Peluş Battaniye

Tipik bir kış günüydü. Hava kapalı ve karanlık. Belediye otobüsünün penceresinden akıp gidemeyen İstanbul trafiğini seyrediyordum. Üst geçit dururken anayoldan canı pahasına geçen yayalar, çalan kornalar, yeşil yanmak bilmeyen trafik lambalarına savrulan kulak uçuklatacak kelimeler ve gökten yere inen yıldızlar gibi yollara dizilen araba farları. Eve dönmek için acele etmeyen bir ben miydim?

Böyle olmamalıydı oysa eve dönüşlerim. Sabah işe çıkarken uyandırmamak için öpmeye bile kıyamadıklarım, akşam eve döndüğümde beni mutlulukla karşılayanlarım olmalıydı. Ben baba olmayı böyle hayal etmemiştim. Başımı otobüsün penceresine yaslayıp motorun sebep olduğu titreşimin hiç susmayan düşüncelerimi uyuşturmasını istedim. Şuracıkta uyuyup uyanmasam bir daha…

Kısa bir süre sonra titreşimlerin yavaşlamasıyla başımı pencereden kaldırıp gözlerimi hafif araladım. Yolcu almak için durmuştu otobüs. Oturuşumu dikleştirip gözlerimi tamamen açtığımda duraktaki otobüse binme yarışına giren kalabalığa kaydı bakışlarım. Kapılar açılır açılmaz birbirlerini ittirerek içeri dalan yolcular acaba zaten tıka basa dolu olan otobüsün neresine sığacaklardı? Rahatsız bir şekilde içeri akan insan dalgasını seyrederken gözüm kalabalığın arasında sıkışıp kalan orta yaşlı bir teyzeye takıldı. Yorgundu bakışları… Ayakta zor duruyor gibi bir hali vardı. Ben de çok yorgundum ama yine de yer vermem gerektiğini düşünerek ayağa kalktım. Elimle boşalan koltuğu işaret ederek, “Buyur teyze, otur.” dediğimde başını minnettar bir şekilde sallayarak yerime geçti, ben de arkaya doğru akan kalabalığın arasına karışıp kapıya yakın bir yerde durdum. İki durak sonra inmem gerekiyordu.

Otobüs tekrar hareket etmeye başladığında birkaç adım ötede sesli bir şekilde iyi geçmeyen vizeler konusunda yakınan iki üniversite öğrencisinin sohbetine kulak misafiri oldum. Bir zamanlar benim de tek derdim iyi geçmeyen vizelerdi. Acı bir tebessümle kendime, “Keşke hep öyle kalsaydı.” diye fısıldadığımda boğazıma dizilen kördüğümler kirpiklerimde çözülmesin diye gözlerimi kapatıp yutkundum. Ağlayamamak ne kadar da zormuş? Güçlü durmak… Hayallerimin enkazında gün be gün ezilirken nefes almak… Ben baba olmayı böyle hayal etmemiştim.

Başımı otobüsün direğine yaslayıp tekrar seyretmeye başladım yollara dizilen araba farlarını. Işığı seyretmek bir nebze aydınlatıyordu içimin karanlığını. Oysa çok değil, bundan birkaç ay öncesi aydınlığa ait bir adamdım ben. Şu yollara dizilen araba farlarının sayısınca hayallerim vardı, geleceğe dair umutlarım. Evliydim, mutluydum, eşimi de çok seviyordum üstelik. Benden bir bebek beklediğini söylediğinde ise mutluluğumun katlanacağını düşünmüştüm. Yanılmışım… O gün eşimi kucağıma alıp sevinç naraları atmak yetmemiş pencereyi açıp “Ben baba oluyoruuum.” diye duyurmuştum bütün mahalleye bu haberi. O gün mutlulukla ıslanan gözlerim bugün ağlayamıyordu bile. İnsanın yüreği dolup taştığında ağlamak nefes almak gibiymiş. Ben nefes almadan nasıl yaşayacaktım bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı ki o da benim baba olmayı böyle hayal etmiş olmayışımdı.

Bir sonraki durakta otobüs tekrar durduğunda nefesimi tutarak yeni bir insan dalgasının otobüsün kapısına doğru hareket etmesini korkuyla izledim. Bu kadar insana yetecek miydi içerideki oksijen? Anlamıyordum binen her zaman inen yolcu sayısından daha çoktu sanki.
Kapılar açılır açılmaz yine bir otobüse binme yarışı başladı ve insanlar, otobüse dalmayı başaranlar ve başaramayıp dışarıda kalanlar olarak ikiye ayrıldı. Hayat da bir yarış değil miydi zaten? Kimimiz galip kimimiz mağlup oluyorduk. Ben mağlup olanlardandım.

İnmem gereken durağa yaklaşınca belediye otobüsünden çok tekerlekli bir insan konteynerını andıran bu araçtan kurtulmak için bedenimi kalabalığın arasından kaydırarak çıkışa doğru ilerledim. Kapılar açılır açılmaz otobüsten inen birkaç kişinin ardına takılıp kendimi hızlıca dışarı attığımda derin derin nefesler alarak bir süre soluklandım. Otobüsten inmesi en az binmesi kadar zordu bu şehirde. Sırf bu yüzden burada yaşamak zor diyebilirdim. Hayat pahalılığından ve hava kirliliğinden bahsetmiyorum bile. Hafif hafif çiseleyen yağmura aldırış etmeden ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım.

Çöken akşamla birlikte İstanbul sokaklarını keşfe çıkan poyraz yeli tenimi delip geçtiğinde içten içe titremeye başladım ve şişme montumun fermuarını sonuna kadar çekip yakasını kaldırdım. Yağmur hızını arttırınca ellerinde şemsiyelerle evlerine dönen insanların adımları da giderek hızlandı. Benimse… Eve yaklaştıkça daha da ağırlaşıyordu adımlarım. Sanki ıslanan kaldırım taşları yavaş yavaş eriyordu ve ben her adımımda biraz daha batıyordum hüzün denizimde. Baba olmak keder içinde boğulmak demekmiş. Ben böyle hayal etmemiştim.

Biliyordum, şimdi evde ne ocakta pişen sıcacık bir çorbam ne de kurulu bir sofram vardı… Ne de bir parça huzurum. Yine de mecburdum bu yolu yürümeye, her gün bu yolu yürüyüp ev dediğim o dört duvar arasına dönmeye. Ya mecbur değilsem? Çekip gitsem… Terk etsem buraları… Fark eder miydi? Başımı olumsuzca sallayarak hemen bu soruyu düşüncelerimden iteledim ve sol elimi ağır çekimde kaldırıp mahcupça parmağımdaki alyansa baktım. İyi günde kötü günde değil miydi evlilik? Mutluyken bu sözü vermek kolaydı ama şimdi tutması çok zor.

Sonunda evimin bulunduğu Vefâ apartmanına ulaşmıştım. İşaret parmağımı zil paneline doğru kaldırırken eşimin uyuyor olabileceği ihtimalini hatırlayıp zile basmaktan vazgeçtim. Havada asılı kalan elimi cebime indirip anahtarları çıkardım ve usulca kapıyı açtım. Bir zamanlar bu kapı ben gelmeden açılırdı. Sıcacık bakan gözler bütün yorgunluğumu alırken pembe dudakların kenarlarına kıvrılan tebessüm benim yüzüme de bulaşırdı. Baba olmak açılmayan kapı da demekmiş.

Eve girdiğimde derin bir sessizlik ve tezgâh üstünde kokan kirli tabakların kokusu karşıladı beni. Antredeki portmantoya montumu asıp salona doğru ilerledim. Eşimi göremeyince ismini seslenerek mutfağı es geçip, orada olmadığını kirli tabakların kokusundan anlamıştım çünkü, yatak odamıza gittim. Yine yorganı başının üzerine çekmiş uyuyordu. Nefes darlığı çekeceği endişesiyle yorganı yavaşça aşağı kaydırdığımda, “Sen mi geldin?” diye mırıldandı.

“Evet… ben geldim.” diye cevap verdim. “Bugün nasılsın?”

“Çok yorgunum.” dedi ve yorganı tekrar başının üzerine çekerek, “Bebek akşama kadar uyumadı, çok yordu beni.” diye ekledi.

Omuzlarımı umutsuzca düşürerek, “Tamam ben ilgilenirim sen uyu.” diye cevap verdim. Sessizce odadan çıkıp bizim odamızın yanındaki bebek odasına girdim. Hüzünlü bakışlarımı özenle seçip aldığımız oyuncakların üzerinde gezdirirken gözlerimde biriken yaşlar yanağımdan aşağı süzülüp çenemde intihar etmeye başladı. Dokuz aylık bir beklemenin ardından boş kalan beşiğe doğru ilerleyip üzerindeki peluş battaniyeye uzandım. Parmaklarımı battaniyenin üzerinde gezdirirken gözlerimi kapatıp bebeğimizin başını okşadığımı hayal ettim. Yavrumun saçları da böyle yumuşak mı olacaktı? Hıçkırmamak için dudaklarımı ısırıp elimi yumruk yaparak kavradığım battaniyeyi yüzüme bastırıp kokladım. Bu battaniye, bu oda ve sevdiğim kadının saçlarına bile cennet kokusu sinmesi gerekirken hiçbir şey kokması gerektiği gibi kokmuyordu. Boştu odalar… Bakışlar… İçim… Evin görünmez adamıydım ve işin en kötüsü evde tek görünmez olan da ben değildim.

Hatice Işıktaş

One thought

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.