Kolye

KOLYE

Sabah, ablamın odasından gelen seslerle açtım gözümü. Alışkındım, şaşırmadım bu yüzden. Ama evdeki kapılar açılıp kapanmaya başlayınca ben de kalktım yatağımdan ve odamdan çıktım. Annem, ablamın odasının kapısında durmuş, ellerini ağzında kapatmış, endişeyle bakıyordu.

Göz göze geldik annemle, anladım söylemek istediğini ve ablamın yanına gittim.

“Bulmam lazım, kesin buralara bir yere düştü, bulmam lazım…” diye sürekli aynı şeyleri tekrar ediyordu.

“Ablacığım, ne arıyorsun?” dedim sakince ama beni duymadı.

“Yardım edeyim, ne aradığını bana da söyle.” dedim bu kez koluna dokunup. Gözlerini bana çevirince bir an korktum, kocaman açılmıştılar.

“Kolyem, kolyemi bulamıyorum Nevin.” dedi titreyerek.

“Hangi kolyen abla?”

“Salih’in aldığı kolye, dün akşam verdi.” dediği anda kalakaldım. Başımı çevirip anneme bakınca, onun da en az benim kadar şaşkın olduğunu gördüm.

“Abla, ne dün akşamı, ne kolyesi Allah aşkına? Sen ilaçlarını aldın mı?” diye soramamla bağırmaya başlaması bir oldu.

“Dün akşam Salih bana kolye verdi dedim! Bana deli muamelesi yapma! O ilaçları da kendin iç!”

Sonra yine yorgan, yastık, kıyafet, ne varsa devirmeye ve altına bakmaya devam etti. Odası savaş alanı gibi olmuştu ama o durmak bilmiyordu.

Sessizce çıktım odasından, annemi de önüme kattım ve kapısını kapattım.

“Bırak anne.” dedim ağlayan annemi omuzlarından tutup. “Arasın, dağıtsın, yorulsun. Sonra o uyuyunca ben toplarım odasını.”

“İyi de kızım, sen işe gideceksin.”

“Sabah hastam yok, geç gidecektim zaten. Merak etme, o kendine gelene kadar buradayım.”

“Tamam kızım, ben kahvaltıyı hazırlayayım” deyip mutfağa gitti. Kahvaltı hazırlamak, benim yanımda rahat ağlayamadığı için mutfağa kaçma bahanesiydi, biliyordum.

Ablamın odasının kapısına yaslanıp onu dinlemeye koyuldum ben de. Olur da krizi şiddetlenirse müdahale etmem gerekebilirdi. Onu dinlerken, olanları geçirdim aklımdan, ablamın bu hale gelişini…

Salih abiyle ilkokulda tanışmışlar ve ilk gününden o son güne kadar hep bir arada olmuşlardı. Büyüdükçe arkadaşlıkları başka bir boyut kazanmış, âşık olmuşlardı birbirlerine. Ailelerimiz de bu durumu biliyor ve destekliyorlardı.

Ablam çok güzel bir kızdı ki hâlâ çok güzel. Sadece yüzüne oturmuş o hüzün, içimizi ışıldatan o muhteşem gülüşünü alıp götürdü o kadar. Güzelliğine herkes hayrandı ama en çok Salih abi, gözü ablamdan başka bir şeyi görmeyecek kadar büyük bir hayranlık duyardı ona.

Okullarını bitirdi ikisi de, artık evlenmeye hazırdılar. Salih abinin askerliği vardı, ondan sonra düğünü hemen yapmak istiyorlardı. Babalarımız, askerlik öncesi nişan yapalım deyince biz hemen hazırlıklara başladık ve isteme, söz, nişan her şey bir arada olup bitti.

Birkaç gün sonra Salih abiyi askere uğurladık. Ablamla ilk kez ayrı kalmışlardı. Bu durum ablam için çok zordu, her gün ağlıyor, sürekli mektuplar yazıyor ve onu hep çok özlüyordu. Ama bu zorlu dönem, ablamın yaşayacağı acının fragmanı olmuştu biz bilmeden. Altı ay ayrı kalmaya dayanamayan ablamın, bugün bu durumda olmasını bu yüzden anlıyorum. Çünkü ben onlar kadar birbirine eş olabilen iki insan daha görmedim ömrümde.

Salih abi askerden döndü sağ salim ve ablam için güneşli günler yeniden geldi. Düğün hazırlıkları başladı, evleri tutuldu, eşyalar, gelinlik, davetiyeler derken artık her şey hazırdı. Sayılı günler kalmıştı düğüne ve hepimiz çok heyecanlıydık.

Düğüne az kala, bir gece ablamla mutfak sohbeti yapıyorduk. Artık evden gidecekti ve onunla doya doya vakit geçirip bütün heyecanını paylaşmak istiyordum. Sohbet sırasında, ona hep merak ettiğim bir soruyu sordum:

“Abla, sana bir şey sormak istiyorum ben. Hep merak ettiğim bir şey bu.”

“Sor bakalım.” dedi o altın gülümsemesiyle.

“Birini bu kadar çok sevmek nasıl bir şey, yani bu kadar uzun zamandır hiç azalmadı mı sevginiz?”

Ablam derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Sonra da anlatmaya başladı, masal anlatır gibi:

“Salih’i ilk gördüğüm gün, okula başladığım gündü. Güvenli evimden çıkmış, kalabalığa karışmıştım ve kalbimde her şeyden çok, korku vardı. Sonra o gelip benim yanıma oturdu. ‘Korkuyor musun?’ dedi bana. Gözlerim dolmuştu, kafamı sallayabildim yalnızca. ‘Korkma, ben seni hep korurum.’ dedi ve elimi tuttu. O gün, kalbim ona o kadar güvendi ki, bir daha hiç vazgeçmedi. O benim bu hayatta, ailem dışında güvendiğim ilk insandı. Ve dediğini hep yaptı biliyor musun, bunca yıl boyunca beni hep korudu. O günden bu güne, her şeyden korudu ve çok sevdi beni. Tabiİ ben de onu…”

“Peki abla, bunları anlıyorum ama asıl merak ettiğim tam olarak ne hissettiğin.”

“Salih benim için hayatın ta kendisi. Onu görünce tamamlandığımı hissediyorum Nevin. Sanki bir yarım onunla birlikte gidiyor her akşam ve sonra yan yana geldiğimizde tam oluyorum. Ondan daha çok güvendiğim biri yok mesela, canımı bile emanet ederim ona. Kokusuna, dokunuşuna, sarılmasına, sesine, bakışlarına, gülüşüne… Ya her şeyine öylesine bağlıyım ki, ondan ayrı kaldığımda rengimi kaybediyorum sanki. Bazen aklıma geliyor, ya ona bir şey olursa diye, hemen aklımdan atıyorum bu fikri. Düşüncesine bile tahammül edemiyorum, nefesim kesiliyor. İşte böyle hissediyorum. Daha nasıl anlatırım bilemedim. İçimi açıp görsen, belki ancak anlatabilirim sana.”

“Abla masal gibisiniz siz ya.” deyip sarılışımı hatırlıyorum. Biz bunları konuşurken çok mutluyduk, bunları konuşurken heyecandan yerimizde zor duruyorduk ve biz bunları konuşurken… Salih abi de son nefesini veriyordu…

Salih abi trafik kazası geçirdi o gece. Odamıza gitmiştik ikimiz de, vakit çok geçti. Ablamın çığlığıyla açtım gözümü. Bu, o odadan gelecek çığlıkların ilkiydi, 5 yıl boyunca süren…

Koştuk hepimiz, ablam sürekli ‘Salih’ diye bağırıyordu. Babam hayattaydı o zaman, hemen gitti yanına korkuyla. Adamcağız, ne olduğunu anlamaya çalışırken ablam ona gözlerini dikip:

“Salih öldü baba!” diye bağırınca donup kalmıştı.

Evden nasıl çıktık, ablamı o halde arabaya nasıl bindirdik… Bunların hiçbirini hatırlamıyorum. Yolda her şeyin bir yanlış anlama olması, Salih abiye bir şey olmamış olması için bütün kalbimle dua ettim. Hastaneye ulaştığımızda ailesi oradaydı ve ne yazık ki haber doğruydu. Salih abinin kullandığı araba, yoldan çıkan bir tırın altında kalmıştı ve onu kaybetmiştik.

Cenazeden eve geldiğimizde, ablamın ruhunu da Salih abiyle birlikte gömdüğümüzü biliyordum. Birkaç saat önce anlattığı gibi, renklerini kaybetmişti ablam. Sadece saatler önce, mutlulukla parlayan o güzel kızın yerinde, şimdi kış ayazında kalmış bir gül ağacı vardı. Kupkuru, yapraksız, donumuş…

Günlerce bağırdı, ağladı, krizler geçirdi. Doktorların verdiği ilaçlarla biraz olsun sakinleşiyordu ama ruhsuzluğuna da ruhsuzluk katıyordu o ilaçlar. Artık hiç gülmüyordu, solgundu, küskündü her şeye.

Bir yıl sonra da babamı kaybettik. Dayanamadı, zaten kalp hastasıydı ve ablamın bu durumu onu daha da yordu. Onu da sessiz sedasız gömdük ve hüzün basmış bu evde üç kadın kaldık.

Zaman geçtikçe giderek azalmıştı bu krizler, biraz daha sakindi ablam. Salih abiyi asla unutmadı ama durumu biraz da kabullenmiş gibiydi. Yine gülmüyordu ama en azından arada yürüyüşe çıkıyor ve bazen geceleri sohbet ediyorduk. Konumuz hep Salih abiydi elbette ama ben memnundum halimden. Onu can kulağıyla dinliyordum.

“Nevin.” diye sakince seslendiğini duydum ve eskilere daldığım yerden çıkıp ablamın odasına girdim. Daha da dağılmıştı içerisi.

“Ablacığım.” deyip yanına gittim. Boş yatağın kenarına oturmuş ağlıyordu.

“Salih geldi.” dedi ve derin bir nefes aldı. “Bana sürpriz yaptı biliyor musun? Unutmamış, bırakmamış beni. Camın önüne gelmiş, beni çağırdı. Size duyurmadan çıktım. Bana bir kolye almış, böyle papatyadan bir kolye. Boynuma taktı onu, sonra saçlarımı öptü. Sarıldık sıkıca, eski günlerdeki gibi. Sabah uyandığımda kolyem yoktu, onu kaybettim Nevin.”

Bir şey diyemedim ona. O kadar gerçekmiş gibi anlatıyordu ki, ‘Rüya görmüşsün abla.’ diyemedim.

“Kolyemi bulmam lazım.” dedi sayıklar gibi. Bir şey yapmam lazımdı, yeniden krize girmemesi için kafasını dağıtmak istedim.

“Ablacığım.” dedim ona dönüp. “Bak odanın haline, bu dağınıklıkta kaybetmiş olsan da bulamazsın ki ama.”

Gözleri bir anda heyecanla açıldı.

“Haklısın.” dedi. “Hemen toplayalım.”

Kalktık, odada etrafa saçtığı her şeyi toplamaya başladık. O arada, hazır kafası bu durumla oyanalıyorken ilaçlarını da verdim. Artık biraz olsun rahatlayabilirdik ikimiz de.

Biz odayı topladık ve annem de işimizin bittiğini görünce bizi kahvaltıya çağırdı. Ablam ilaçlarla biraz olsun sakinleşmişti ve mutfağa geçtik beraber. Sessizce kahvaltı yaparken kapı çaldı. Ben kalktım ve gidip açtım. Karşımda Ayfer teyze vardı, Salih abinin annesi.

“Hoş geldin Ayfer teyze.” dedim.

“Girebilir miyim, ablanı görmem lazım.” derken ağlıyordu.

“Ayfer teyze, yeni bir kriz yaşadık sabah. Eğer çok…”derken sözümü tamamlamama izin vermeden:

“Onu görmem lazım kızım.” dedi ve içeri girdi. Mutfağa doğru, o önde ben arkada yürüdük. Ablam onu görünce hemen ağlamaya başladı ve yerinden kalkıp:

“Ayfer anne.” diye sarıldı ona. Bir süre ağladılar, sonra ikisi de oturdu yerine.

“Gelip gelmemeyi çok düşündüm.” dedi Ayfer teyze ve elini çantasına sokup bir kutu çıkardı. “Ama bunu sana vermem gerekiyordu.” dedi ablama uzatıp.

“Bu nedir?” derken elleri titreyerek aldı kutuyu ablam ama açmadan bekledi.

“Bu, Salih’in sana aldığı hediye. Sana verecekmiş, içinde de bir not var. Ben, gece onu rüyamda gördüm. Odasında bir şey arıyordu, bulamıyordu. Sonra benden yardım istedi, beraber aramaya başladık. Eşyalarının arasında bu kutuyu bulduk, bana dedi ki,  ‘Bu Kolye Handan’ın.’  Sabah olunca ağladım biraz, mezarlığa gittim geldim erkenden. Ama içim sıkıldı, bir şey beni huzursuz etti. Gidip odasını aradım ve rüyamda gördüğüm yerde bu kutuyu buldum. İçine bir kolye var.” deyince ablam:

“Benim kolyem.” deyip açtı kutuyu ve şaşkınlıktan gözlerim yuvalarından çıktı neredeyse. Ablamın anlattığı papatya kolyeydi bu.

Ablam ağlayarak sarıldı yine Ayfer teyzeye. Sonra içindeki notu açtı ve okudu:

“Hayatımın kadınına… Seni her an seveceğim.”  yazıyordu notta. Ablam notu öptü, kokladı.

“Bunu dün akşam Salih bana vermişti, sabah kaybettim, her yerde aradım. Demek sizdeymiş Ayfer anne, çok teşekkür ederim getirdiğiniz için.” dedi sonra ve kolyesini alıp odasına gitti.

Sandalyeye bıraktım kendimi. Kimse anlayamadı ne olduğunu, herkes susuyordu.

“Gerçek aşk.” dedim mırıltı halinde. “Onlarınki gerçek aşktı… Yıllar sonra bile, ikisinden biri göçüp gitmiş olsa bile yaşıyor işte…” dedim.

Kimse konuşmadı, sadece kalbimiz acıyarak sustuk kocaman bir çığlıkla…

Esra Barın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.