Gelecekteki Bir Günlükten

 2075 veya 2076

 Günlerin, ayların hatta yılların önemini yitirdiği bir zamanda yaşıyorum. Bu karanlık mahzende eski bir alışkanlıktan ya da içinde geleceğe dair hâlâ bir umut taşıyanlardan bazılarının saydığına göre 2075 yılında, bazılarının saydığına göre ise 2076 yılındayız. Lakin bu kimin umurunda!

 Yıllar yıllar önce tüm dünyada yayılan bir virüs o kadar etkili olmuş ki, insanlar çareyi yerin altına bir şehir yapmakta bulmuş.

 Sıcakların artmasıyla yok olacağı sanılan virüs kendini insan bünyesinin en derin yerine saklamış ve evrim geçirerek yeniden gün yüzüne çıkmış. Bu sefer farklıymış, sıcak hava ile birleşerek dünyayı alt üst etmiş. O kadar yayılmış ki bırakın sokağa çıkmayı insanlar pencerelerini bile açamaz olmuşlar ve kendilerine yapay oksijen üretmek zorunda kalmışlar. Lakin bu hastalık insanı da evrimleştirmiş, öyle ki bu hastalığın bulaştığı insanlar akli dengelerini kaybetmelerine rağmen virüse ayak uyduran bünyeleri sayesinde yaşamaya devam etmişler. Saldırganlaşmışlar. Durum böyle olunca hastalık kapmamış insanlar, hastalıklı insanlardan kaçmak için, yeryüzünden çekilmek zorunda kalmışlar ve şu anda yaşam sürdüğümüz yeraltındaki teknolojik şehri inşa etmişler. Ben bu şehirde doğdum, büyüdüm ve şimdi hayatımı yazıyorum. Kime yazıyorum, bilmiyorum? Tek bildiğim yazmaya olan ihtiyacım!

 Dün bu mahzendeki tek yoldaşımı, ninemi kaybettim. O son nefesinde gizlice bana bu defterin yerini fısıldadı. Bu defteri ilk kez çıkardığım şu anda yazıyorum.

 Büyük dedemden kalmış bu defterde bana kalan sayfalar pek az. Bu devirde kimsede kağıt yok, ihtiyacı da yok doğrusu. Unutmayın ileri bir teknoloji var. Lakin ne teknoloji..! Denetim altında olan bir teknoloji! Sanırım neden günlük tutmak ihtiyacı hissettiğimi ve niçin içimdekileri bu kağıda yazdığımı anlamışsınızdır. Belki ben ölünce birisi bu yazdıklarımı bulur belki de yöneticiler bulur belki de tarihin karanlık sayfasına gömülür!

 Bu şehirdeki tek gerçek şey, zaman! Sekiz saat çalışıyor, sekiz saat uyuyor ve iki saat de “özel hayat” çerçevesinde aktivitelerle geçiriyoruz zamanı. Bu bir döngü şeklinde bir düzen ile sürüp gidiyor. Yaşam, bundan ibaret!

 Geleceğimiz daha çocukken belirleniyor, eldeki teknoloji sayesinde. Üç yaşımıza bastığımız gün bizi bir teste tabi tutuyorlar Teknolojik bir odada gerçekleşen test ve muayene sonucunda bilgisayar çocuğun geleceğini ailesine ve yöneticilere gönderiyor. Üstün gelen zekâsının hangi mesleğe uygun olduğunu ileten bir kısa mesaj ile hepimizin kaderi çiziliyor.

  Benimkini mi merak ettiniz? Anlatacağım, her şeyi.

 Ben işçi sınıfından bir annenin ve asker sınıfına mensup bir babanın tek çocuğuymuşum. Annem doğum sırasında vefat etmiş ve ben iki yaşımda iken babam yukarı gitmiş, bir daha dönmemiş. Ninem bana böyle anlattı, ben onun yalancısıyım.

 Özlüyorum sizi tanımadan. Hem de çok özlüyorum anne, baba!

 Ben ise bilim adamı olmak üzere yetiştiriliyorum. Bana hep geleceğin çok parlak diyorlar, yukarıyı aydınlatan güneş gibi.

Bu defter büyük dedemin, dedemin ve babamın notlarından oluşuyor. Bu defteri okumak için sabırsızlanıyorum!

Sen kimsin, baba!?

                                                                                                          630 saat sonra

 Ninem bana yalan söylemiş. Babam… Benim babam asker değil bir bilim adamıymış. Ninemin deftere yazdığına göre babamı zorla yukarı götürmüşler. Ninem babamın hayatta olduğuna inandığını yazmış. Bu inanca sıkıca sarıldım. Tüm kalbimle ona inandım. Tek umudum bu inanç artık bu hayatta. Belki dedim. Belki yaşıyordur hâlâ…

 Baba beni bekle. Seni bulmaya geliyorum, ne olursa olsun geleceğim!

 Yukarı dünyaya çıkmak için askerlerin arasına karışacağım. Fakat önce asker arkadaşım Dirse’yi beni eğitmesi için ikna etmeliyim.

54 saat sonra

 Dirse’yi ikna ettim.

2520 saat sonra

 Bugün olağanüstü bir hareketlilik, bir kargaşa ve telaş var. Sağlık Biriminden arkadaşım Bayat, bana yukarıda işlerin karıştığını ve her zamanki yukarı nöbet değişiminin bu uyku saatinde gerçekleşeceğini anlattı. Bununla beraber bu seferki yukarı çıkanların sayısının fazla olduğunu ve kendisinin de o yukarı gidenlerden biri olduğunu söyledi. Çok korkuyordu, gitmek istemiyordu. Onun kaybedecek çok şeyi vardı. Bir ailesi, bir sevdiği…

 Bu benim için kaçırılmaz bir fırsattı. Bayat’a onun yerine benim gitmemi teklif edince nasıl bir sevinç ve endişe hummasına tutulduğunu görmeliydiniz. Çok gülerdiniz.

 O suç işlemekten korkuyor ama gitmek de istemiyordu. Ben ona bir öneri sundum. Onu zorla alıkoyacak onu bağlayıp Sağlık Biriminin deposuna atacaktım. Bu şekilde o masum, ben ise suçlu olacaktım. Hemen kabul etti. Gözlerinde buruk bir sevinç, sesinde utanç vardı. Tüm sorumluluğu bana yüklemenin verdiği bir utanç.

5 saat sonra

 Zamanı geldi ve planı uyguladık. Bu yeraltı şehri uykuya yatmışken ne kargaşasının ve ne telaşının yaşandığını asla bilemeyecek. Kargaşanın ve telaşın sayesinde kimse beni fark etmedi.

 Şehrimiz yerin yedi kat altında mıdır, bilmem? Lakin yedi kez asansör değiştirdik. Her asansör değiştireceğimiz vakit uzun bir koridordan geçtik. Koridorlar siyaha çalan kızıl bir renk ile aydınlatılmıştı. Buna “karaışık” diyorlardı. Yukarıda güneş ışığına alışan hastalar bu ışıkta duramıyor ve çaresizce kıvranıyor, nihayetinde ölüyormuş. Bu kocaman asansörler bittiğinde karşımızda kocaman –benim için kocaman- bir oda vardı. Bu büyük odaya ilk girdiğimiz an karaışık açıktı. Bizi Sağlık Biriminden ve Yemek Biriminden insanlar karşıladı ve bize askerlerin on saattir dışarıda olduklarını bildirdiler ve asansör ile aşağıya yollandılar.  Biz onlardan nöbeti devraldık ve on dakika sonra karaışık yerini beyaz ışığa bıraktı. Ne kadar yukarıdakiler için tasarlanmış da olsa karaışık belli bir zamandan sonra bize de zarar veriyormuş.

 Bu kocaman oda üç bölümden oluşuyor. Sağdaki ve soldaki duvarlara sıra sıra yataklar dizilmiş, yatakların yanına birer dolap, üstüne de küçük bir ilaç dolabı yapılmış. İleride oda ikiye ayrılıyor, bir tarafın depo olduğunu tahmin ediyorum diğer taraf ise yemekhane.

 Odaya ayak bastığımız ilk an telaş ve kargaşa devam etti. Askerler hazırlık yapıp önceki ekibi aramak için dışarı sürüklendiler. Art arda dört kapı geçtiler dışarı çıkmak için. Ben içeride kaldığım için ilk kapıyı görebildim sadece ve size kapının kalınlığını anlatamam. O dillere destan güneşi göremedim.

Sağlık birimi vakit kaybetmeden gelebilecek yaralı askerler için hazırlığa giriştiler. Yemek Birimi ise geri dönecek sağlıklı askerler için yemek yapmaya koyuldu. Telaş son bulmak üzere…

2 saat sonra

Yakalandım! Bir sonraki nöbet değişimine kadar, yani bir hafta boyunca, burada, bir köşede sessizce bekleyeceğim. Aşağıya indiğimde bana ne olacağı ve alacağım ceza herkesin boş saatlerinde çenesinin yorulmasına neden oluyor. Onlar merakla bekliyorlar, ben ise umursamıyorum. 

Eyüp Saka

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.