Küçülen Kıyafetler

Soğuktan kaçar gibi girdim apartmana, tek istediğim eve girip ısınmaktı. Kış artık rayından çıkmıştı gerçekten. Asansörü beklerken tanıdık bir ses çalındı kulaklarıma. Eşimin sesiydi gelen ve alt kattan, yani apartman görevlimizin dairesinden geliyordu. Kafamı uzatıp baktım, elindeki poşetleri Aliye hanıma uzatıyordu, apartman görevlimizin eşine. Konuşmalarını dinledim ve duyduklarım beni kendimden geçirdi:
“Bizim çocuklara olmuyor artık, sizinkilere tam olur. Montla bot da var, güzelce giysinler.”
Kadından ses çıkmadı ve eşim hareketlenip o hiç sevmediğim topuk sesleriyle birlikte merdivenleri çıkmaya başladı. Onu bekliyordum ben de.
Beni görünce elini kolunu nereye koyacağını şaşırdı ama bozuntuya vermeden:
“A, hoş geldin hayatım,” dedi gülümseyerek. Hiçbir şey söylemeden asansöre binişini izledim, ben de peşinden bindim ve bizim daireye geldik nihayet. Eve girince, patlamak için bekleyen öfkemi serbest bıraktım artık:
“Sen ne yaptığını sanıyorsun Zuhal!” diye bağırdım.
“Bağırma Levent, çocuklar duyacak.” diye beni sakinleştirmeye çalıştı. Yapacağımız konuşmayı çocuklarımın duymasında bir sorun yoktu ama sesimin tonunu biraz daha düşürebilirdim elbette.
“Geç salona,” deyip peşinden ben de girdim.
“Ne arıyordun görevlinin dairesinde?” dedim bu kez daha sakin.
“Kapıcı dairesine gitmem niye bu kadar olay oluyor anlamıyorum?” diye o da tepki gösterdi bana. Ama ‘kapıcı’ lafı beni iyice sinirlendirmişti. Çocuklar bize bakıyordu, kendimi kontrol etmek için epey zorlandıktan sonra sakince:
“Otur Zuhal, otur konuşalım.” dedim ve koltuğa geçip oturduk. Öfkeme rağmen sakin kalabilmeyi başardım. Eşime ya da çocuklarıma zarar vermek bana göre değildi asla. Ne kadar kırılıp sinirlenmiş olsam da…
“İlk önce şu konuda anlaşalım, kapıcı değil görevli diyoruz. Apartman görevlisi!”
“Tamam, apartman görevlisinin evine gitmemde ne sorun var?”
“Gitmende sorun yok, götürdüklerinde sorun var. Sakın saklamaya çalışma, verdiğin poşetleri gördüm.”
“Evet, çocukların küçülmüşlerini götürdüm, bunda ne var Levent anlamıyorum. Tamam, senin baban da apartman görevlisiydi biliyorum, empati kuruyorsun farkındayım ama ne yapalım çöpe mi atalım yepyeni şeyleri. Birkaç kez giydi çocuklar, eski değil ki onlar.” diye kendini savunmasına:
“Niye eskimediler acaba?” diye sorararak karşılık verdim.
“Niyeymiş? Ne ima ediyorsun?” diye alınmış bir ses tonuyla sorunca, ona aklımdan geçenleri açıkça anlatmaya koyuldum:
“Çocuklara her kış üst baş alıyorsun. Al, asla sakınmıyorum ben aldığımız şeyleri. Ama her kış birkaç kat mont, ayakkabı, bot, kazak… Çocuklar giymeye bile fırsat bulamadan küçülüyorlar, sonra nereye koyacağını bilemiyorsun. Hadi onu da geçtim, bizim çocuklarımız özel okulda okumuyorlar.”
“Sen istemedin çünkü”
“İstemedim, istemeyeceğim. Okuyup öğrenecek çocuk her yerde öğrenir. Ayrıca kötü değil okulları, sadece zengin okulu değil. Zaten konumuz da bu değil! Sana kaç defa dedim ki, bu çocukların arkadaşları her şeyi alabilen çocuklar değiller. Böyle her gün başka bir şey giydirip gönderiyorsun ama diğer çocukların gözü kalır, aklı, kalır, ahı kalır. Ama dinlemiyorsun beni. Hadi tamam, ona da sesimi çıkarmadım ama seninle defalarca konuştuğum, binlerce kez rica ettiğim şeyi de dinlemiyorsun Zuhal sen!”
“Levent lütfen abartma!”
“Abartmıyorum! Sana dedim ki, tanıdığımız ettiğimiz kimseye çocukların eskilerini vermeyeceksin. Gidip bir kuruma kapıdan bırakıp gel, ama özellikle apartman görevlisinin çocuklarına ve ayrıca ailesine bu evden kullanılmış bir şey vermeyeceksin. Demedim mi?”
“Dedin.” diye cevapladı beni daha sakin bir tavırla.
“E o zaman neden dinlemiyorsun beni be kadın? Beni mi yok sayıyorsun, adam yerine mi koymuyorsun? Nedir derdin?” diye sorarken ben de daha sakindim artık. Daha üzgündüm hatta.
“Ya çocukları gördüm geçen gün, ayaklarında doğru düzgün bot yok, sırtlarında eski montlarla okula gidiyorlardı. Kıyamadım Levent, acıdım işte.”
“Acıma! Üzül, kahrol hatta ama acıma şu laftan nefret ettiğimi bile bile de yüzüme söyleme.”
“Affedersin, ağzımdan kaçtı.”
“İçinde de olmasın, zavallı gibi görme insanları.” diye yine yükselmiştim ki derin bir nefes alıp yeniden sakinleştim ve devam ettim konuşmama:
“Ha, dönelim konumuza. Dedin ki üstlerinde başlarında yoktu, üzüldüm. Peki ben sana bununla ilgili ne dedim? Hadi sen söyle, ne demiştim sana ben?”
“Bir eksik görürsen gidip yenisini al, dedin.”
“Ya, gidip yeni al dedim. Annesin, az çok anlarsın ölçülerinden dedim. Git al, kapılarına bırakırız gece sessizce, bizden olduğunu da bilmezler dedim. Neden böyle dedim peki?”
“Yardım göstere göstere yapılmaz diye.”
“Evet, hem göstere göstere, hem de gözüne soka soka yapılmaz. Sonra ertesi gün Şemsi efendiyle karşılaşınca adam boynunu büker, bir şey istersin alsın diye, adam altında ezilir, mahçup olur, mecbur hisseder. Bir iş gösterirsin, verdiğinin karşılığını mı istiyor diye içine gölge düşer, üzülür, kötü olur da dedim değil mi?”
“Anladım Levent, yeter kapatalım bu konuyu. Özür dilerim tamam.” dedi mahçup bir halde ama iyice anlaması gerekiyordu beni.
“Yok, yetmez çünkü bin defa konuştuk ama sen belli ki anlamamışsın.” deyip çocukları da yanıma çağırdım. Artık küçük değillerdi ama ikisini de dizlerime oturttum. Evdeki bu münakaşanın nedenini onların da bilmeye hakkı olduğu, bu yaşlarda böyle davranış biçimlerini anlayıp sindirecekleri için sebebini anlatmaya koyuldum.
“Annenizle defalarca konuştuk, ama hem o hem de siz tekrar dinleyin istiyorum. Benim babam, yani rahmetli dedeniz de apartman görevlisiydi Şemsi amcanız gibi. Ben de çocukken amcanız ve halanızla öyle bir evde yaşıyordum. Bizim apartmanda da aynı yaşta çocuklar vardı, ama bizimle arkadaşlık etmezlerdi. Bizi oynadıkları oyunlara almaz, hatta bazen bazı sözler söyleyip üzerlerdi de.”
“Ne derlerdi ki babacım?” dedi kızım üzülerek. Saçını okşadım:
“Onlar önemli değil bir tanem, önemli olan bizimle arkadaşlık etmek istememleriydi. İleride daha iyi anlayacağınız şeyler bunlar biliyorum ama şimdiden bilin, en azından anlamaya gayret edin. Annenize kızdığım için üzüldüğünüzü biliyorum ama bunun sebebi şu, böyle apartman görevlisi gibi işler yapan insanların çocuklarına hep diğer çocukların küçülmüş ya da eskimiş kıyafetleri verilir. Ama o çocuklar bundan mutlu olmazlar. Şimdi biz böyle iyi niyetle yardım ediyoruz diye iyi hissediyoruz ama aslında orada işler öyle olmuyor.”
“Size de mi veriyorlardı eski kıyafetleri baba?” dedi oğlum. O büyük olduğu için daha iyi anlayabilmişti ne demek istediğmi.
“Evet, bize de veriyorlardı. Tamam, paylaşmak çok güzel bir şey elbette ama neyi paylaşacağımızı iyi seçmemiz lazım. Şimdi size şöyle sorayım, mesela o arkadaşlarınızın okul defteri yok diyelim. Sizin de yüz yapraklı bir defteriniz var ve yirmi sayfasına yazı yazdınız. Biraz da kabı falan yıprandı tabi kullandığınız için. O defteri verir misiniz Şemsi amcanızın çocuklarına?”
“Hayır!” dedi ikisi bir ağızdan ve “Yeni defter veririm ben,” diye de ekledi kızım.
“İşte, bu kıyafet konusu da buna benziyor. Kimse bizim kullandığımız eşyaları kullanmak zorunda değil. Yardım etmek istiyorsak, en iyi şekilde etmeliyiz. Ve bir de, onlarla arkadaşlık etmekten utanmamalı, onları farklı görmemeliyiz. Anlaştık mı?”
“Anlaştık!” dedi yine ikisi bir ağızdan.
“E madem anlaştık, o zaman hadi doğru odanıza ders başına bakalım!” dedim ve ikisini de öperek gönderdim. Sonra eşime dönüp:
“Sana bağırmak istemiyorum, sonra senden çok ben üzülüyorum Zuhal. Ama yaşadığım her şeyi en ince detayına kadar bilen tek insan sensin. Seninle ilkokuldan bu yana tanışıyoruz, her şeyin şahidisin. Bu kadar hassas olduğum bir konuda beni ezip geçmene çok kırılıyorum. Lütfen, bir daha böyle bir şey yaşansın istemiyorum.”
“Özür dilerim hayatım, haklısın. Ben bir an sadece üşümesin çocuklar istedim işte ne bileyim.”
“İyi niyetinden asla şüphem yok. Ama madem gördün eksiklerini, ara beni konuşalım. Bir gün beklerler belki ama hayat boyu taşıyacakları bir yükleri olmaz en azından. Bütün apartmanı ikna edip de karımdan böyle bir şey görmek beni çok yaralıyor. Biz çocuklarımıza da örnek olacağız, onlar bizden görerek şekillendirecek davranışlarını. Lütfen, anla beni ve bir daha tekrarlama.”
“Haklısın, çok haklısın Levent. Söz veriyormum bir daha tekrar etmeyecek böyle bir şey.”
“Teşekkür ederim,” dedim ve uzanıp elini tuttum. Sonra kalkıp montumu giydim.
“Nereye?” diye soran eşime yürüyeceğimi söyleyip evden çıktım.
Açık olan bir alışveriş merkezine attım kendimi. Çocukların yaşı, boyu falan az çok aklımdaydı ama yine de apartmandan çıkmadan sessizce ayak numaralarına bakmıştım.
Bir çocuk mağazasından çocuklara giyecek birkaç kat elbise, mont ve bot aldım. Sonra da Şemsi efendi ve eşine birkaç kat kıyafetle birer mont alıp alışverişimi bitirdim. Yolda giderken açık gördüğüm bir çiçekçiden de eşime güzel bir çiçek aldım.
Apartmana girince önce etrafı kolladım, sonra bir süre bekleyip poşetleri görevlimizin kapısına bırakıp merdivenlere yöneldim. Asansör sesi olmasın diye merdivenleri seçmiştim ve onları da olabildiğince sessiz adımladım.
Kapıyı tıklattım, eşim açtı hemen. Gözleri kızarmıştı, benden sonra ağlamıştı muhtemelen. Elimdeki çiçekleri görünce kızaran gözlerini içiyle güldü bana. Kapıyı kapatınca da sıkıca sarıldı.
“Teşekkür ederim,” dedi titreyen sesiyle.
“Ben sana teşekkür ederim. Beni anladığın için.” Deyip saçlarını öptüm. “Ben bugüne senin desteğinle geldim. Beni dışlamayan, farklı görmeyen hep sendin. Sayende okudum, adam oldum, patron bile oldum. Sen benim hayatımın mimarısın, başkalarının da mimarı ol. Çünkü ben o kadına aşığım.”
“Merak etme.” dedi ve sıkıca sarıldık yeniden.
Tatsız olayımız yine gün bitmeden kapanmış ve her şey yoluna girmiş oldu.
Ertesi gün çocuklarla asansörden inmiştik ki Şemsi efendi ve çocuklarıyla karşılaştık. Küçük olan heyecan içinde:
“Umut abi bak, babam bize yeni montla bot aldı!” dedi ve ekledi, “Seninkileri geri verelim mi?”
Benim aslan oğlum:
“Bunlar sana çok yakışmış Kerim, baban sana en güzelini almış. Ama diğerleri de kalsın beğensiysen, bunlar kirlenince yıkanıp kuruyana kadar giyersin.” deyip kolunu ona doladı.
“A tamam Umut abi, o zaman kalsın.” dedi Kerim ve beraberce çıktılar apartmandan.
“Şemsi bey,” dedim ama lafımı devam ettirmeme izin vermeden o konuştu:
“Biliyorum Levent bey ne söyleyeceğinizi. Hiç ziyanı yok inanın, biz komşuyuz burada. Zuhal hanım iyi niyetle getirdi onları, aksini düşünmeyiz. Hem hepsi yepyeniydi, üzmedi bizi merak etmeyin. Çocuk işte, aklına geleni söyler. Bize sizin sayenizde kimse üstten bakıp hakir görmüyor. Sizden gelen hiçbir şey için alınmayız, yanlış da düşünmeyiz, kalbinize bir şey düşmesin.” dedi.
“Eyvallah,” diyebildim sadece. “Kolay gelsin.” diye ekledim ve çıktım apartmandan.
Gözlerim doldu ama kendimi kötü hissettiğimden değil, birileri babama da böyle hissettirmiş olabilseydi keşke diye içime düşen hüzünden…

Esra Barın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.