Kelebek ve Papatya

Papatya

**

Söyleyin bakalım, bunca zaman papatya yaprakları neler fısıldadı?

KELEBEK ve PAPATYA

Günlerden bir gün, minik tırtılımız gözlerini hayata açmış. Tabii ki doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış zavallım, ne bulduysa yemiş. Yeterince büyüdüğünde ise zeki tırtılımız kendisine güvenli bir yer bulup bir koza örmeye başlamış. Hayvanların ve böceklerin içgüdülerine hayranım. Onların doğuştan gelen sezgilerinin çeyreği bizde de olsa keşke. Böylece beynini kullanmaya üşenen insanlar sezgileriyle de olsa belki biraz mantıklı davranabilirlerdi.

Neyse konumuza dönecek olursak tırtılımız bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda gökkuşağının muhteşem renklerini barındıran kanatlara sahip güzeller güzeli bir kelebek olup çıkmış. Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Gözüne kestirdiği her yerde özgürce dolaşmış, bir çok yeri gezerek yeni güzellikler görmüş. İnsanların da bir araca ihtiyacı olmadan uçabildiklerini düşünsenize. Herhalde bu sefer toprak kavgasını bırakarak, “Bu gökyüzü benim!” kavgasına girerlerdi ya neyse… İşte bizim kelebek dağ bayır gezerken rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye denk gelmiş.

Etrafına şaşkın şaşkın bakarken vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş ve afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. İçinden, “Ne muhteşem bir çiçek,” diye geçirmiş. Bizim kelebek de bayağı çapkın çıkmış hani! Hiç vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca papatyanın yanında almış soluğu.

“Merhaba,” demiş papatyaya. “Sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.”

Nazlı papatya şöyle göz ucuyla bir bakmış konuğuna ve, “Merhaba, ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten,” demiş. Papatyamız da burnundan kıl aldırmıyor, laflara bakın. Nazlı güzel seni… İşte böyle böyle derken konuşmaya başlamışlar.

Bizim çapkın kelebek ona hayat hikâyesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış. Tabii nazlı, burnundan kıl aldırmayan papatya da burun kıvıra kıvıra ona kendinden bahsetmiş. Sonra bir bakmışlar birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Bizim çapkın kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Tabii bizim burnundan kıl aldırmayan papatya da cilveli papatya olup çıkmış! Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Minik ama çapkın kelebeğimiz bizim cilveli papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.

E haliyle bizim minik kelebeğimiz aşkının karşılıklı olup olmadığını da merak ediyor, papatyanın da onu sevip sevmediğini öğrenmek istiyormuş fakat cesaret edip de bunu papatyaya sormaya bir türlü dili varmıyormuş. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş.

Bizim nazlı, burnundan kıl aldırmayan cilveli Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Yavrucuklarım konuş konuş nereye kadar? İcraat lazım icraat! Zaten kendi cinsinizden birini bile bulamamışsınız, biriniz böcek öbürünüz çiçek? He tüm engeller bitti de seviyor-sevmiyor derdi kaldı! Neyse sakinim, hikâyeye geri dönelim.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca papatyaya dönmüş, “Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek,” demiş.

Papatya buna bir anlam verememiş. “Neden, yoksa benim yanımda mutsuz musun?” demiş. Şu zilliye bak hele, kelebek o güzelim kanatlarını sen güneşten yanma diye sana siper ediyor, bu gelmiş hâlâ ne diyor!

Neyse bizim kelebeğimiz hemen savunmaya geçmiş. “Hayır! Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim,” demiş. Benim bildiğim bazı kelebeklerin ömrü bir gündür. Üç gün olanını da ilk defa duydum. Bizim kelebek bayağı değişik çıktı iyi mi! Madem üç günlük ömrün var neden papatyaya kendini alıştırdın? Ah çapkın kelebek seni!

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey de yokmuş. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde son bir gayretle papatyaya, “Seni seviyorum,” diyebilmiş. Tabii yolun sonu geldi ya hemen itiraf et! Üç gün önce etseydin belki de daha mutlu ölebilirdin kelebekcik!

Papatya donakalmış. Sadece, “Ben de…” diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. İçinden, “Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim, keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim,” diye geçirmiş. Tabii iş işten geçer ya, son pişmanlık neye yarar papatyacığım!

Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra önce yaprakları solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, “Seviyormuş,” diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:

“Seviyor mu, sevmiyor mu?”

İşte papatyanın seviyor- sevmiyor hikâyesi de buradan gelmiş. Tabii ki bizim değişik milletimiz bu hikâyeden sadece işine geleni algılayarak uygulamaya başlamışlar. Oysa bu hikâyede asıl altının çizilmesi gereken yerin, “Korkuları yüzünden birbirlerine geç kalan, son saniyede birbirlerini teğet geçen bir aşk,” olduğunu anlamaları gerekmez miydi?

Papatya ve Kelebek sırf korkuları yüzünden birbirlerine aşık olduklarını söyleyememişler! Ve ölüm onları bulduğu zaman ikisi için de çok geç olmuş. Hikâyede bu bariz bir şekilde belirtilirken bizim halkımızın bunu bir kenara itip korkuları ile hâlâ bir umut papatyalara koşmaları ne kadar mantıklı?

Şimdi bir kez daha söyleyin bakalım, papatya yaprakları neler fısıldadı size?

Aşkınızı mı?

Yoksa korkularınızı mı?

“Korkak olma!” demedi mi size?

“Git söyle sevdiğini!” demedi mi?

“Harcama benim yapraklarımı, bitirme ömrümü seviyor-sevmiyor gereksizliği ile,” demedi mi?

Ah ne yazık o güzelim çiçeklerin bir insanın korkaklığı, sefası uğruna harap edilmesi! Ne yazık insanların sadece işlerine geldiği gibi anlayıp, hareket etmeleri!

Her şeyi bir kenara bıraktım zavallı bir çiçekten umutsuzca medet umacak kadar mı korkuyorsunuz sevdiğinizi dile getirmekten? Alacağınız cevap olumsuz olabilir fakat olumlu da olabilir. Ve kaybedecek neyiniz var ki? Eğer sizi sevmiyorsa üzülürsünüz fakat ne kaybedersiniz? Fakat sizi seviyorsa kazanacağınız şeyin büyüklüğünün farkında mısınız?

İşte bizlerin en büyük sorunu burada! Sevdiğini söylemekten korkan, bunu acizlik olarak gören, sevgi diye bir şeyin olmadığını, herkesin çıkarları için hareket ettiğini sanan zihniyetler.

Yapmayın azizim. Sizleri kurtaracak bir şey varsa bu da sevgidir. Papatyanın sizlere, “Geç kalmadan git sevdiğini söyle!” diye fısıldadığını duyun artık! Kendi işinize gelen şeyleri duymayı, geri kalanları ise görmemezlikten gelmeyi bırakın!

Fatmanur Dereköylü

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.