Aile Bağı

İçimdeki sıkıntıyla açtım gözlerimi. Derin nefesler almamdan olacak, Sema da uyandı.

“Yine mi uykun kaçtı?” diye sorunca ona döndüm, çaresizce baktım yüzüne.

“Ne bileyim, bir anda uyandım yine.”

“Hayatım, senin sıkıntının sebebi belli. Çaresini de söylüyorum ama beni dinlemiyorsun ki.” deyince sinirlendim.

“Şu konuyu açma rica ediyorum artık.” deyip sırtımı döndüm ona.

“Benden kaçabilirsin ama kendinden nereye kadar kaçacaksın merak ediyorum Çetin.” deyip yataktan kalktı ve çıktı odadan.

Günlerdir aynı konuyu tartışıyorduk ama ben istemediğimi söyledikçe o ısrar edip beni daha da sinirlendiriyordu.

Bir süre yatağın içinde döndükten sonra dayanamadım, ben de gittim peşinden. Balkona çıkmış oturuyordu. Geldiğimi fark etti ama sesini çıkarmadı. Geçip yanındaki koltuğa oturdum. Anlaması gerekiyordu neden istemediğimi, bu yüzden son kez konuşacaktım bu konuyu onunla ve kapatacaktım artık.

“Hayatım.” dedim sakin bir ses tonuyla. Yüzünü bana çevirdi ama bir şey demedi. Ben de devam ettim.

“Bana kızdığını, seni anlamadığımı düşündüğünü biliyorum. Ama anlaman lazım, sen benim en yakınımsın. Yapılan şeyleri, hakkımın yenmesini, böyle bir şeyi yaşamayı kaldıramıyorum. Bana bunu yapmalarını, beni yok saymalarını, aptal yerine koymalarını hazmedemiyorum işte neden anlamıyorsun?”

Benim bu cümleleri kurmamın üzerine Sema’nın gözlerinde şimşekler çaktı birden. Ürkütücü bakışlarını izlerken, bu kez de cümleleri yıldırım gibi düşmeye başladı üzerime.

“Yeter artık Çetin! İki yıl oldu, iki koca sene! O aptal tarlayı satıp da abine verdiler parasını diye kendini yedin burada.”

“Benim derdim para değil Sema.”

“Para olmadığını biliyorum, ihtiyacımız yok çok şükür. Sana sormadı diye babana kızdın, tavır aldın güya, konuşmuyorsun. Ama özlemekten, hasretinden artık uykuların kaçmaya başladı. Günlerdir hatta haftalardır doğru düzgün yemek bile yemiyorsun. Kabul et, özledin onları. Anneni, babanı, evini, köyünü… Her şeyi özledin ve artık bunu kaldıramaz hale geldin!”

“Ama yaptıkları…” derken lafımı kesti sinirle:

“Ya ne yaptılarsa yaptılar! Allah aşkına, oturup hiç düşündün mü neden yapmış olabileceklerini? Merak edip sormadın bile. Haberi alınca aradın babanı, ağzına geleni saydın, sonra kapatış o kapatış telefonu. Ne aradın ne sordun bir daha. Dört bayram geçti Çetin, sen aileni görmeden dört tane bayram bitti. Burada böyle yetim gibi oturduğun, içten içe kahrolduğun o dört bayramda kim bilir o yaşlı insanlar neler çektiler.”

“Ben değilim bunun suçlusu ama!”

“Suçlu değilsin ama inatçısın. Bak, ben sana o parayı neden abine verdiklerini anlatayım.”

“Sen nereden biliyorsun ya?” diye sordum sinirle. Ama onun öfkesi benden daha güçlüydü.

“Bana sesini yükseltme de dinle. Abinle görüşmediğin için bilmiyorsun ama oğlu hastaydı. Bir ameliyat olması gerekiyordu ve durumu da el vermediği için babandan yardım istedi. Baban da kıyamayıp sattı tarlayı verdi parayı. Baban torununun hayatını kurtardı ama sen neden diye sormadın bile.”

“Peki sen bütün bunları nereden biliyorsun?”

“Ben sordum çünkü babana, oradan biliyorum. Ayrıca sürekli de görüşüyorum onlarla. Çocukları da görüştürüyorum. Hatta akıllı telefon alıp yolladım, görüntülü bile konuşuyoruz.” deyince gözlerimi ona dikip baktım sadece, söyleyecek bir şey bulamıyordum çünkü.

“Bana arkandan iş çevirmişim gibi bakma. Onlar senin annenle baban, benim de ailem. Ayrıca çocuklarımın da büyükleri. İki yılı babanneleriyle dedelerini görmeden geçirmelerine izin veremezdim. Şimdi sıra sende.” deyince şaşırdım.

“Sıra sende derken, anlayamadım?” dedim yine sinirle.

“Bak seni şu balkondan atarım, zerre de acımam beni delirtme.” deyince gülmemek için zor tuttum kendimi. Sinirlenince, hele ki böyle tehditler savurunca çok tatlı oluyordu. Ama bozmadım ciddiyetimi:

“Sen ağzındaki baklayı çıkar Sema, hadi.” dedim.

“İki gün sonra bayram, yarın yola çıkıyoruz. Ben her şeyi hazırladım, çocuklar da biliyor. Hep birlikte gidiyoruz, sen ailenle arandaki bu küslüğü bitiriyorsun ve bu konu da artık kapanıyor.”

“Saçmalama Sema Allah aşkına, ben gitmiyorum bir yere.” deyince ayağa kalktı ve dikildi karşıma.

“Bak Çetin efendi, git yat yatağına, sabaha kadar iyice düşün taşın. Kabul ettin ettin, ha etmedin ben çocuklarımı alıp gidiyorum. Döndüğümde de ilk iş seni boşuyorum. Yeter be, yeminle şiştim!” diyerek içeri girdi. Ben de peşinden girdim ama istikameti yatak odası değildi.

“Nereye?” diye sorunca hışımla bana döndü:

“Misafir odasına. Bu akşam seni asla çekemem!” dedi ve kapıyı çarptı.

Çaresiz odaya gidip yattım ve sabaha kadar Sema’nın dediklerini düşündüm.

Kahvaltı masasında gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Gıcıklık olsun diye görmezden gelişime daha da sinirleniyor ve daha da komik oluyordu. Ama biraz daha ilerlese, masayı kafama falan geçirebilirdi.

“Çocuklar,” dedim en sonunda dayanamayıp. Hepsi bana dikti gözlerini, devam ettim konuşmama:

“İşinizi gücünüzü halledin, ben birkaç saatliğine dışarı çıkıyorum. Geldiğimde toparlanıp çıkacağız.”

“Nereye?” diye soran Sema, istediği cevabı tam almayı bekliyordu.

“Köye hayatım, bizim köye.” dedim ve masadaki sevinç çığlıklarından kaçıp kendimi dışarı attım.

İlk istikametim abimin eviydi. Onunla aramız hep bozuk olmuştu ama madem düzeltiyorduk her şeyi, bunu da halletmeliydim.

Kapıda beni görünce çok şaşırdı ama sessizce buyur etti. İçeri girmeden birkaç saniye bakıp sonra sıkıca sarıldım ona. Uzun uzun, yılların hasretini giderircesine sarıldıktan sonra ayrılıp:

“Köye gidiyoruz bugün. Siz de toparlanıp gelin abi. Eski günlerdeki gibi bir bayram yaşayalım.” dedim ağlayarak. Abim de ağlıyordu, hatta içeriden bizi izleyen yengem de.

Abimle anlaştık, onlar da geleceklerdi. Ben de mutlulukla oradan ayrılıp hemen alışverişimi yaptım. Hediyeler aldım herkese ve hepsini bagaja doldurup eve geçtim.

Sema ve çocukları aldım ve yola çıktık ama abimleri söylemedim sürpriz olsun diye.

Uzun süren yoldan sonra nihayet köye vardık. Geleceğimizi bilmedikleri için muhtemelen uyuyorlardı. Bizim arkamızdan yanaşan arabaya çevrildi gözler ve abimlerin indiğini görünce Sema’nın bakışları bana çevrildi. Sonra dayanamayıp sarıldı bana.

“Seni mikrop adam, inadını yenince ne güzel oluyorsun.” dedi gözleri dolu dolu.

Çocuklar biz eşyaları indirirken çoktan kapıya gidip vurmaya başlamışlardı. Işık yandı, gözüm kapıya kilitlendi bir anda. Tahta kapı yavaşça açılırken yaşlı babamı gördüm. O an anladım aslında zannettiğimden daha çok özlediğimi. Ardından da annem belirdi ve içimdeki hasretin ağırlığı sardı beni.

Her şeyi bıraktım, koşarak gittim yanlarına ve babamın eline yapıştım önce. Şaşkınlıktan konuşamadı, sadece ağlıyordu. Annem de öyle. İkisine birden sarıldım, kokladım doya doya.

“Geldin mi benim asi oğlum.”dedi annem.

“Geldim ya, bayrama geldim.” dedim ben de.

Benim arkamdan abim geldi, onunla da kucaklaştılar. Sonra dördümüz sarıldık birbirimize.

Kapıda arabaları gören meraklı komşumuz, annemin can dostu Hasibe teyze seslendi:

“Hayır olsun Asiye, ölen kalan yok inşallah?” diye sorunca:

“Çocuklar bayrama geldi bayrama!” diye bağırdı annem sevinçle.

“Gözünüz aydın o zaman!” deyip evine giren Hasibe teyzenin arkasından:

“Aydın oldu ya!” dedi babam. “Gözümüz, gönlümüz, hanemiz aydınlandı şükür!”

Yeniden sarıldık birbirimize. Bu kadar uzun zaman hasret kalmanın acısını çıkarırcasına sarıldık. Benim aklımdaysa bir yandan, annemin sabah bize kuracağı o kahvaltı sofrası vardı, dünyanın en kıymetli kahvaltısı…

Esra Barın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.