Geri Dönüş

“Dönecek!” dedim, “Dönmeyecek.” dedi. “Dönecek!” dedim, “Dönmeyecek.” dedi.  “Biliyorum dönecek!” dedim, “Dönmeyecek, bekleme.” dedi. Kızdım, bir hayli sinirlendim. “Dönecek!” dedim ve ekledim “ Bekle.” dedi giderken. Beklemek düştü payıma, bekleyeceğim, o gelene kadar! Dondu kaldı. Bu beklenmedik sert çıkışımın ardından. Afallamıştı. Belli ki beklemiyordu benden böyle bir çıkış. Onunla birlikte onun yanında oturan diğer dostlarım, Ali ve Mecnun da şaşakaldı. Suskunlaştılar. Bu üç çift göz neden bana dik dik bakıyordu? Bir suç mu işlemiştim? Sevmek, sevdiğini beklemek suç muydu? Onlara göre suçtu besbelli. Bu üstümde dolaşan her biri bir kara bulut olan bu gözler bana hüzünden başka ne vaat ediyordu? Derin dehlizlere sürülmüştü ruhum. Karanlık zindanlara atılmıştı, hayallerim. Sözcüklerime kelepçeler vurulmuştu. Suçlu ilan edilmiştim. Sevmek, sevdiğine sadık kalıp onu beklemek suçlar diyarının en alelade suçuydu. Cezası ağırdı üstelik. Kimdi bu suçun suçlusu? Giden mi, bekleyen mi? Mahkemesi neredeydi? Şahitleri kimdi? Cezası neydi? Kim ilan etmişti sevmenin suç olduğunu? Kim cezayı kim vermişti? Bekleyene… Ben asılmışken küreklere bütün umutlarımla, aşk okyanusu tüm hırçınlığıyla parçalamak için dövüyordu sandalımı. Sürüklüyordu, sandalımı, beni, bekleyiş girdabına. Her gün bir az daha sokulurken girdaba, kurtuluş hayali süslüyordu kırık düşlerimi. Yutuyordu girdap beni sonsuz bir bekleyişe doğru. Sorarım size kim kurtulabilmiş bu girdaptan bugüne kadar, girdap seni kusmadan? Söyleyin, kim pes etmiş, vazgeçmiş beklemekten. Ümitsizliği içinde umut çiçeğini aramakla geçirmemiş günlerini. Bir sonbahar rüzgârı gibi ürküntü verirken bu sözcük… Kim kalmamış yapayalnız bir kardan adam misali, karanlık sokaklar ortasında? Yine de beklemiş bekleneni. Aşk fırtınasına tutulmuşsun bir kere, bir daha durgun yaşamak sana anlamsız gelir. Ait hissedemezsin kendini, fırtınalar koparırken kalbin, fırtınasız yaşamaya. Vakit artık değişir senin için. Saniyeler, dakikalar, saatler… Yıllar, mevsimleri tamamlayan yıllar artık sana o kadar yakındadırlar ki kalbinde, aklında hissedersin. Elini uzatsan yetişebileceksindir. İnanırsın buna. O kadar da uzaktır ki tarifi yapılamaz.  Gökyüzündeki kuşlar, ay belki de güneş kadar. Ama korkarsın yetişebileceğin kadar yakınken yetişememekten. Ya uzattığında ona yetişememek…

Artık bir kuvvet, bir güç bulamazsın. Kendini gömüldüğün bu açık gözlü uykudan. Kalakalırsın beklediğini unutacak kadar. Beklemek kalır senden geriye. Düşüncelerin ihtiyarlar. Saçların bembeyaz oluvermiştir. Düşüncelerin yorgun düşmüştür. Dalgın ve dargın haldesindir. Gözlerin aralık kapıda takılı kalır. Gözlediğin bir gün olur olur gelir.

Ben içimdekileri dökerken karşımda oturan üç dostum, tahammülsüz, sıkılgan ve “Yeter artık!” tavırları bunalmış ve ilgisiz kulaklarıyla beni dinlemekteydiler. Lakin üç arkadaşımın gözleri bir an dahi olsa benim üstümden kalkmıyordu. Sorgu muhafızları gibi sorgu dolu gözledi bunlar. Hayır! Bu doğru olamaz! Bunlar inceliyorlardı beni bir kaçıkmışım gibi! Şimdi anlayıverdim her şeyi! Üstelik kafamda bir ampul yanmadan! Ev arkadaşlarım, Ali ve Mecnun’un beni durup dururken psikolog dostumuz Görkem’in evine götürmekteki ısrarlarını. Beni benden habersiz muayene ediyorlardı. Delirdim mi? diye bakıyorlar. Kim bilir, belki de Gizem’den kalan kalıntıları temizlemeye çalışıyorlardır, benden! Bu aklımdan geçen son düşünce beni çileden çıkarmaya yetmişti. Üstüme çevrilmiş bakışlara öfke fırlattım. “Anladım size sahtekâr herifler! Beni Görkem’in yanına muayene etmeye getirdiniz! Bir de utanmadan geçmiş karşıma bana bakıyorsunuz! Dostlarım olacaksınız üstelik! Hepinize çok kırıldım!” dedim. Bu sözleri bir ejderha gibi püskürtürken ağzımdan, kalktım. Kapıya doğru emin adımlarla ilerledim. “Dur nereye gidiyorsun? Hem bizim öyle bir şey yapmak istediğimizi nereden çıkardın?” dedi Görkem, bir telaşla.  “Kitap odasına!” dedim. Öfkem dinmemişti fakat ben buraya birkaç kitap alabilirim bahanesiyle gelmiştim. Evimi hiç boş bırakabilir miyim yoksa? Ya Gizem dönerse…

Ali ve Mecnun yalanlarının meydana çıkmış olmasından ötürü bir hayli utanç ve biraz da ter içindeydiler.  Endişe ve kuşku dolu bakışlarını Görkem’in üzerine çevirdiler. Gece suskunluğu vardı odada. Dildeki derin sessizliği ise Mecnun “Durumu nasıl, Görkem?” sorusuyla bozdu. Sesinin duygusu bakışlardan aşağı kalır yanı olmasa da bir sivrisineğin vızıltısından daha gür çıkmamıştı, sesi. Yutkundu, daha fazla konuşmak ister gibiydi. Fakat sözcükler boğazına takılmıştı.  “Kötü. Daha da kötüleşmesinden korkuyorum!” dedi Görkem. Hızla havayı keser gibi keskindi sesi.

-Ne yapacağız?                                                                                                                                           -Bilemiyorum!                                                                                                                                             -Böyle duramayız değil mi, ama?                                                                                                            -Öyle bir şey yapmalıyız!                                                                                                                           -Bu aralar çok kitap okuyor mu?                                                                                                             -Sürekli kitap okuyor. Neredeyse hiç konuşmuyor.                                                                              –Bu çok kötü! Hemen kitap okumasını engellemeliyiz! Gerçek dünyadan çok uzaklaşmış. Hayal dünyasında yaşıyor daha beteri…

Görkem yutkundu sözünü tamamlayamadı. Üç arkadaş yaptıkları bu konuşmanın ardından sustular. Kendilerini oldukça yorgun hissettiler. Hepsinin kafasında tek bir düşünce vardı: Nuri’yi bu halden kurtarabilmek! Ne yapabilirlerdi? Daha fazla zaman kaybetmeden bir çözüm üretmeliydiler. Görkem bu bilinçle gerçeği saklamak istemedi ve ortaya döktü, sözünün gerisini getirdi: “Artık yaşananları doğru hatırlamıyor! Onlarla hayal kuruyor, anılarını değiştiriyor! Kendine yaşanmamış yaşantılar yaratıyor!”

“Nereden çıktı bu şimdi?” diye temelsiz bir karşı çıkış gösterdi Ali. Bu itiraza çok sinirlendi Görkem. Sanki arkadaşının kötülüğünü istiyormuş gibi gördü bunu. “Duymadın mı? Sözde Gizem ona bekle demiş!” dedi bağırarak. Mecnun, sakin ve sessiz olması için işaret yaptı. “Belki de söylemiştir! İnsan düşündükçe anılarının gölgelerinin, teferruatlarının, farkına varır, ilk anda farkına varamadıklarının” dedi Ali itirazını sürdürmeye çalışmak için. Mecnun Ali’ye baktı. Kendisini kandırmaya çalışan arkadaşını ayıpladı.  Nuri’ye yardım etmek istiyorlarsa önce kendileri kabullenmeliydi onun hasta olduğuna. Beyhude bir çabaydı Ali’ninki. 

“Hayır!” dedi Mecnun bilgin bir ses tonuyla. “İnsan, zamanla anılarının ayrıntılarının varlığının farkına varmaz; anılar silinirken, muğlaklaşırken, belleğinden düzensiz. O anıları anımsadıkça oluşan boşlukları kendi isteğimize uygun yarattığımız ayrıntılarla doldururuz. Artık anılar gerçeklikten kopmuştur. Bir hayali anlatır olmuştur!” yan gözle odanın girişine bakıyordu. Bu konuşma sırasında içeri davetsiz bir misafirin girmesini istememişti.  “Öyle.” diyerek Görkem, Mecnun’un söylediklerine katıldığını belirtti. “Senin de bildiğin gibi Ali, Gizem evleniyor. O kendisine yeni bir hayat kurmuşken nasıl olur da Nuri’ye bekle, döneceğim der.” dedi, Görkem.  Sesini kendisinden saklayan bir fısıltıyla “Doğru!” diyebildi Ali. Üzgündü. Sesinde hâlâ arkadaşını kollamaya çalışan bir uğultu vardı.

“Kitap okumasını engellemekten başka ne yapabiliriz?” dedi Mecnun, havadaki kasveti dağıtmak ve asıl konuya dönmek için. “Bir ilaç yazacağım, çaktırmadan yemeğine atarsınız…” “Elbette!” diye araya girdi Ali. Görkem Göz ucuyla Ali’ye baktı, omuz silkti. Ali yaramazlık yapmış çocuklara özgü utançla başını eğdi.  Görkem konuşmasına temkinli şekilde devam etti: “Ne yapıp ne edin düşüncelere dalmasına asla izin vermeyin! Düşünmeye devam ederse bir daha gerçek dünya ile bağ kurmaz! Gizem’in geri dönüş hayali, beklemek umudunu yeşertecek. En kısa süre de gerçekleri açıklamalıyız ona! Sık sık dışarı çıkartın, bir kızla tanışsa mesela hiç fena olmaz.” deyince Görkem, “Söylemesi kolay!”  dedi Mecnun sitem ederek.  Görkem’in bu çıkışa anlam veremeyen bakışlarının üstüne Mecnun, “Onu buraya getirene kadar ne taklalar attık haberin yok!” dedi. Az önce söylediklerini unutarak anlayışlı bir tavır takınarak Görkem, “Tahmin edebiliyorum!” demekle yetindi. Ali suskunluğunu önemli bir şey hatırlamış gibi telaş içinde “Gizem’in düğün davetiyesini yok ettiniz mi?” dedi.  Mecnun, Ali’nin az önceki hatasını unutturmaya çalışmasını yersiz bularak “Ben aldığım gibi yırtıp attım.” dedi. “Ben atmadan önce sigarama küllük yaptım!” dedi Ali yapma bir tebessümle. Gözler, Görkem’e çevrildi. Görkem, boğazına bir şey takılmış gibiydi. Sarardı, morardı. Nasıl söyleyeceğini bilemedi.  Korkak sesle, “Ben, kitap odasında, bir kitabın arasına koymuştum!” diyebildi. Üç arkadaş sükût içinde tedirgin kulalarını öteki odaya diktiler. Kalkmaya fırsat bulamamışlardı ki Neşe’nin, Görkem’in eşinin, sesini duydular: “Dur Nuri sakın yapma!” Öteki odaya koştular. Nuri’yi bir elinde düğün davetiyesi, öteki elinde Görkem’in tabancası ile buldular. Nuri ağlıyordu. Perişan bir halde, doğru dürüst düşünemiyordu. Görkem kasasında bulunan tabancasını Nuri’nin nasıl aldığını düşünemedi bile.                                                            -Nuri kardeşim, sakin ol! Konuşalım.                                                                                                      -Evleniyormuş Görkem! İnanabiliyor musun? Beni bırakıp başkasıyla evleniyor…                        -Sen sakin ol kardeşim! Her şey düzetilir!                                                                                             -Hayır! Biliyorum, o artık beni istemiyor! Böyle yaşamaktansa öleyim daha iyi…

Kimse ne yapacağını bilemedi. Söyleyecekleri hangi söz Nuri’yi sakinleştirebilirdi. Doğru düşünmesini nasıl sağlayabilirlerdi? Mecnun, eli titreyen Nuri’ye yaklaştı, bir adım.  “Nuri sen kendini öldürünce ne olacak? Ne değişecek? Bak Gizem hayatına devam ediyor, sen niye etmiyorsun? Hayat bu işte! Düşmek. Düşmek. Düşmek ve kalkmak ayağa tekrardan!” dedi. Nuri’nin zayıf ve iradesiz bedeni yanındaki sandalyeye çöktü. Haklı Mecnun, dedi içinden. Fakat nasıl olacak nasıl başaracağım? Onsuz yaşamı hiç düşünmedim!” diye düşündü iç konuşmasını. Nuri’nin bir seçim yapması gerekliydi. Yapacak mıydı? Onu umursamadan devam eden hayata meydan mı okuyacaktı? Bilinmez. Fakat ne olursa olsun hayat durmuyordu devam ediyordu.     

Eyüp Saka

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.