Çilekeş Kardeşler | Sucu Adam

Futbol oynamaya hiç müsait olmayan bir hava hakimdi Malamat’ta. Sabahın erken saatlerinde Malamatspor Teknik Direktörü Aytekin Babacan federasyon yetkililerine faks çekmiş ve maçın ertelenmesini talep etmişti ama tabii ki bu talebi dikkate alınmamıştı. Profesyonel liglerle ilgilenmeyen federasyon amatör bilmem kaçıncı ligin takımlarıyla ne diye ilgilenecekti ki? Fakat yine de bir konuda hakkını yememek gerekir federasyonun. Kulübün tüp ihtiyaçlarını hiçbir zaman aksatmadılar.

Bulutları şişip kararana kadar ağlamıştı bu sabah gökyüzü. Erkenden kalkan Alper ve Agâh kahvaltılarını yapıp odalarında makara yaparlarken hiç beklemedikleri bir kapı sesiyle irkilmişlerdi. Salim Bey o gün işten çok erken dönmüştü. Hem de ters dönmüş bir şemsiyenin altında, yamulmuş yakaları ve parlayan başıyla. Çıkardığı sırılsıklam kıyafetlerini kaloriferin üstüne koymaya bile kıyamadı. Her üç lafından beşi de “Hava çok soğuk, bu havada dışarı çıkmak delilik!”  oluyor ve sonrasında biraz duraksayıp iç geçirerek, “Allah bu havada dışarda kalanların yardımcısı olsun.”  diyordu. Bu da Alper’in maça gitmesi için büyük bir engel demekti. Salim Bey, Gönül Hanım’ın kendisine hazırladığı ıhlamurunu içerken bir yandan da karşısında oturan oğullarıyla sohbet ediyordu.

“Eee aslan parçaları, anlatın bakalım. Nasıl gidiyor okul?”

“Geldiği gibi gidiyor be babuş.”  dedi telefona bakarken Alper. Agâh ağzından kaçırdığı küçük kahkahanın hemen sonrasında dirsek atarak, “Olcayto’yla konuşmuyorsun oğlum.”  diyordu. Alper ise hemen sonrasında öksürerek “Baba.”  diye düzeltti.

“Belli oldu mu sınavlar?”  diye sorduğunda Gönül Hanım da geldi ve yanına oturdu. “Ben de soruyorum ama söyleyen yok. Güya memlekette Veli Bilgilendirme Sistemi diye bir şey var. Velinin kullanması gereken sistem öğrencinin elinde.”

“Öğrencinin kullanması gereken sistemin niteliksiz bir bakanlığın elinde olması gibi.”  diyerek gösterdi yine Agâh sivri dilliliğini. 

“Bırakın bunları Tonyukuk efendi. De hele, matematik kaç geldi?”  dedi Salim Bey meraklı gözlerle. Üstelik hemen yanında da Gönül Hanım’ın gözleri vardı. Büyük bir gözaltının ortasındaydı oğlanlar. Birkaç mırın kırın fayda etmemişti ve sonunda peş peşe döküldüler, “14” ve “10” puanlarını.

“Oğlum sadece sorunun aynısını yazsan 10 alırsın be!”  dedi Gönül Hanım şaşkınlıkla. Salim Bey ise durumu anlamaya çalışıyordu. 

“Öyle matematik öğretmenine böyle öğrenci.”  

“Ne eksiği varmış Sabahattin Bey’in?”

“Eksiği cümle içinde gizli anne.”  dedi ve devam etti Alper, “Adam tam bir deli. Koca sene siz şöyle aptalsınız, böyle geri zekalısınız diyerek sınıfı aşağılayıp durur ama bir dönüp kendine bakmaz. Derse girer ve tahtayı sekize bölüp sekiz tane soru yazar. Sonra da geri zekalı olduğunu iddia ettiği sınıfa karşı bu sekiz soruyu üç dakikada çözüp yerine oturur, ders boyu da bir daha kalkmaz ve bizden de bunları anlayıp sınavda yapmamızı bekler. Bir şey diyeyim mi? O daha çok bekler.” 

“Ama üniversite beklemez. Araştırın, istediğiniz dershaneye verelim sizi.”  dedi Salim Bey. Gönül Hanım araya girerek, “Dershaneler kapanmamış mıydı?”  diye sordu. Salim Bey ise elini sallayarak karşılık verdi. Salim Bey ailesi mevzu bahis olduğunda çok bonkördü. Çocuklarını özel okula göndermeyi de çok istemişti. Hâlâ içinde bir ukdedir bu. Bazı dershanelerin dostlar alışverişte görsün düsturuyla hareket edip temel liseye geçtiğini duyduğunda çocuklarına bu teklifi de yapmıştı ama bizimkiler aileyi böyle bir yükün altına sokmak istememişti. Ayrıca parayla şişirilmiş bir karnedense azmin yardımcısı olan “Hocam 5 puan daha?”  samimiyeti her zaman ağır basardı. 

İkindi vakti geldiğinde Alper’deki heyecan tavan yapmıştı. Yağmur dinmemiş, Malamat çimleri maça uygun hale gelmemişti. Gönül Hanım’ın aşkla ayıkladığı narları onunla karşılıklı yemekte olan Salim Bey her şeyden habersizce evinde ailesiyle bir cumartesi yaşamanın hazzı içerisindeydi. O sırada televizyon ünitesinin alt rafından sallanarak yere düşen kağıt parçalarını fark etti Salim Bey. Elini uzattığı gibi aldı. Baktı, anlamadı. Anlamadıkça sinirlendi ve en sonunda seslendi.

“Ben size demedim mi bu evde ecnebi kelimelere yer verilmeyecek diye!”  

“Hadi be!”  diyerek sokuldu Salim Bey’in yanına Alper. “O sinema bileti babacığım. Agâh ile gideceğiz. Yabancı film.”

“Türkçesi yok mu bunun?”  diyerek salladı elinde “Aquaman” yazan biletleri. Alper son derece zayıf İngilizcesiyle düşünmeye başladı. “Şimdi Aqua Park havuzsa Aqua su gibi bir şey. Man da adam demek. Sulu adam. Sucu adam.”

“Yok damacana.”  

“Kim oynuyor başrolünde?”  diye sordu Salim Bey.

“Diriliş’teki Bamsı.”

Bu sulu muhabbetin ardından Alper, Leyla ile gitmek için aldığı biletleri odasına götürdü. Salim Bey de ikindi namazını kılıp biraz uyumak üzere odasına çekildi. Bu oğlanlar için büyük bir fırsattı. Alper hızlıca hazırlandı. Salim Bey her an kalkabilirdi çünkü kerahat vaktinden önce uyanacaktı. Gönül Hanım’ın mücadelesi Salim Bey kadar çetin değildi. Ana yüreği bir yerde. “Anne kurban olayım sal bizi.”  lafına karşı koyamadı haliyle ve bizimkiler yağmur çamur demeden evden çıktılar. Apartman kapısını kapatıp yüzlerini sokağa döndükleri gibi hızla geçen bir arabanın yol kenarında biriken suyu dağıtmasıyla adım dahi atmadan sırılsıklam olmaları bir olmuştu. Karşı apartmanın merdivenlerinde standını açmış şekilde onları karşılayan Seyyar Recep seslendi,

“Oha! Siz hâlâ ikiz misiniz?”  diye.

“Değil mi? Oysa bir yerden sonra bitmeliydi ikizlik. Bu ne ısrar çözemedik.”

“Ah sizi gidi sizi! Hiç espriden de anlamıyorsunuz he. Gelin sucu adamlar gelin.”  dedi hallerine gülerek, “Çok güzel kitaplarım var.”

“Ya Recep ağabey hâlâ ne yüzle karşımıza çıkıyorsun ya?”  dedi Alper sinirle. Agâh ise bu defa kitap sattığını görünce merakla yaklaştı. 

“Neler var ağabey?”

“Tadından Suyun Fiyatını Tahmin Et var, Babamı Öldüm Diye Kandırdım var, Gülmeme Challenge var.”

“Bize ne ağabey YouTuber’ın hayat hikâyesinden? Yok mu düzgün bir şey?”

“Bir Siyasinin Hikâyesi 3 var.”

“O kadar oldu mu ya?”  dedi ve kitabı alıp içini açtı. “Bu kitap boş?”  dedi.

“Dur oğlum önce bir ikisi çıksın, üçünü de doldururuz. Şu an tek bildiğimiz bir gün geri dönecekleri.”

Enteresan bir muhabbetin ardından yola devam ettiler. Paçalarına kadar ıslanmış vaziyette Malamat tesislerine gelmişlerdi. Maça 1 saat vardı ve Alper’in celladı sahayı denetliyordu. Elindeki futbol topunu acaba sekecek mi düşüncesiyle zemine bırakıyor ve top olduğu yerde kalmasına rağmen “Nerde olsa oynar bu serseriler.”  diyerek maçın oynanmasına karar veriyordu. Soyunma odasına girmişlerdi. Alper’in verdiği havlularla Agâh da kurulandı ve sonra da kardeşinden torpilli bir şekilde çatlamış koltuklarda değil, Malamat Kulüp Başkanı Külhan Beyli’nin açılmış brandasının altında sınırsız çay hizmeti sunulan plastik sandalyelerde oturacaktı. Aytekin Hoca oyuncuları etrafına topladı ve çemberin içine girdi. Yalın ayaktı. Ayakkabılarını kaloriferin üstüne kurumaya bırakmıştı. Beyaz çizgili yeşil eşofman takımlarıyla yine parıl parıl parlıyordu. 

“Geçen gün tahta ıslak mendille silinmiş, yazamıyorum. Bu yüzden bu hafta taktiksiz oynayacağız.”

“Hocam bari biraz motivasyon verseydin.”  dedi Alper takım kaptanı olarak. Aytekin Hoca, “Onu da düşündük.” diyerek yerinden fırlamış prize takılı telefonundan YouTube’a girerek açtığı videoyu takıma gösterdi. “Yaklaşın oğlum biraz, bu kadar uzanıyor telefon.”

“Yine söylüyorum kazanacaksınız, kazanmak için uğraşacaksınız.”

“Hocam bizi Ayak’s Takımı ile oynayacağımız maça Fatih Terim’in UEFA finali konuşmasıyla mı motive edeceksin?”

“Ne yapayım oğlum? Motivasyon yazınca bu çıkıyor.”  dedi ve sesini yükselterek, “Motivasyon mu istiyorsun? Havaya bak, zemine bak ve bizi burada futbol oynamaya zorlayan güce lanet et! Çık ve elinden geleni yap.”  diyerek soyunma odasını terk etti. “Haydi beyler alalım şu maçı!”  diyerek takımı uğurlayan Alper masanın üstünde gördüğü fal sakızını aldı. Ofsayt Nuri ile ilk yüzleşmesinin öncesinde bunu görmesini bir işaret olarak algıladı ve sakızı açtı. Büyük bir merakla çıkan fal kağıdını okudu.

“Göklerin ve yerin gaybı, Allah’a aittir. (Nahl/77)”

Sahaya çıkmışlardı. Attıkları her bir adımda ayakları çime gömülüyor gibiydi. İstiklal Marşı için sıraya geçtiklerinde Ofsayt Nuri adamlarıyla ortalarına geçti. Henüz göz göze gelmemişlerdi. Marş okunduktan sonra takım kaptanları hakemin yanına gitti. Alper ilk defa kaptan olduğu için yakınıyordu.

“Maça Malamat başlayacak, Ayak’s Takımı da kendi taraftarının olduğu kalede olacak. Temiz bir maç olsun. Başarılar.”  dedi Nuri. Alper biraz sakinleşmişti. Rakip takımın kaptanı görev yerine dönerken Alper de santraya ilerliyordu ki Nuri kolundan tuttuğu gibi kendine çekti,

“Bunun bedelini ödeyeceksin!” 

Alper buz kesilmişti. İlk düdükle maç başlamıştı ama maça başlayan üçüncü bir taraf vardı. Ofsayt Nuri. Kontra atak arayan Malamat her seferinde Ayak’s Takımı’nın sert müdahaleleriyle durduruluyor ama hakemden çıt çıkmıyordu. Daha 15.dakikada Aytekin Hoca boynundaki akreditasyon kartını yere atmıştı bile. Tabii bunu fark eden Nuri maç sonu raporuna eklemek üzere notunu da almıştı. Hava şartlarından dolayı tribünler de bomboştu. Her açıdan şanssız bir maçtı. İlk yarım saat geride kalmıştı ki beklenen oldu. Ceza sahasına giren Hüseyin kendini Ege sahillerine bırakır gibi yere bırakmıştı son derece naifçe. Düdüğüyle koşarak oraya gelen Nuri biriken yağmur suyundan kaybolan penaltı noktasını işaret etmişti. Hüseyin yerde acı içinde kıvranıyor ama onu düşürebilecek en yakın futbolcu olan 39 yaşındaki Hayri ağa olay yerine yeni gelebiliyordu.

“Hoğam noğliy.”  diye bir şey çıktı ağzından ve sonra derin bir nefes vererek toparladı, “Hocam ne oluyor?”

“Ayılığın sırası değil ihtiyar. Penaltı!”

“Ne penaltısı hoca? Sabahtan beri içimiz dışımız bir oldu, bir kere çalmadın düdüğünü. Buna mı çalıyorsun?”  diye bağırdı Alper. Sinirden deliye dönmüştü. Takımı kendi hatalarından dolayı adeta doğranıyordu.

“Düdük benim değil mi ulan? İstediğim zaman çalarım. Atın penaltıyı.”  diyerek geri çekti herkesi. Rakip takımın kaptanı Ziya topu Nuri’nin gösterdiği yere koymuştu ki kaleci Yaşar düzeltti. Tabii penaltı noktası görünmediği için Nuri nereyi gösterdiğinin farkında değildi. Su kaçmış düdükten çıkan tuhaf sesin ardından topun üstüne gelen Ziya, Yaşar’ın üstüne vurmuştu. Kariyerinde ilk defa penaltı kurtaran Yaşar havaya zıplarken Nuri bağırarak,

“Nasıl kaçar lan? Bir daha atın!”  dedi. Maç çığırından çıkmıştı bir kere. Tekrar topa vuran Ziya bu defa topla Yaşar’ı farklı köşelere yollamıştı. Kulübede Aytekin Hoca, sözde locada Külhan Bey deliye dönmüştü ama Külhan Bey yanında rakip takımın başkanı da olduğu için ses çıkarmıyordu. Maçın ilerleyen dakikalarında iki defa kaleciyle karşı karşıya kalan Alper’in pozisyonu ofsayt gerekçesiyle kesiliyordu. Üstelik bayrağı kaldıran hakemin sapı işaret parmağıyla orta parmağının arasında tutması Alper’i iyice delirtmişti. 

“Doğruyu söyle kimliğinde din kısmında para mı yazıyor?”

Bu isyan bir sarı karta mâl olmuştu. Sarıyla kırmızı aynı anda çıkarmıştı Nuri. Sarı da karar kılarken adeta “Sana git diyemem ama kal demekte gelmiyor içimden.”  diyordu. Belli ki onu oyunda tutarak süründürmek istiyordu. O oyunda tuttu ama Malamat oyunu bir türlü tutamadı. 2-3-4 derken 5-0 bitmişti maç. Adice gülerek soyunma odasına girerken Nuri, Alper ve arkadaşları yara bere içinde sekerek girmişlerdi içeri. Hoca herkesi hızlıca göndermişti ve bir tek Alper kalmıştı.

“Senin yüzünden delik deşik etti adam bizi. Mahvolduk. Bunun bedelini kim ödeyecek?”

“Her tarafım kan içinde. Daha ne yapayım?”

“Kulüp borç içinde, onu ne yapacağız?”  dedi Aytekin Hoca sertçe ve eliyle kapıyı işaret ederek, “Defol, kadro dışısın!”

“Hocam yapma. Kaptanım ben. Bir sürü gol attım bir kere takdir etmedin, şimdi kovuyor musun? Hem ne yapacaksın sen bensiz?”

“Bak sen şu haspaya? Millet yeni Cem Yılmaz’lar çıkarıyor. Biz de yeni Alperler çıkarırız.”

“Yavaş… çıkarırsın. Onlar Mars’ta yaşıyor, biz gerçekleri konuşalım.”

“Gerçek şu ki, kovuldun!” 

Alper acılar içinde sayıklayarak çıkmıştı dışarı. Agâh çıkışta koluna girerek yardım etti ona. Nuri’nin intikamı çok sert olmuştu. Ofsayt Nuri onu bekliyordu hemen karşısında. Çoktan üstünü değiştirmiş, eskimolar gibi kendini sarıp sarmalamış Alper’in karşısına dikilmişti. Bizimkilerse adeta birer sucu adam gibiydi. Alper terden kabararak yapışan ve rüzgarla bile dağılmayan saçlarını eliyle düzeltmeye çalıştı.

“Özür dilerim Nuri Bey.”  dedi ve yutkundu. “Yaptığım büyük bir ayıptı ve bunun farkındayım. Böyle bir adam değilim ben ama oldu bir kere. Ben bir çocukluk yaptım ve farkına vararak erdemine sığındığım özrümü iletiyorum. Dilerim affınızı kazanırım çünkü bugün çok şey kaybettim. Babamı karşıma alarak hayalini kurup yaşadığım şeyi kaybettim. Evet… beni işimden ettiniz ama bakın…”  dedi alnındaki teri ve kolunda, bacağında oluşan yaraları göstererek, “Ben işimi, layıkıyla yapmama rağmen kaybettim ama siz birine olan öfkenizden dolayı önce mesleğinize sonra da buradaki onca insanın emeğine ihanet ettiniz. Ben işimi kaybettim ama siz dürüstlüğünüzü kaybettiniz. Ben yarın yine çalışır, çabalar işimi kazanırım ama siz dürüstlüğünüzü kazanamazsınız.”  dedi ve Agâh’ın omzuna dokunarak yürümeye devam etti. Agâh kardeşinin bu konuşması karşısında gururla yürürken şunu da sormadan edemedi, 

“O kadar laf ettin de niye demedin kızınıza aşığım diye?”

“Derdim demesine de, derman yok dizlerimde kaçmaya.”

İki kardeş sarmaş dolaş yol aldılar evlerine doğru. Evdekilere bu durumu nasıl açıklayacaklarına dair hiçbir fikirleri yoktu. Yine iki azar, bir “Ben demedim mi?”  duyup önlerine bakacaklardı ama önlerine baktıklarında karşılarında incecik üstü başıyla sokağa çıkmış olan Leyla’yı görüyorlardı. Alper sıyrıldı Agâh’ın kolundan. Sekerek yaklaştı Leyla’ya. Mahzundu Leyla. Sanki yağan yağmur damlaları sayılıyordu yüzünde. Sanki kopan bir fırtınanın ortasında ansızın belirmiş bir liman vardı gözlerinde. Alper aradığı güveni, soğuktan titreyen ellerinde bulmuştu belki de ama dudakların kıpırdayıp saçılmasıyla kırıntıların, aşkı bulmuştu sözlerinde. 

“Sözünün eriymişsin. Düşmüşsün aşkımdan garip hallere.”

“Bakma sen benim halime. Her şeyim tamam ama bir sensin noksan.”

“Yanlışın var topçu çocuk. Her şeyin tastamam, ben dahil.”  dedi ve gülerek, “Sırf romantik olsun diye kalakaldın orada. Gelsene buraya, üşüdüm.”  dediğinde az önce seken Alper koşarak yaklaştı Leyla’ya ve merdivenin kuru basamağına oturdular. 

“Bu arada ben sinemaya bilet aldım. Gider miyiz beraber?”  diye sordu Alper heyecanla. Leyla ise kızarmış yanaklarını umursamadan onayladı bunu ama hemen peşine de iliştirdi soruyu. “Hangi film?”

“Sucu adam.”

“Ne?”

“Aa affedersin… Aquaman.”  dedi. Az önce naif bir şekilde Alper’i izleyen Leyla birden bire yerinden zıpladı. O halinden eser yoktu. “Ben DC’den nefret ediyorum, bilmiyor musun ya? Nasıl yaparsın bunu? Ben sadece Marvel izlerim!”  dedi ve koşarak gitti. Şaka mı bu? Bu bir şaka olmalı! Bu kadar romantizme, tatlı hisse bu final yakıştı mı şimdi?

“Yine ne yaptın da kaçırdın kızı?”  diyerek küçücük odada dört dönüyordu Agâh.

“Oğlum ben hiçbir şey yapmadım ya. Yaktın beni sucu adam. Kız DC, Marvel bir şeyler dedi, sinirlendi gitti. Hadi Marvel, Örümcek Adam filmlerinde çıkan kırmızı beyaz yazı da bu DC ne?”

“Harf notu değil miydi o ya?”

“Anlamadım ki. Of! Hazar Karaer olacağım bu gidişle!”  diyerek elindeki yastığı yere fırlattı Alper. Agâh ise düşünceli bir şekilde sordu, “O kim?”  diye, Alper de yanıtladı, “Aşkından kafayı yiyen adam yok mu?” 

Akşam yemeğine bakınmak için odadan çıkmışlardı. O sırada mutfakta Salim Bey ve Gönül Hanım’ın konuşmalarına kulak misafirliğine gittiler. 

“Ne gerekiyormuş bunun için?”  dedi Gönül Hanım. Salim Bey, “Bak dinle.”  diyerek başladı ve şöyle devam etti, 

“Emekli olmak istiyorum. Çok yoruldum. Şöyle bir uzanıp dinlenebilsem keşke. O kadar sıkıldım ki. Beklemeye kalksam yıllar alır. Bir 12.000 TL olsa hallolur ama yok işte.”  demişti Salim Bey. Sonra da ses kesildi. Kardeşler ise göz göze gelmişti. İkisinin gözlerinde babalarının yıllara olan o iç çekişini okuyor gibiydim. “Babam belki de bu yüzden erken geldi bugün.”  dedi Agâh. Alper sırıtarak, “Yok be görmedin mi sucu adam gibiydi.” O an karar vermişlerdi. Belki de yıllardır bekledikleri şey buydu. Babalarına layık olduklarını ispat edebilmek ve babalarının gururunu kazanabilmek. 

“Hazırlan kardeşim, sucu adamı tatile çıkarıyoruz!”

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.