Çilekeş Kardeşler | 3.Bölüm

Acayip Korsanlar

Yıllar geçiyor, takvimler çürüdükçe yenileniyor, her şeye bir çözüm bulunuyor ama bir tek şeye gelince herkes sessizliğe gömülüyor. Pazartesi sendromu. Belki de insanlar bu sendromu kabullenip yaşamak yerine çözümü için uğraşsa şimdiye kadar çoktan atlatmıştık. Gerçi bana kalsa sendromluk bir şeyi de kalmadı. İlk defa oluyormuş gibi davranmanın bir gereği yok. Her haftanın başı pazartesi. Buna ben bile alıştım.

“Gözümde uyku var, bu ne yorgunluk? Sevilmek olmazsa sevmek mutsuzluk.”  dizeleri yükseldi Alper’in telefonundan onu uyandırmak için ağır ağır. Şarkı devam ettikçe Alper uykusuna daha da kenetleniyordu. Agâh ise telefonuna Şener Şen’in ölümsüz repliği “İnek Obası Uyan!”  kısmını alarm olarak kaydettiği için çoktan kalkmıştı. Her zaman olduğu gibi kardeşini uyandırmak da yine ona düşmüştü.

“Orhan Baba, 5 dakika daha!”

“Alper gözünü seveyim kalk, bak Battal Gazi bizi yine vatan haini ilan edecek kalk!”  diye çekiştirdi Alper’i Agâh. Bunları işitip kafası içerisinde anlamlandıran Alper bir anda fırladı yataktan ve hızlı bir şekilde banyoya girdi. Saat 8.15’ti. Ders 8.40’ta başlıyordu ama buçukta okulda olma zorunluluğu vardı. Alper banyodayken Agâh da hem kendi hem de Alper’in çantasını hazırlıyordu.

“Agâââh!” 

“Alpeeer!”

“Seslenmek için ne kadar uygun bir ismin varmış ya! Agââ…”

“Kes şunu! Ne oldu?”

“Sıcak su gelmiyor. Kombi yanıyor mu?”  diye sordu Alper. Mutfağa gidip bakan Agâh kombide hareket olmadığını görünce mutfak musluğunu açtı. Alper yarım yamalak gelen sıcak su ile yıkanırken Agâh mutfakta akan suyu ziyan olmaması için balkondan aldığı şişelere doldurmuştu.

“Bu hafta saçı dikme sırası bende.”  diyerek saçını yapmakta olan kardeşini uyardı Agâh ve Alper de söylenerek saçını sağa yatırdı. Böyle bir düzen oturtmuşlardı. Tamamen benzememek ya da bazı avanak arkadaşları tarafından karıştırılmamak için saçlarına ve yeri geldiğinde sakallarına farklı şekiller veriyorlardı. Gerçi sakal meselesi Battal Kanmaz okulda müdür yardımcılığı yaptığı sürece pek mümkün değildi. Evden çıktıklarında saat tam buçuktu. Yani törene katılmaları imkansız, derse girebilmeleri ise mucizeydi.

“Olcayto’ya mesaj at. Yok yazdırmasın.“ 

“Attım bile.”

Okul eve 5-6 dakikalık mesafedeydi. Ders saatinden önce okul bahçesine gelmişlerdi ama bu bir şey ifade etmiyordu. Bahçeye girdiklerinde okul giriş kapısının hemen önünde düzensizce oluşan kalabalık karşıladı onları. Hemen önlerinde de simsiyah takım elbisesiyle parıl parıl parlayan, seyrek saçlarını bugün neye hikmetse taramadan evden çıkan, -2 derece havada güneş gözlüğü takan müdür yardımcısı Battal Kanmaz vardı. Tek kaşını kaldırmış şekilde giderek artmakta olan kalabalığa bakıyor, bir eliyle cebini bir şey çıkaracakmışçasına kurcalıyor, diğer eliyle de arkasından dolaşıp okula girmeye kalkışan ikizlere geçmeleri gereken yeri gösteriyordu. Bizimkiler benim bile duyamadığım kelimeleri dudaklarına oyuncak ederek ağır ağır oluşan sıranın en arkasına geçiyordu.

“Ulan yine geç kaldık!”  dedi Agâh göz ucuyla telefonundan saate bakarak.

“Rahat ol Olcayto yok yazdırmaz bizi.”  diyerek teselli vermek istedi Alper ama tupturuncu fosforlu şişme montuyla önünde duran ve ensesine yatırdığı kapüşonundan ne kıvırcık saçları ne de kepçe kulakları belli olan oğlanın montunu koluna sürterek dönmesi sonrasında söylediği sözü bir çırpıda yutmak zorunda kaldı.

“Günaydın gardaşlarım.”  dedi ve güleryüzüyle selamladı en samimi arkadaşlarını Olcayto.

“Yok yazıldık!”

“Devamsızlık 7,5. Hadi hayırlı olsun.”

“Dinle burayı!”  diye verdi komutunu Battal Bey. Her zamanki gibi üzerinde gereksiz bir öfke, tarifsiz bir kabalık vardı. Sanki mafya babası olacakken “Önce kolumda bir altın bileziğim olsun.”  demiş ve sonrasında öğretmenliğe yönelmişti. Bağırmak hiç adeti değildi. Burun buruna konuşurken duyulabilecek bir sessizlikte anlatırdı derdini. Bir söylediğini bir daha söylemez, bir kez adını andığı kişinin adını da unutmazdı. Böyle enteresan bir adamdı.

“Törene girmemek ne demek? Siz bayrağınızı, marşınızı sevmiyor musunuz?”  dedi her zamanki kelimeleri kullanarak. Bu cümleyi her pazartesi törenden sonra gelenlere aynen bu şekilde kurardı. Dik dik o tarafa bakan Battal Bey’in dikkatini dağıtmak için atladı Agâh,

“Hocam ne alakası var? Pazartesi erken gelmek kolay değil. Aramızda uzakta oturanlar var.”  diye cevap verdi.

“İkiz dingiller siz arka sokakta oturmuyor musunuz?”

“Hocam aramızda var dedim.”  diyerek başını öne eğdi Agâh. O sırada Leyla ile bakışan Alper, Battal Bey’in sözüne tepki gösterecekken kardeşi tarafından konuşmadan susturuldu.

“Erkekler saat kaç?”  diye sordu, cevap için bir müddette tanıyarak. Ön tarafta dediğini duyanlar arkaya iletti, öyle kulaktan kulağa yayıldı. “8.40”

“Kızlar saat kaç?”

“8.40”

“Çocuklar saat kaç?”

“20.45!”  diye bağırdı Alper başına geleceklerden haberdar bir şekilde. “Hocam böyle sorunca efsane şampiyonluk geldi aklıma.”

“Ulan seni…”  diyerek iki basamak inmişti ki okul bahçesine giriş yapan arabayı fark etti. Müdür Bey’in arabasıydı. Müdürün ciddiye alıp gelmediği okula bizimkiler zamanında gelmesine rağmen cezalandırılıyordu. Aman… nerden de denk geldik şu adama. Müdür Bey anlatılacak gibi biri değildi çünkü onu anlatmak için önce anlamak gerekirdi.

“Hayırlı sabahlar muavin bey. Bu hafta rahle-i tedris-i cedit gelmelidir. Suret-i tesviyesi sizde.”

“Hayırlı sabahlar Muhteşem Bey.”  diyebildi ardından sadece.

“Hocam, bu hafta yeni ders sıralarının gelmesi lazımmış. Hal çaresine bakmak da size kalmış.”  dedi Olcayto elindeki sözlüğe bakarak. Gülümseyen Battal Bey, “Hadi çıkın sınıflara, sessiz.”

Üçerli sıralar halinde okula giriş yapan grupta yine en çok dikkat çeken kişi Olcayto idi. Çocuk müdür yardımcısını müdürden, neredeyse okulun yarısını da yok yazılmaktan kurtarmıştı ama yine de azarı işitmekten kurtulamamıştı.

“Olcay! Saçların çok uzamış!”  diye seslendi Battal Hoca.

“Tamam hocam. Hepsiyle tek tek konuşurum uzamazlar.”

“Yarına kesilecek o saçlar yoksa canını yakarım!”

“Allah’tan adımı yanlış öğrenmiş yoksa işim yaştı.”  diye söylendi ve karşılıklı gülüşmelerle merdivenleri çıktılar. Zaten üçüncü kata çıkana kadar harcadıkları zamanda yok yazılmamaları masum bir hayaldi ama şans onların yanındaydı. Sınıf grubuyla mesajlaşan Olcayto yoklamanın şu an alındığını söyledi. Sanatsız Raci sıranın Alper’de olduğunu yazdığında sınıfa 50 metre kalmıştı. Alper bunu duyduğu gibi koşmaya ve aynı zamanda bağırmaya başladı. Titizlikle yaptığı saçının ve ütü izi belli olan yakasının Leyla karşısında şekilden şekle girdiğini fark ettiğinde sınıfa girmişti bile.

“Burada!”  diye bağırarak koridoru inleten Alper sınıfa girdiğinde de bunu tekrarladı. Hocayı görünce dili ağzına dolanan Alper, “Hayır!”  dedi. Sonra öksürerek düzeltti, “Hear!”

Öğretmen masasında naif duruşuyla göze çarpan İngilizce öğretmeni Çağla Hanım’ın yüzü görülmeye değerdi. Belli ki bu bağrış olmadan önce samimi bir ortam vardı. Birden kaskatı kesilen Çağla Hanım donuk bir ifadeyle yerlerine geçmelerini söyledi. Alper Salimoğlu, Agâh Salimoğlu ve Olcayto Pazarcı da burada olduğuna göre geçen hafta yapılan İngilizce sınavları ilan edilebilirdi artık.

“Kaç bekliyoruz beyler?”  diye sordu Olcayto. Agâh yüzünü buruşturdu, Alper eliyle yüzünü avuçladı. Aralarında tek yüksek bekleyen de Olcayto’ydu.

“…Agâh 74”

“Yes!” 

“Alper 70”

“Perfect!”

“Olcayto…”  dedi ve sınıfa döndü Çağla Hoca, “Kimdi?”

“My!”  diye ayağa kalktı Olcayto.

“Şaşırmadım.”  dedi ve “4”

“Hadi ya… 5 bekliyordum ben.”  dedi ve sırasından çıkarak hocaya yaklaştı. “Hocam kağıdıma bakabilir miyim?”

“Soruları ezberleyip telafiye mi gireceksin?” 

“Yoo yanlışlarıma bakacağım.”  dediğinde gülerek karşılık veren Çağla Hanım kağıdı uzattı. Acı acı sallanan kağıdı alıp soru dolu gözlerle bakan Olcayto’nun gözlerinden akan soruların yerini kıpkırmızı bir kağıt almıştı.

“Hocam burada 04 yazıyor.”

“Ben başka bir şey söylemedim ki.”

“Hocam bu ne Adana plakası gibi?”  diye isyan etti 04’ün Ağrı plakası olduğunun farkında olmadan ve ekledi hemen, “Ama ben hepsini yaptım.”

“Yanlış yapmışsın.”

Olcayto büyük bir hayal kırıklığıyla yerine oturdu. Beklediğinin çok çok altında bir not almış ve neredeyse kalmayı da garantilemişti.

“Oğlum nasıl olur ya? Ben o kadar yabancı dizi izliyorum.”

“Türkçe dublaj izlersen olmaz.”

“Nasıl ya? İngilizce mi izlemek gerekiyordu?”

İşte böyle değişik bir adamdı Olcayto Pazarcı. Kardeşlerin en sevdiği ve paylaşamadığı sadık dostu. Olcayto da bir anne-baba şefkatiyle birini diğerinden ayıramadan severdi onları. Dersten sonra Agâh ve Olcayto kantine gitmiş, Alper ise sınıfın önünde Leyla’yı beklemişti. Bugüne kadar kızlarla konuşma konusunda hiç sıkıntı çekmeyen Alper’in, Leyla’yı görünce eli ayağına dolanıyor, kelimeler boğazında düğümlenmek için fikir olarak çıkmaya bile cesaret edemiyordu. Pek kitap okumazdı Alper. Kelime hazinesi derdini anlatacak kadardı. Bugüne kadar eksikliğini hissetmemişti ama belki de sahip olduğu kelime hazinesi, Leyla’ya duyduğu hayranlığı anlatacak kadar geniş değildi. İlk teneffüs 15 dakikaydı. 5 dakikasını sırtını duvara dayamış şekilde 11/E sınıfını süzerek geçirmişti Alper. Altıncı dakikada Leyla yanında Eylem ismindeki arkadaşıyla göründü. Eylem, Alper’i görünce kaşlarını çattı. Belli ki kıyamet kopmuştu.

“Onu izleyeceğimize gidip…”

“Saçmalama Leyla ya! Yeter içim dışım Marvel oldu. Hem ben kaç zamandır bu filmi bekliyorum biliyor musun sen?”

“Yarın gideriz o zaman. Sen bak seanslara.” 

“Nereye gidiyorsunuz?”  diye araya girdi Alper. Lafın arasına değil bayağı Leyla ile Eylem’in arasına.

“Sinemaya.”

“Ben de gelmek ist…”

“İstemez.”  dedi ve Alper’in omzuna dokunarak çekilmesini sağladı. “Yarın maçı var onun.”

“Vaaov! Demek beni takip ediyorsun.”  dedi Alper gözlerinden kalp fırlamıştı sanki.

“Hayır tabii ki. Babamdan duydum.”

“Gelsenize yarın maça. Hem bir değişiklik olur sizin için de.”

“Ne işimiz var ya? 22 adam bir topun beşinde koşuyor öyle umarsızca.”  dedi Leyla ama sanki ezbere söylemiş gibiydi. Öyle ki Eylem de şaşkınlıkla baktı ona.

“Aman da aman… neymiş efendim 22 adam bir topun peşinden koşuyormuş. Hep aynı isyan. Siz de istiyorsunuz ki 22’si de sizin peşinizden koşsun. Az paylaşımcı olun.”

Alper ısrar edecekti ki,

“Sinemaya gideceğiz biz!”  dedi Eylem tavırlı bir şekilde. “Hangi film?”

“Üç Buçuk Harflilerin Doğuşu.”  dedi ve ekledi Eylem, “Serinin 14.filmi. Üç harfliler gelişim kazanıyor bu filmde.”

“14 filmi neye inanarak çekmişler ya?”  dedi Leyla şaşkın bir şekilde.

“Çekerler canım ne var? Maliyetsiz film. Tüm olayı bir köşkte bağlıyorlar. Işıkları da kapatıyorlar zaten elektrik faturası derdi de yok.”  dediğinde Eylem gülmeye başlamıştı. Hatta krize girdi. Gülerken kısıyordu gözlerini. Yok olmuştu hatta gözleri. Bunu fırsat bilen Alper,

“Kız gülerken her şeyi yapabilirsin. Görmüyor.”  dedi ve Leyla’ya, “Boş ver sen filmi. Bizim maçlar çok keyifli olur. Hem ben diğer 21 dallama gibi değilim. Senin peşinden de koşarım.”

Çalışır mı? Çalışır. Çalıştı da. Kaptı Alper randevuyu. Eylem güledursun Leyla “He!”  demişti Alper’e maç için. Alper tam anlamıyla kenetlenmişti maça. Dersler nasıl geçti, ne ara okuldan çıkıp eve gittiler de akşamı edip yemeği yiyip yatağa girip uykuya daldı -bu kadar şeyi nasıl farkında olmadan yaptı anlamadım- bilemedi. Ertesi günü bir şekilde kucaklamıştı. Günün büyük bir bölümünü kaplayan konferanslardan sonra okuldan çıkan Alper doğru Malamat Spor Kompleksi’ne gitmişti. Çıkışta Leyla’ya beraber gitmeyi teklif edecekti ama görememişti. Belki de gelmeyecekti. Bunun belirsizliğinin telaşı da vardı üstünde. Bu maçta atacağı gollerle sevdiği kızı etkileyebilirdi sonuçta. Bu yüzden klişe ama etkili bir hazırlık da yaptı. O soyunma odasındayken Agâh ve Olcayto da yeşil-beyaz Malamat atkılarıyla tribünü hareketlendirmeye çalışıyordu. O sırada tribünde bayat gofretleriyle dolaşan Seyyar Recep’i gördü Agâh ve yanına gitti.

“Recep ağabey kolay gelsin. Son verdiğin DVD çizik çıktı.” 

“Agâh’ım kolilemede oluyor arada. Benlik bir durum değil.”

“Ağabey öyle ama geçen hafta da Stephenie Meyer’in Alacakaranlık filmini vereceğine dizisinin ilk sezon DVD’sini vermişsin. Kristen Stewart’ı beklerken Uğur Yücel’in kebap yeme sahnesiyle karşılaştım. Nasıl da acıktım sonra! Açtım dolabı suda yüzen yoğurt… ne hakkın var bana bu zulmü yaşatmaya?”  dediğinde sessizliğe gömülen Seyyar Recep, Agâh’ın tekrar güvenini kazanmak için sırt çantasından ilk bulduğu filmi uzattı ona. “Al kardeşim, bu benden.”   dedi kapağında Joohny Deep’in olduğu film için.

“Acayip Korsanlar mı?”

“Evet kardeşim. Ödüllü film.”

“Ağabey adına baksana. Korsan bu film.”

“Filmdekiler de korsan zaten Agâh takılma buna. Bak seninkiler çıkıyor. Hadi bol şans.”  dedi ve koşar adımlarla uzaklaştı Seyyar Recep.

Yeşil-beyazlı çubuklu formalarıyla sahada olan Büyük Malamat Belediyesporlu futbolcular kendi yarı alanlarında ısınmaya başladı. Alper takımdan ayrı düz koşu yaparken tribünleri gözlüyordu ama Leyla’yı bir türlü göremiyordu. Kardeşine moral vermek isteyen Agâh eline aldığı meşaleyi yaktığı gibi sallamaya başladı,

“Alper buraya, üçlü çektir tayfaya!”  diye bağırarak kardeşini çağırdı. Koşa koşa gelen Alper sağlı sollu yumruklar savurdu kendisinden üçlü bekleyen tayfaya ve döndü. Kafası çok dalgındı. Takım arkadaşlarının uyarması üzerine tekrar tribünlere döndü ve üçlü pozisyonuna geçti. İşaret parmağını dudaklarına götürdüğünde durdu zaman… durdu dünya… gösterdi kendini tribünün ortasındaki tünelin ucundan. Öylece bakakaldı gözünü ayırmadan ama onun üçlü bahanesiyle “Şşt!”  diyerek susturmaya devam ettiği taraftarın sessizliğini fırsat bilen Dümbüllüspor taraftarları kendilerine ayrılan bölümde adeta coşmaya başlamıştı.

“Hemşire Alper… Hemşire Alper…”  diyerek bağıran rakip taraftarları duyan Alper bir anda silkelenerek kendine geldi ve üçlüyü tamamladığı gibi arkadaşlarının yanına döndü. Çok gergin bir maç olacaktı. Daha şimdiden taraftarlar birbirlerine argo tezahüratlar yapmaya başlamıştı bile. 10 dakikalık bir ısınma sonrası Malamat Belediyesporlu oyuncular soyunma odasına dönmüştü. Teknik Direktör Aytekin Babacan beyaz tahtanın önünde son taktikleri vermek üzere bekliyordu. Beyaz eşofman takımıyla tam bir amatör küme takımı antrenörü görünümüne sahipti.

“Evet hocam ne yapıyoruz?”  diye sordu takım kaptanı Alper. Aytekin Hoca dağılan saçlarını eliyle düzeltti ve gövdesiyle kapattığı tahtanın önünden çekildi.

“Geçen maçta taktikleri çıkmayan kalemle yazmışım, silemiyorum. Bu yüzden mecburen aynı taktikle oynayacağız.”  dedi ve elini ortaya uzatarak, “Bildiğiniz için tekrar anlatmama gerek yok. Vurduğunuz gol olsun!”

Oyuncular şaşkın bakışlarla ellerini üst üste koydu ve, “Bü-yük Ma-la-mat Be-le-di-ye-si-por”

“Allah aşkına kısaltın şu takımın ismini ya!”

Alper takım arkadaşlarına,

“Beyler maçın hakemi kim?”  diye sordu. Gülerek tepki veren Kaleci Yaşar, “Sence kim olabilir?”

“Mahallede bir tane hakem var. Malamat geceleri tekinsiz olduğu için fedarasyon mahalle dışından hakem göndermiyor. Sonuç olarak hakem…”  dedi ve Alper’e döndü sol açık Hasan Ali,

“Ofsayt Nuri!”  dedi ve sessizliğe gömüldü Alper ile beraberinde Malamat oyuncuları.

Sahaya çıktıklarında Ofsayt Nuri önlerindeydi. Mahallenin tek hakemi olduğu için kendini mahallenin tek hakimi zanneden biri. Agâh ve Alper’in ortaokulda Beden Eğitimi dersine girmiş, daha sonradan hakemlik yapmaya başlamıştı. Maçların önüne geçmekten haz duyar, Alper’den ve dolayısıyla takımından hiç hazzetmez, maç çıkışı kendisini hezeyanlarla bekleyen Malamat taraftarlarından kaçmak için daima hazırlıklıdır. Hata yapmadığı tek konu ofsayt olduğu için Ofsayt Nuri diye anılır. En azından biz öyle biliyorduk. Bugün yine eyyam yapacak gibi görünüyordu çünkü maçta yoğun bir derbi havası vardı. Sahaya çıktığında her zamanki gibi yardımcılarıyla bir şeyler konuştu. Alper ise Agâh ve Olcayto’dan helallik aldı ve yerine dönmek için kafasını çevirdiğinde Ofsayt Nuri’nin hararetli bir şekilde Leyla ile konuştuğunu gördü. Koşarak yanlarına gitti.

“Hayırdır hoca, sıkıntı mı var?”  diye çıkıştı.

“Sana ne ulan geç yerine!”  diyerek tersledi Nuri. Yine kızgınlığı üzerindeydi. Leyla ise gergin görünüyordu.

Nuri orta sahada takım kaptanlarıyla top-kale muhabbetini konuştuktan sonra parayı fırlattı,

“Aman hocam ne yapıyorsun? Alper’in yanında para atışı yapılır mı?”  diyerek araya girdi Dümbüllü’nün forveti Suphi. Öyle ya… Alper’in eski takım arkadaşıydı. Alper milyonlarca dolar karşılığında Amatör Lig 17.grup takımlarından son sıradaki Dümbüllüspor’u yarı yolda bırakarak Büyükşehir olamayışının hüznünü yaşadığı için isminin önüne Büyük getiren lider Malamat’a transfer olmuştu. Şaka şaka! Hayrına oynadığı Dümbüllü’den tesisleri evine yakın diye Malamat’a geçti. Maç başı 25 TL’yi de unutmayalım.

“Paragöz Alper! Paragöz Alper!”  diye bağırıyordu Dümbüllü taraftarları. 200 kişilik stat(!) tabii. Her şey duyuluyor. Üstelik az önce Malamat tribünlerinde bayat gofret satan Seyyar Recep de amigoluk yapıyordu onlara. “Saldır Dümbüllü, Koçum Dümbüllü” gibi pankartların döşendiği sıranın sonunda kendini gösteren “Ceyda Benimle Boşanır mısın?”  kartonu o tribünde bir krizin çıkmasına sebep olmuştu ki maç başladı. Alper hem tepkileri bastırmak için hem de Leyla’ya daha fazla rezil olmamak için koşuyordu. Tam da maçına çağırmıştı sevdiği kızı ama nereden bilebilirdi ki Dümbüllü’nün işi bu kadar ciddiye alıp prodüksiyona girerek para baskılı not defterlerinin kapaklarını yırtıp sahaya atacağını.

Coşkulu tribünlerin son derece zıttı bir maç oynanıyordu. İlk yarıda hiçbir şey olmadı. Alper’in attığı iki şut da kaleyi bulmamıştı. İkinci yarı da çok farklı değildi. Dakika 87 olduğunda tribünler de sessizliğe gömülmüştü.

Kaleci Yaşar’ın uzun degajını orta sahada güçlükle kontrol edebilmişti Alper. Topu aldığı gibi kaleye doğru koşmaya başladı. Arkadan müdahale etmek isteyen Suphi’nin kayamadığını ve önce yere oturup sonra tekme attığını bildiği için hızını arttırarak sıyrıldı. Ceza yayını geçmişti ki çok uzaklardan gelip attığı sert dirsekle kendisini yere seren mülteci futbolcuyu baraja geçtiğinde algılamıştı. Canı yanıyordu. Üstüne düştüğü sol bacağını oynatmakta güçlük çekiyordu. Ofsayt Nuri frikik vermişti ama Malamat oyuncuları haklı olarak penaltı bekliyordu. Taraftarlar hakemi yuhalarken Agâh ve Olcayto taç çizgisine kadar inmiş, Alper’i düşüren oyuncuya yoğun bir şekilde yüklenmişti. Saha hademesi tarafından uzaklaştırılsalar da çıkışta kavga çıkacağı kesinleşmişti. Alper sekerek ayağa kalktı. Kaçamak bir bakışla Leyla’ya baktı. Leyla iki elini ağzına dayamış şekilde kısık gözlerle Alper’e bakıyordu. Oyun durmuştu. Alper kenara gelmişti dizini tutarak. Gözleri dolmuştu. Acı içinde inlememek için zor tutuyordu kendini. Devam edemezdi. Mümkün değildi ama bu şekilde bırakması acıların en büyüğüydü.

“Alper hadi oğlum rezil olacağız, yaz şu frikiği!”  diye bağırıyordu Aytekin Hoca Alper’in başında.

“Daha ne kadar rezil olabilirim ki?”  diye söyleniyordu içinden. Leyla’nın kendisini göremeyeceği şekilde girdi kulübeye. Sıkı sıkıya sardığı göz kapaklarını açtı sonra. Su aktığı gibi buldu yolunu ve yıkadı Alper çamur içindeki yüzünü. Penaltı itirazları sürerken maçı izleyenler arasında olan eczacı Cemil dizine bakıyordu. Moral olarak tamamen çökmüştü ki omzunda bir el hissetti.

“Benimle gel!” 

Oyun yaklaşık 7 dakika durmuştu. Arkadaşları formalarını çekiştirerek Alper’in hem uğradığı pozisyonun şiddetini anlatıyor hem de ceza sahası içinde olduğunu göstererek isyan ediyor, Nuri’nin etrafında penaltı itirazlarını sürdürüyordu. Tüm olanları ve takımının uğradığı haksızlığı umursamayıp:

“Ne yapıyorsunuz lan siz? Bırakın formaları! Amatör takımız oğlum biz. Formaları esnetip yırtacaksınız. Sezon sonuna kadar o formalarla idare edilecek!”  diye bağıran Aytekin Hoca maçta tek bir gözlemcisinin bile bulunmadığı federasyona aklınca gönderme yapıyordu.

“Tamam be. Var’a gidiyorum!”  diyerek parmaklarıyla televizyon çizdi ve koşarak alt tribünde oturan Var hakeminin yanına gitti.

“Halis ne diyorsun penaltı mı, frikik mi?”

“Hocam bilmiyorum ki durmadan kalp atıyorlar, yayın dondu.”  dedi telefonunu göstererek. İnstagram canlı yayınından maç takip eden Var hakeminden ne olur ki? Neticede Nuri Bey kararından dönemedi ve frikik verdi. “Herkese var, bize yok!”  tepkilerine de alışmıştı artık. Top ceza yayının tam üstüne koyuldu. Topun arkasında 10 numaralı formasıyla Salimoğlu ve takımın emektar futbolcusu 39 yaşındaki Hayri vardı.

“Hayri ağabey, Nuri düdüğünü öttürdükten sonra sen topa vuracakmış gibi koşup topun üstünden atlayacaksın, ben de zıplayan barajın altından topu göndereceğim. Mutabık mıyız?”

“Ben bu yaşıma kadar hile yapmadım, kimseyi de aldatmadım Alper. Sen Hayri ağabeyini hiç tanıyamadın mı?”

“Hayri ağabey istirham ediyorum yap şunu!”

“İstir… ney?”  dedi Hayri. Belli ki pek alışık değildi böyle kelimeler duymaya Salimoğlu’ndan. Nuri düdüğünü öttürdüğünde heyecana gelen Hayri bıngıl bıngıl sallanan etlerini de önüne katarak koştu ve atladı topun üstünden. Aynı anda barajdaki oyuncular da havalanınca son derece kötü bir vuruş olmasına rağmen ağır ağır dönerek ilerleyen top kalecinin sağından ağlarla buluşmuştu. Salimoğlu iki elini yana doğru açmış deli gibi koşarken, “Size sağa diyorum, sola gidiyorsunuz!”  diye bağıran kaleciye barajdaki oyuncu, “Kime göre sağ hıyar ağası?”  diye isyan ediyordu.

Tüm sahayı turlayarak Leyla’nın olduğu tribünün önüne gelen Salimoğlu yeşil-beyaz çubuklu formasını çıkarmış ve alttaki beyaz tişörtünün üstünde yazan “Seni seviyorum Leyla!”  yazısını muhatabıyla buluşturmuştu. Gole ayrı, gol sonrasındaki görsel şölene ayrı sevinen Leyla’nın sevinç dolu gözlerini birkaç saniye sonra korku sarmıştı. Bunu fark eden Salimoğlu arkasına döndüğünde kaşlarını çatmış şekilde kendisine koşmakta olan Ofsayt Nuri ile yüzleşti. Nuri’nin elinde kırmızı kart sallanıyordu.

“Sen kimi seviyorsun lan zibidi?”

“Leyla’yı!”  dedi ve ekledi, “Sana ne oluyor ya?”

“Ne demek oluyor bu?”  diye bağırdı tribüne bakarak Nuri. Belli ki yönettiği maçlarda ciddiyeti elden bırakmak istemiyordu.

“Çık dışarı, hemen!”

“Niye çıkıyorum ya? Forma çıkarmanın karşılığı sarı karttır.”

“Burada benim kurallarım geçer, çık dışarı!”

Adeta deliye dönmüştü Nuri. Bu nasıl bir disiplindi, nasıl bir meslek aşkıydı ve nasıl bir iş ciddiyetiydi? Dördüncü hakemin uzatma tabelasını dikkate almadan maçı erkenden bitirmiş, Dümbüllüspor’un da düşmanlığını kazanmıştı. Malamat oyuncuları ise yorucu geçen ama galibiyetle biten maç sonrası soluğu soyunma odasında almıştı. Küçük bir maç kritiğinin ardından tüm takım dağılmıştı, biri hariç. Bir dakika… ayna değilmiş, iki kişi hariç.

“Tekniğin iyi ama geliştirmen lazım.”

“Taktik de fena değildi.”

“Günaha girmiş olmayalım, korsan golcü.”  dedi Alper elindeki buzu dizine bastırarak.

“Boş ver taraftarları da korsan zaten. Hem de acayip korsanlar.”

“Fazla aynıyız.”

“Doğru bildin kardeşim çünkü biz seninle aynı kişiyiz aslında.”

Agâh Ensar Can

Çilekeş Kardeşler’in tüm bölümlerine ulaşmak için tıklayınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.