Tabure Üstünde Unutulmuş Kedi | 2.Bölüm

2.BÖLÜM

Eylül 2017 – İstanbul

Her aşk bir yolculukla başlar. Ya kendine ya da ona çıktığın bir yolculuğun yegâne temsilcisidir. Bazen bunun farkında olabilecek güçtesindir bazen de akıl oyunlarına esir düşmüş bir zihinsel hikâyesindir. İşte Tuna ve Erdem’in hikâyesi tam da bu noktada başlıyordu.

Eylül ayının en değerli şehridir İstanbul. Her ayın ve her mevsimin içinde sakladığı şehirler vardır. İstanbul tüm tarihi boyunca tüm aylara, mevsimlere tanıklık etmiş tek şehirdir.

Yazın son demleri Eylül ayının da gelmesiyle süngüsünü düşürmüştü. Kendilerini birkaç aylığına da olsa ait olmak istedikleri yazlıklarından dönen İstanbullular, okul çabası için belki de şehrin dört bir yanından gelmiş nice öğrenciler şehri ufak ufak doldurmaya başlamıştı. Zamansız bir şehir olan İstanbul’un gecesinden sabahına hiç kesilmeyen sesleri, şehrin ışıkları tüm görkemiyle göz dolduruyordu.

*

Tuna okuluna yakın olsun diye İstanbul’un en köhne semtlerinden birinde tutmuştu evini. Son savaşını verdikten sonra terk edilmiş gibi duran eski bir binanın dördüncü katında oturuyordu. Üflense bir anda yıkılacakmış gibi eski ve yaşanmışlıkları da oldukça fazla duran bir binaydı. Beş yıldır aynı evde oturmasındaki ısrarı ise ev kirasının ucuz, ev sahibinin Tuna’nın orada oturduğunu bile unutmuş olmasından kaynaklı bir rahatlıktı. Dilediği gibi yaşayabiliyordu. Bazen kirasını vermeyi unutuyor, bazen bilerek vermiyordu. İstediği gibi müziğini yapıyor, gürültüden rahatsız olan bir tane bile komşusu olmadığı için rahatlıkla yaşıyordu.

Saatler Eylül sabahının yedisini gösteriyordu. Dün gece kendisini eve atar atmaz yıkılıp kaldığı salonundaki üçlü koltuktan irkilerek uyandı. Eylül’ün ılık rüzgârı dün geceden açık kalan penceresinden ılık ılık iliklerine kadar doluyordu. Gözlerini ovuşturup kalkıp penceresini kapattı. Tam tekrardan üçlü koltuğuna geçip kaldığı yerden uykusuna devam edecekti ki her sabah duymaya alışkın olduğu bir kavga sesiyle iyice uyanmıştı artık. Bağırışlar yan daireden geliyordu. Yan dairesinde oturan Nesrin ve Ahmet birbirleriyle sevgisiz bir şekilde zorla evlendirilen nice insandan ikisiydi. Gürültüleri, birbirlerine ait olmayan kalplerinin ve hayatlarının bir serzenişiydi. Tuna, “Yine mi ya?” diyerek kulak kabarttı. Artık alışmıştı. Her sabah saat yedide bir kavga başlardı ve yaklaşık bir saat sürerdi. Ahmet işe giderdi. Nesrin de hırsını alamadığı için soluğu Tuna’nın yanında alırdı. Tuna, kavganın biraz hafiflediğini ve bitmek üzere olduğunu saatine bakarak anladı. Genelde yaklaşık on dakika sonra Ahmet evden çıkardı. Nesrin, Tuna’nın kapısına dayanırdı.

Tuna, “Evet, işte başlıyor.” diye geçirdi içinden. Mutfağa geçti. Sabah kahvesini yapmaya koyuldu. Bir baristanın el çabukluğu ile kahvenin tüm detaylarını tamamladıktan sonra holü geçip kapıyı Nesrin çalmadan açtı. Tuna ve Nesrin kapıda birbirlerine bakıp gülümsediler. Nesrin ayağına zorla geçirmeye çalıştığı siyah parmak arası terliklerini apartman boşluğuna fırlatıp koşarak Tuna’nın dairesine girdi. Nesrin nefes almadan konuşan ve karşısındaki kişiyi asla dinlemeyen dünya üzerindeki tek canlıydı ve onun bu hallerine tahammül eden kişi sayısı ise ne yazık ki çok azdı.

“Kız Tuna, öyle girdim ama müsait miydin?”

“Evet. Çok müsaittim. Mantı da yaptım Nesrin abla, sarımsaklı mı olsa yoğurdu, sarımsaksız mı olsa diye düşünüyordum. Allah aşkına abla sabahın yedisi!” Bu sözleri asla üzerine alınmıyordu. Durmadan konuşuyor, kimseye hak tanımıyor, kendi dertlerini anlatmaktan başkalarını dinlemeye asla fırsatı olmuyordu. Tabii böyle sanmamızı sağlayan davranışlarıydı ama zamanla biz de Tuna gibi anlayacaktık içinde fırtınalar kopan bu kadın, göründüğünden çok farklıydı. Tuna’nın cümlesine nokta koymasını beklemeden hemen başlamıştı konuşmaya.

“Bu Ahmet beni delirtecek, artık iyice şaşırdı. Ben boşarım bu adamı.”

“Ablacığım öncelikle sana da günaydın. Hayırdır ne yaptı yine Ahmet ağabey?”

“Bunun kesin kırığı var. Yoksa ne gece ne gündüz demeden geç gelmelere başlamalar… Umut’un servis parasını bile vermedi geçen gün. Sordum, param bitti diyor. Nereye bitiyor o paralar nasıl bitiyor, bana vermiyor, çocuğuna vermiyor, kime veriyor da bu paralar bitiyor ah sorarım sana?”

“Belki gerçekten bitmiştir adamın parası. Hemen olumsuz düşünme. Geçenlerde sen dedin ya işten çıkarmalar var, para kısıyorlar diye. Öyle düşün, vardır bir sebebi.”

“Yok anacığım bu yollu. Bir haltlar karıştırmıyorsa ben de Nesrin değilim. Kek var mı? Böyle kuru kuruya anlatamıyorum ben biliyorsun…”

Herkesin bir tane hayatı vardır ve o hayatlarda herkesin delirmesine sebep olan biri illaki vardır. Bazen okuldaki öğretmenin, bazen sevgilin, bazen ailen, bazen okudukların, bazen sana yaşatılanlar veya senin yaşadıklarının farkına varman ama her insan ömrü hayatında bir kere mutlaka bir başkası tarafından delilik şanına erişir. Nesrin de Tuna’nın delirmesine sebep olan o güzide insandı. Tuna ne söylerse söylesin ne yaparsa yapsın karşısında onu asla dinlemeyecek birisinin olmasının verdiği psikopat bir sabah yedi sohbetine maruz kalıyordu. Hayalinde, kulağında Chopin çalıyordu, en azından Nesrin’in eziyetinden sığınmak için kendini çok sevdiği klasik müziğin sanrılarına bırakmıştı. Gözlerini Nesrin’in dudaklarına dikmiş, kafası eğik bir şekilde ne zaman yorulup duracak diye bakıyordu. Uykusu da yeterince kaçmıştı. Nesrin’in dakikalarca süren işkencesi , Umut’un okul servisinin gelmesiyle son bulmuştu. Nesrin koşarak kendi dairesine geçmiş ve Tuna’yı uykusuzluğu ile bırakmıştı. Tuna Nesrin’in her haline rağmen onu sevdiğini içinden geçirirken o gün yapacakları hakkında düşünüyordu.

Evinin tüm pencerelerini açtı, evine şehrin tüm serinliğini doldurduktan sonra kahvaltısını yapıp hazırlanıp evden çıktı. Kendisini sokaklara attı. Sabahları erken uyandığında yaptığı en kayda değer şeydi yürümek. Sahile kadar indi. Yürüyerek bol bol temiz havayı içine çekti. Saatine baktığında saatin 10 olduğunu fark etti. Annesini aramak istedi, uyanmış olma ihtimalinin düşük olduğunu hesap ederek vazgeçti. Telefon ekranındaki saate ve tarihe baktı. Doğum günüydü. Kendi doğum gününü unutmuştu. Ya da hatırlayacağı bir sabah geçirmemişti. “Bir insan kendi doğum gününü bile unutacak kısma geldiyse eğer defterin sayfaları doluyor demektir.” diye geçirdi içinden. Gözleri denizin derin sularına dalmıştı ki, aniden çalan telefonuyla irkildi. Sabahın en net olmayan saatlerinde, gün içinde bile zar zor çalan telefonu şimdi ısrarla çalmaya devam ediyordu.

“Bugünlerde anneniz aklınıza daha sık gelmeye başladıysa önemli suçlar işliyorsunuz demektir.

– Ece Temelkuran”

Hilâl Altuğ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.