Babasız Büyümek

-Beni ben yapan babama…

Baba ölünce çocukluk ölür de, yaşayandan geriye ne kalır? Ölen babanın ardında bıraktığı enkaz, ne kadar zamanda toparlanır? Ya da toparlanır mı? Allah ömür verdikçe her çocuk illaki büyür. Babasız da büyür. Kendi çocukluğunun yıkımı üzerine kurduğu yaşanmış ve yaşanacak olanlarıyla büyür. Fakat nasıl bir hayat yaşar, orası tartışılır.

Babasız insan eksik yaşar. Bu yemek masasından bir tabağın eksilmesi ya da her bayram öptüğü eli bir daha hiçbir bayram öpememesi gibi bir eksiklik değildir. Bu kolay alışılabilecek bir eksiklik değildir. Bu hayatta kaç kelime vardır ki her gün kullandığımız? Ya da kaçı olmadan yaşayamayız? Pek çoğunun baba diyebildiği bir hayatta baba diyememekten büyük eksiklik yoktur. Babasız büyüyen çocuk kelime dağarcığından kan kaybeder, üstelik bu kanı bulmak mümkün değildir.

Babasız büyüyen çocuk hayalperest olur. Gökyüzünde kendisini seyrettiğini sandığı babasıyla konuşur. Asla duymayacağını, görmeyeceğini bile bile elde ettiği ilk iyi şeyde babasıyla buluşur.

Babasız büyüyen bir erkek çocuğu başöğretmeninden yoksun büyümüştür. Şanslı akranları hayatla alakalı sınavların sorularını önden alıp hazırlanmışken o, o an muhatap olur. Ya çok korkaktır ya da haddinden fazla cesur. Herkesten saklı korkuları vardır. Pek çok şeyi hayat ona yaşatarak anlatır. Tornavida tutmayı bilmez, tamirden anlamaz, ampul değiştirecek kadar dahi cesaret bulamaz. Kördüğüm yaparak öğrenir ayakkabı bağlamayı. Bağlayamadığında düşer, o an öğrenir tek başına ayağa kalkmayı.

Bir çocuğun babasız kaldığını öğrendiği anı düşünün. Bunun ne demek olduğuna bile anlam veremediği o anı. Gecesinde kelinden öptüğü, sabahında üst geçitte veda ettiği babasının birdenbire cenazesinde olduğunu. 9 yaşında büyümek zorunda kalan ama nasıl büyüyeceğini, büyüyünce ne olacağını bilmeyen o çocuğu düşünün.

Doğru düzgün görmediği akrabaların birden peyda olup her cebinden farklı bir çikolata çıkararak tek derdi çikolataymış gibi davrandıkları o çocuk… Kafasını dağıtmak için okula gittiğinde önceden hiç dikkatini dahi çekmediği arkadaşlarının etrafında toplanıp “Senin baban mı öldü?” sorusunu sordukları o çocuk. Hatta bazılarının ileri gidip durum tespitinde bulunarak, “Senin baban öldü. Artık yok. Bir daha göremeyeceksin!” diye azarladıkları çocuk. “Bir daha göremeyeceksin!” cümlesinde bir ömür takılı kalmış çocuk. Çocuğun çocuğa yaptığı zulmü kimse kimseye yapmaz.

Onu kendinden ve ailesinden başka hiç kimse anlamaz. Okula gider, sanki dünyada tek babasız çocuk oymuş gibi bir muamele görür. Okul… Babasız büyüyen bir çocuğa okuldan acımasız davrananı yoktur. Her yıl en az iki kere bir dersin ortasında elinde listesiyle nöbetçi dalar sınıfa. “Bu sınıfta öksüz ve yetim olan var mı?” Soruyu soran çocuk, cevap istenen çocuk, sorduransa koskoca bir okulun müdürü. O an hayatının en kötü anıymış gibi hisseder çocuk. Tüm gözler utanç verici bir suç işlemiş gibi üstündedir ama inat etmiştir, kaldırmaz elini. Okul çıkışı ağlayarak gider evine ve sarılır kendisine hem babalık hem de annelik yapmak zorunda kalan biriciğine. Annesi bu üslubu eleştirmek için okula gittiğinde küçücük çocuğundan böylesine sert bir gerçeği anlayıp kabullenip normal bir şeymiş gibi, “Ben yetimim.” cevabını vermesinin beklendiğini öğrenir. Hatta eleştirilen birden annenin kendisi olur. “Çocuğunuzun yardım alması gerekiyor.” denir. Yardım etmesi gereken okullar değil midir?

Çok düşünmeyin o çocuğu. Daha doğrusu uzakta aramayın. Benim o çocuk. 9 yaşında büyümek zorunda kalan ama içinde hiçbir zaman büyüyemeyecek olan 9 yaşında bir çocuk yaşatan koca bir çocuk.

Hayatımda katıldığım ilk cenaze babamın cenazesiydi. 12 yılda hayatımın geldiği noktaya bakınca karşılaştırma yapmadan edemiyorum. Babam mühendis olmamı isterdi. O gittiğinde ben daha ortaokulda bile değildim. Ben çok kolay yazar olabildim. O yaşasaydı her şey farklı olabilirdi. O yaşasaydı da, ben onla isteklerim için kavga etmeye de razı olabilirdim.

Hiç unutmam, bir gün ailecek yemek masasındayız. Menüde çubuk makarna var. Abim haliyle çatalı döndürerek götürüyor ağzına makarnayı. Babam kızıyor: “Doğru düzgün yesene.” Annem cevap veriyor hemen: “Nasıl yiyecek başka?”

Bir gün babamla Yandım Ali filmini izliyoruz. Ben gayriihtiyari kollarımı bağlamış, bir başka deyişle çiçek olmuş filme bakıyordum. Babam kızdı: “Aç oğlum kollarını. Yapma öyle, iyi değil.”

Babam çok düşkündü bana. Tabii olacak, kırklı yaşların beklenmedik transferi. Abimler olmuş koca adam, ben daha küçücük. Bir gün kahverengi küçük sinimizde beşimiz ailecek yemek yiyoruz. O sini hâlâ duruyor ve ben hâlâ anlayamıyorum nasıl sığdığımızı. Neyse… ortada kavun tabağı var. Hepsi yenmiş, bir tane uzun, ucu ballı kavun kalmış. Abimle aynı anda batırıyoruz çatalı. Babam kızıyor hemen, “Bırak çocuk yesin.” Annem hemen ortadan ikiye bölüyor, ne şiş yanıyor ne de kebap.

Ah bir de havuz maceralarımız var ki sormasanız da anlatırım. O zamanlar can yeleği giyiyorum. Babam merak ediyor, bir çıkaralım durabilecek misin diyor. Can yeleğini çıkarıyoruz ve beni bırakıyor. Ben de hiç istifimi bozmadan güzelce batıyorum. Daha zamanı gelmemiş diyoruz.

Bizim sokağın karşısında bir mobilyacı vardı. Vitrinde arabalı yatak. Nasıl beğeniyorum anlatamam. İlk hayalim oluyor birden. Koşuyorum babama ve yatağı anlatıyorum. Ballandıra ballandıra. Sonra babam soruyor, “Arabalı yatak ya direksiyonu da var mı?” O yatak için bir gün sağlam bir tavır yaptım babama. Ertesi gün bir geldim kurstan eve, yatak, odamda. Hayatımın en güzel hediyesi şüphesiz. Kolay değil, ilk hayalim. O yatak beni taşımaya devam ettikçe üstünden inmeyeceğim.

Şimdi soruyorsunuzdur, “Ee ne bunlar şimdi?” Bunlar benim babamla alakalı hatırladığım anılarım. İnsanın babasıyla az zamanı olunca en önemsiz an bile anısı oluveriyor.

Ben babasız büyüdüm. Kalemden başka hiçbir şeye yoktur becerim. Bir kere ampul değiştirmeye çalışırken binanın elektrik sistemini bozmuşluğum bile vardır benim. Bisiklete binmeyi öğrenemedim. Babam kenardan izliyor diye oynadığım futbola ondan sonra devam edemedim. Sineklerden hatta kelebekten bile çekinirim. Elektrik gittiğinde kuru ekmek yerim ama çakmakla ocağı yakmaya yoktur cesaretim. Elmayı yanımdakini rahatsız etmek pahasına ısırarak yerim ama soymaya da dilimlemeye de çekinirim. Ben böyleyim. Babamdan öğrenemedim. Ondan sonra da öğrenmek istemedim. Bunları yapmadan da tatmin edebiliyorum kendimi.

Babasız büyümek zor. Babanın sevdiği anne ve yetiştirdiği abilerce büyütülmekse şans. Ben tüm şanssızlıklarımın ve kaybımın yanında şanslıyım da aslında.

Ben babasız büyümüş bir çocuğum. 21 yaşına kadar bir sürü kelime öğrenmiş, söylemiş yetmemiş onları kendine oyuncak etmiş ama bir kelimeyi bir türlü hakkıyla söyleyememiş. Babamın hayatımdaki eksikliği bir yana dursun, baba demenin zorluğu hiçbir zorlukla yarışamıyor bende. Hayatımda söylediğim ilk kelimeydi, baba. Bebektim. Titreyerek söylemiştim. Koskoca adam oldum, hâlâ titreyerek söylüyorum.

Yine geldi onuncu ayın dördüncü günü

Ayların en ketumu, günlerin en acımasızı.

Sen gittiğinde 9 yaşındaydım, şimdi 21 yaşındayım.

Yıllar geçtikçe sana olan açlığım, bağlılığım artıyor.

Ama her anımda da bana güç veren senin yokluğun oluyor.

Şanssızlık ve şansı aynı anda yaşayarak geçirdik çocukluğumuzu.

Az vakit geçirmiş olsam da, o az vakitte küçücük kalbime sığdırdığın kültürle ve inançla dimdik yaşayabiliyorum.

Rahat uyu danasının babası. (04.10.2008)

Agâh Ensar Can

3 thoughts

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.