteristik özelliklerini hem de romanın temasını bir kez daha ortaya koymaktadır: “Başkaları seni olduğu gibi görüyor, sen kendini göremiyorsun!” Yeteneklerinin farkında olmadığını, kendine olan güvenini kaybettiğini ve bu yüzden yaptığı her harekette bir kusur aradığını, kendisine haksızlık yaptığını söyleyen Doktor Ramiz’in bu söylediklerinde büyük bir ironi vardır çünkü Hayri İrdal kendi benliğini değil, başkalarının benliğini yaşamaktadır.

Doktor Ramiz’in arkadaşı olan Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın hayatında dönüm noktası olur. Kendisinde bir değişim başlatan İrdal, Ayarcı’yı tanımasıyla hayatını ondan önce ve sonra diye ikiye ayırır. Halit Ayarcı, İrdal’dan farklıdır. Özgüvenli, zengin ve aklı başında biridir.

Romanın en dikkat çekici detaylarından biri de kıyafet ile insan karakteri arasında kurulan bağdır. Tanpınar kıyafetleri insanların birer parçası olarak görmüş ve benliklerini etkilediğini ifade etmiştir. Bu noktada da Fahim Bey ve Biz yine kendini hatırlatmaktadır. “İyi bir terzinin bize giydirdiği esvaplar yalnız vücudumuza geçmiş ve onun şeklini tadil etmiş sayılamaz. Onlar elbette maneviyatımıza da geçer ve tabiatımıza, ahlakımıza da tesirleri olması tabiidir. Onlar, görünüşe bakan insanların gözleri karşısında şeklimizi değiştirmekle talihimizi de değiştirir.”

Tanpınar ve Hisar benzer düşünceyi eserlerinde dile getirmiştir. Bu kısım bir kez daha Hayri İrdal ve Fahim Bey’in benzer yanını ortaya koymuştur.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında kıyafetin benlikte bıraktığı etkiyi Halit Ayarcı’nın Hayri İrdal’a hediye ettiği kıyafette net bir şekilde görmek mümkündür. İrdal kendi sözleriyle bu kıyafeti sırtına geçirdiği gibi tüm varlığının değiştiğini söylemiştir. Sanki Ayarcı’nın almış olduğu kıyafet onun mizacından izler taşımaktaydı ve İrdal bu kıyafeti giydiğinde onun tüm bu cesareti, gücü kendisine aşılanmıştı. Halit Ayarcı daha sonra geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Hayri İrdal’ın hayatına etki eden ve ona hediye ettiği kıyafetle mizacını miras bırakan Ayarcı romanın önemli bir karakteridir.

Hayri İrdal hayata başkalarının gözlerinden bakan biri olmuş ve asla kendi olamamıştır. Çelişkilerle dolu ömründe tutunmak için bulduğu dallar bile başkalarına aittir.

     Tutunamama temasının en yoğun kullanıldığı ve kendini gösterdiği eser Oğuz Atay tarafından yazılan Tutunamayanlar romanıdır. Bu temanın en önemli temsilcisidir. Roman, Türk edebiyatında çok önemli bir yeniliğe imza atarak dikkat çekmiştir. Roman tamamen bir tutunamama hikâyesidir. Her şeyden önce bir intihar vardır ve intihar başlı başına bir tutunamayıştır. Selim Işık ve Turgut Özben romanın ana karakterleridir. Roman, Selim Işık’ın ardında dağınık kağıt parçaları bırakıp intihar etmesiyle başlar. Turgut Özben; arkadaşı Selim Işık’ın intiharını araştırmaya, bunun nedenini anlamaya, Selim’in benliğine dahil olmaya çalışır. Fakat bunu yaparken kendi benliğinin yolculuğuna çıkmıştır. Oğuz Atay tutunamayan kişileri şu şekilde ifade etmiştir:

“Tutunamayan: Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. (…) İnsanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar. İnsanlar arasında barınmaları –ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız Tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir.”  

İronik ifadelerin geçtiği bu kısım, romanın başlığını açıklamaktadır. Roman tutunamayanların iki tipi üzerinden gitmektedir. Selim Işık karakteri hikâyenin kilit noktasıdır. Tutunamayanların prototipi demek yanlış olmaz. Hikâye onun intiharı ile şekillenmeye başlamaktadır. Selim bir mühendistir. Fakat bunun yanında sanatla da yakından ilgilenen kültürlü biridir. O da diğer tüm tutunamayanlar gibi bunalımlı, ıstıraplı ve çevresi tarafından anormal karşılanan biridir. Hatta çevresi ona direkt olarak anormal demiştir. İçine kapanık bir yapısı vardır ve intiharından sonra arkadaşları da bunu vurgulamıştır. Kitaplarla yaşayan biri olan Selim kendini o dünyada hisseder ve onlar için acı çeker. Her birini kafasında canlandıramadığı için rezil biri olduğunu düşünür. Tüm bu detaylar onun psikolojisini ortaya koymaktadır. O gerçek bir tutunamayandır. Onun bu bulanık hayalleri, bunalımlı ruh hali onu intihara sürüklemiş ve benliğini yok etmesine neden olmuştur. Selim bir bireylik macerası kurma hedefini benimseyen bir entelektüelken bir tutunamayana dönüşmüştür. Bu dönüşümün merkezinde romantik bireysellik düşüncesinde yatan çelişkilerin olduğu söylenebilir.

Turgut Özben de tıpkı Selim Işık gibi bir mühendistir. Kendisini idealist biri olarak tanımlayan Turgut, matematiğe harcadığı zamanın kişisel işlerine harcadığı zamandan daha fazla olduğunu söyler. Benliğinin bilincinde olan bir yapısı vardır. Onun için dönüm noktası arkadaşı Selim Işık’ın intiharıdır. Bu intiharın ardından afallayan Turgut bunun nedenini bulmaya çalışır. Selim’in hayatına girmiş insanlarla bir araya gelip geride bıraktığı dağınık kağıt parçalarını birleştirmeye çalışır. Onun hayatına dahil oldukça, tutunamamasıyla ve tutunamamakla tanışır. Bu yolculukta mesafe kat ettikçe kendi hayatından, işlerinden kopar ve o da bir tutunamayan olur. Psikolojisi alt üst olur. Halüsinasyonlar görmeye başlar ve sadık olduğu benliğinden kopar. Selim’i araştırdıkça Selimleşmeye başlar ama bunu bir yerde reddeder: “Ben Selim değilim Olric. Selim romanları okuya okuya Selim’liğe özenen bir Don Kişot olmaktan korkuyorum.” Roman boyunca Selim’in izlerini takip eden Turgut burada kendini ele vermiştir. Hastalığını kabul etmeyen hastalıklı biri gibidir. Roman ilerledikçe Turgut, Selim’in benliğini taşımaya başlar. Selimleşir. İntihar edip hayattan kopan Selim’in ruhu adeta Turgut’un bedeninde yeniden can bulmuş gibidir. Turgut, Selim’in benliğini bir elbise gibi üstüne geçirmiştir. Başlangıçta Selim’den farklı olan Turgut artık onun gibidir. O da bir tutunamayandır. Her tutunamayan gibi o da hayata, içinde bulunduğu dünyaya yabancılaşmıştır. Burada iç sesi Olric devreye girer. Efendi-köle ilişkisi kurmuşlardır aralarında. Turgut, Olric ile konuşur, onunla dertleşir. Büyük bir dönüşüm yaşamıştır ve var olma çabası içerisindedir. Öyle ki bu çaba bir kavga gibidir. Bu kavganın iki tarafını da Turgut oluşturmaktadır. Turgut, Selim’in hikâyesini birleştirmeye çalışırken kendi hikâyesini bozmuştur.

     Türk edebiyatında tutunamama teması oldukça önemli bir yere sahiptir. Modern edebiyatın en sık kullanılan temalarından biridir. Bu temanın olduğu eserlerde karakterlerin derinine inilmektedir. Tutunamayan karakterler birbirleriyle benzer özellikler gösterebilir. Fahim Bey ve Hayri İrdal’ın yaşadıkları benlik sıkıntısı ve hiçbir zaman tam olamamaları ortak bir tutunamama özelliğidir. Bunun yanında Turgut’un Selim’i benimsemesi ve onun izinde olması, Hayri İrdal’ın hayata başkalarının gözüyle bakarak yaşaması durumuyla benzeşebilir. Ahmet Celâl’in tutunamaması ise biraz daha farklıdır. O değiştirdiği mekan nedeniyle bu hale gelmiş ve bireysel meselelerinden ziyade ulusal meselelere dertlenmiştir. Fakat onun da yaşadığı çaresizlik ve kendine duyduğu saygının azalması, benliğini giderek tüketmesi diğer tutunamayanlarla benzerlik taşımaktadır. Tutunamama teması, toplumdan dışlanmışlığın, topluma, yaşadığı yere hatta bireyin kendisine yabancılaşmasının, çaresizliğin, umutsuzluğun ve tutunacak bir dal bulamamasının yansımasıdır.

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.