Tektaş

Her şey bir akşam bizim hanımın romantik bir dizi sahnesini izlemesiyle başladı. Dizide yapılan büyülü evlilik teklifine Düriye’m derin bir iç çekip burnunun ucuna düşen gözlüğünün üstünden şöyle bir bana baktı: “Alacağın olsun Ali Rıza.” dedi başını belli belirsiz sallayarak. “Elli yıl oldu bak, evleneli, bir kere bile bana böyle aşkını ilan etmedin.”

Bana takıldığını düşünerek başta hiç istifimi bozmadım. O an bilseydim eğer ‘Bir kere’yle başlayıp ‘etmedin’le biten cümlelerin başıma bu denli dert olacağını, hemen o an eşimin önünde diz çöker aşkımı ilân ederdim. 

Çayıma şeker katıp ağır hareketlerle çay kaşığını çevirerek karıştırdıktan sonra höpürdeterek çayımdan bir yudum aldım.  “Ohh eline sağlık Düriye’m.” dedim ince belli bardağı önümdeki sehpanın üzerine bırakırken, “Sobanın üstünde çay da pek tatlı oluyor.” 

“Sen anca çay höpürdet Ali Rıza, bak elin adamları şapur şupur karısının elini öpüyor, tektaş takıyor. Sen bir kere bile bana tektaş takmadın, önümde böyle diz çökmedin.” diye üsteleyince söylediklerinde ciddi olabileceğini düşünerek “Çöktüm ya Düriye’m.” diye atıldım suç bastıran çocuklar gibi sesimi yükselterek.

Elindeki örgüsünü kenara bırakıp öylece boşluğa baktı bir süre. Hafızasını yokluyordu galiba. Sonra oturduğu yerden öne doğru sarkıp bana tereddütlü bir bakış attı. “Ne zaman?” diye sordu gözlerini kısarak. 

“Düğünümüzde harmandalı oynarken diz çökmüştüm ya, ne çabuk unuttun?” diye cevap verirken dudaklarımın ucu hafif yukarı doğru kıvrılmıştı çünkü o anlar tekrar gözümde canlanmıştı. Ne güzel oynamıştım ama. Hey gidi günler hey. 

“Ne! Düğünde mi! Tüh, Allah cezanı vermesin, gözü kör olmayasıca! Senin dediğin milattan önceydi!”

Koltuğun kenarından bastonunu kapıp üzerime yürüyen karımı sakinleştirmek için “Ne miladı Düriye’m seni beyazlar içinde gördüğüm o gün daha dün gibi aklımda. Gelinlik de çok yakışmıştı sana, çok güzel olmuştun.” desem de karım bir cellat gibi elindeki bastonunu havada sallayarak üzerime doğru yürümeye devam ediyordu. Neyse ki eskisi kadar hızlı hareket edemiyordu, bu da bana kaçmak için biraz zaman tanıyacaktı. Elimi koltuğa bastırıp hızlı bir şekilde doğrulmaya çalıştım. O bana yaklaşmadan kaçıp kurtulmaktı niyetim fakat dizlerimdeki menisküs buna izin vermedi. Hay Allah, kabul etmeliyim ki ben de eskisi gibi hızlı değildim artık. 

Paslı bir robot misâli gıcırdayarak doğrulduğumda kafama inen bastonla koltuğa geri çöktüm. “Aah! Ne yapıyorsun hatun? Ne dedim ki ben?” diye isyan ettim. “Gelinlikle pek güzel olmuştun dedim!” diye ekledim acıyla yüzümü buruşturarak. Gençlik yıllarımda eşinden dayak yiyeceksin deseler hayatta inanmazdım ama gel gör ki artık boynum Düriyem’in önünde kıldan inceydi. Vakti zamanında ben de az üzmemiştim onu. Sabahlara kadar yolumu gözletmiş, olur olmaz şeyler için kalbini kırmış, canını yakmıştım. İnsan gençken bilmiyor eşinin kıymetini ama yaşlanınca ondan başka kimseden fayda olmadığını anlıyor işte. Ne anam kaldı ne babam, ikisi de sizlere ömür, ne de uğrunda kavga ettiğimiz çocuklar, hepsi evlenip çoluk çocuğa karıştı. Bir biz kaldık işte, Edi’yle Büdü. 

Düriye’min “Ne gelinliği Ali Rıza Bey!” diye yüzüme püskürmesiyle daldığım düşüncelerden apar topar çıkarken korkuyla cılız bedenimi oturduğum koltukta biraz daha küçülttüm. Yıllar benim iri yarı omuzlarımdan alıp Düriye’min göbeğiyle kalçalarına eklemişti adeta. Beni öldürmek için kucağıma oturması yeterliydi. 

G-gelinlik işte. Senin ge-ge-gelinliğin.” diye kekelediğimde yere vuran bastonun sesiyle bir kere daha sıçradım. 

“Sen gelinlik mi giydirdin ki bana Ali Rıza Efendii!” diye uzatıp “Eltimin artığı, eteğinin altı sökük bir bindallıyla gelin almadın mı sen beni? Sen kimi hayal ediyorsun de bakayım bana!” diye devam etti. 

Hay Allah! Bindallı mıydı o giyindiği? O gün gözlerine bakmaktan ne giyindiğini görememiştim ki. O gün bana hayran hayran bakan gözleri şimdi öfkeden ateş püskürüyordu. 

“K-kimseyi hayal etmedim D-Düriye’m.” dedim ellerimi teslim olmuşçasına havaya kaldırarak. “Demek ki ben yanlış hatırladım.”  

“Ne demek yanlış hatırladım! Daha yeni ‘seni gördüğüm gün daha dün gibi hatırımda’ diyordun ya? Ne çabuk unuttun!”

Dut yemiş bülbül gibi kalakalmıştım öylece. Düriye’m beni köşeye sıkıştırmış, beni kendi sözlerimle vurmuştu. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Babamın “Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır” sözünü hatırlayıp bulunduğum yerden uzaklaşmaya karar verdim. 

“Ee yetti ama Düriye,” diyerek ayağa kalktım. “Gelinlikti, yüzüktü… yeter! Yeter darlama beni. Biz yaşlandık artık, sen yaşlı bir kadınsın, yaşından başından utan.” 

Bunları derken her ihtimale karşı ellerimle başımı siper etmeyi bırakmamıştım. Benim hanımın ne yapacağı belli olmazdı. Her an indirebilirdi o bastonu kafama. 

Baston kafama inmeyince parmaklarımın arasından ürkekçe karıma baktım. Yüzünün o öfkeli hali gitmiş yerini çocuksu bir hüzne bırakmıştı. Bana vurmayacağından emin olduğumda ellerimi indirip belimden düşmeye meyilli olan pantolonumu yukarı çektim. “Ben camiye gideceğim, namaz vakti geldi.” dedim sakince. 

Ses etmedi. Ben de onun kalbini ne kadar kırdığımın farkında olmadan ceketimi giyinip evden çıktım. Ayaklarımı yere sürterek camiye doğru giderken cuma ezanı okunmaya başlamıştı bile. 

Cuma’dan sonra eve döndüğümde Düriye’m benimle konuşmadı. Cumartesi oldu yine konuşmadı. Pazar, pazartesi derken aradan bir hafta geçti tekrar cuma oldu ama Düriye’m hâlâ benimle konuşmuyordu. Arada kendi kendine söylenmelerine kulak misafiri olmuştum birkaç defa. Cümlelerinin hepsi ‘Bir kere’yle başlayıp ‘etmedin’le bitiyordu. Bozuk plak gibi takılı kalmıştı bizim hanım o cümleye. Ne olmuş yani bir tektaş alıp aşkımı ilan etmediysem bugüne kadar. Tek diş kalmışız tektaş bizim neyimize değil mi? 

“Bu böyle olmaz,” diye düşünerek cumadan sonra bankadan üç aylık birikimimi çekip çarşıda aldım soluğu. Girdiğim her kuyumcu bana tektaş değil, tokmak satmaya çalışıyordu galiba. Yüzüklerin taşı Düriye’min çenesindeki et beninden büyüktü. Ücretini ise hiç sormayın. Ben o paraya tam üç tane altın kaplama diş taktırırdım. O derece yani. 

Akşama kadar o kuyumcu senin bu kuyumcu benim… “Girmediğim kuyumcu, tarttırmadığım tektaş kalmadı,” diyordum ki, çarşının çıkışında küçük bir kuyumcuya rast geldim. Sonunda bütçeme uygun, taşının boyutu Düriye’nin et benini geçmeyen bir tektaş buldum. Yüzüğü kırmızı bir kutunun içine koydurup ceketimin iç cebine attıktan sonra evin yolunu tutturacaktım ki karşı mağazanın vitrininde kırık beyaz uzun bir elbise gördüm. Kolları danteldi. Gelinlik değildi belki ama bu elbiseyi giyince Düriye’m gelin gibi olacaktı. Bu düşünce beni bıyığı yeni terleyen delikanlılar gibi heyecanlandırdığında gaza gelip cebimdeki son parayı da bu elbiseye verdim. Elbise battal beden olunca parası da oldukça battaldı. 

Türk’ün aklı sonradan gelirmiş ya, benim de aklım başıma çarşıdan eve yürüyerek giderken gelmişti ama iş işten geçmişti. Cebimde taksi parası dahi kalmadığından Ya Allah tabanlara kuvvet diyerekten yürümeye devam ettim. Eve ulaştığımda yorulmuştum yorulmasına ama paketteki beyaz elbiseyi gören Düriye’min gülen yüzü her şeye bedeldi. Yine hayran hayran bakmıştı bana, onu ilk gördüğümde bana baktığı gibi. 

Akşam aramızdaki bütün buzlar erimişti. Hanım masayı kurduktan sonra yatak odamızda ona aldığım beyaz elbiseyi giyinmeye gitmişti, ben de belimden düşen pantolonumu geri çekip dizide gördüğümüz gibi romantik bir hava olsun diye masanın tam ortasına elektrikler gittiğinde kullandığımız gaz lambasını yakmıştım. 

Eşim bastonundan destek alarak beyazlar içinde odaya girdiğinde gözlerimi ondan alamadım. Ne de güzel olmuştu Düriye’m. Bana yaklaştığında ellerinden tutup tek dizimin üstüne yavaşça çöktüm. Menisküsüm bana acı verse de acımı yüzüme yansıtmadan kutuyu cebimden çıkarıp kapağını açtım. 

“Seni seviyorum Düriye’m. Ömrümün geri kalanında da benim eşim olur musun?” dedim gözlerinin içine bakarak. 

Dudaklarından küçük bir hıçkırık koptu. Tek elini ağzına bastırıp sessizce ağlamaya başladığında “Kabul mü Düriye, çabuk söyle dizim ağrıdı.” diye kıvrandım. 

 “Kabul.” dedi, telaşlı bir şekilde ıslanan yanaklarını kurulayarak. 

Sol eline aldığım tektaşı taktığımda Düriye’min alnından öpmek için ayağa kalkmak istedim ama olmadı. Dizim tutulmuştu. Ben yerden kalkmak için şekilden şekile girerken bizim hanım elini havaya kaldırmış yüzüğün lambanın ışığında nasıl parladığına bakıyordu. “Ne güzel parlıyor, değil mi herif?” 

Kadın kısmı işte aklı başı yüzükteydi, benim nasıl debelendiğimi gören yok. Gözlerini yüzüğün taşından koparıp bana bakmayı akıl edebildiğinde “Niye kalkmıyorsun ayağa Ali Rıza Bey?” diye sordu. Acıyla dişlerimi sıkarak “Ah bir kalkabilsem.” diye mırıldandım. O kadar sinirlenmiştim ki bu duruma kalbim sıkışmaya başlamıştı. 

O an evin içinde bir ses yankılandı.

“Ah Ali Rıza ah! Tek dişi kalmış karıya tektaş takarsan tek diziyin üstünde boylarsın işte öteki tarafı.”

Sesin kimden geldiğine dikkat etmeden “İnsan menisküsten ölür mü hiç?” diye sordum telaşlı bir şekilde.

“Menisküsten değil ama devrilen gaz lambasının çıkardığı yangından ölür.” diye cevap geldi. 

Panikle başımı kaldırıp yanan masa örtüsüne baktım. “Yangın mı? Sen de kimsin! Azrail mi?!” diye seslendim.

“Hayır…İç sesin.”

“İç ses mi? Bu iç ses de nereden çıktı Allah’ım, deliriyor muyum?” diye yerindiğimde odada tekrar o ses yankılandı. 

“Hayır ama bunamaya başladın Ali Rıza.”

Ben dehşet içinde “Düriyeeee kurtar beni bu iç sesten!” diye haykırdığımda Düriye’mden ortalığı ayağa kaldıran bir feryat koptu. 

“Yetişin komşulaaar, yangın var!” 

Yıllardır kulağımı tırmalayan o tiz sesi sonunda bir işe yaramıştı. 

Neyse ki geçen ay bizim evin üst katını üç üniversite öğrencisine kiralamıştım. Çığlıklarımızı duyup onlar yetişti imdadımıza. Çocuklar masadaki yangını söndürmek için kova kova su fırlatırken tabii ki bu sudan biz de nasibimizi aldık. Öyle ya da böyle, sonunda Düriye’min istediği olmuştu aslında. Sırılsıklam aşık olmuştuk işte. 

Ya… işte böyle. Anladım ki her şeyin bir vakti varmış. Sevdiğime zamanında sevildiğini hissettirmeliymişim. Yaşlılıkta eşinin önünde diz çökmekse oldukça problemli oluyormuş.

Hatice Işıktaş

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.