On İki/Üç

Herkes son haftalarda geçinmenin oldukça zor olduğundan bahsediyor, bu ekonomiyle nasıl baş edeceğini konuşuyordu. Henüz küçük bir kız çocuğu olan Hülya ise, evin küçük bir köşesine sinmiş, bu anlamsız konuşmalardan kaçarak kendine yeni oyunlar yaratmaya çalışıyordu. Önce mavi kazağının kollarıyla örttüğü el parmaklarını kazaktan kurtardı. Sonra başparmağını duvara yapıştırarak gözlerini kapayıp aklına gelenleri çizmeye başladı. Küçük kızın parmağının, ileri geri bir şekilde duvarda sürtündüğünü gören annesi; kızgınlıkla kızın yanına yaklaştı. İsteksizce toplanmış saçlarından fışkıran iki tüyü kulağının arkasına yerleştirdikten sonra, ayağıyla çocuğu ittirdi. İrkilerek gözlerini açan küçük kız, annesine anlam veremeyen bakışlarla bakmaya başladı. Parmağını tekrar duvara yaklaştırmak üzereyken, elinin üzerine hızlı bir tokat darbesi indi. Ardından da şu sözler geldi minik kulaklarına:

-O parmağını koparırım. Edebinle otur!

   Bunu söyleyen anne, eski püskü terliklerini yere sürterek kendileri için ayrılmış “kadınların oturma odasına” geçti. Hülya’nın canı giderek sıkılıyordu. Burada bu kadar uzun süre kalmanın bir anlamı yoktu. Aç karınları doymayacak, evde biriken faturalar kendiliğinden ödenmeyecekti. Usulca kalktı, gözleri tuvaletin yanındaki büyük fanusa takıldı. İçinden ışıklar fışkırtan bu balık fanusu, bir televizyon kadar büyük ve gösterişliydi. Tek tek balıkları saydı. Tam on iki taneydiler. Güldü.

-Benim yaşım gibi, dedi.

   Balıklarla biraz konuştuktan sonra, kadınların oturduğu odaya adımını attı. Girmesiyle pişman olmasının arasında saniyeler vardı. Cılız bacaklarını saran pantolonunun üzerine giydiği uzunca kazağı, iyice uzamıştı. İçerdeki kadınların hepsi gözünü üstüne dikmiş, her ayrıntısına dikkatle bakıyor, tüm uzuvlarını inceliyorlardı. Ürktü. Büyük odanın ortasındaki eski koltukta oturmuş annesini, zorlukla seçebildi. Kadın onu görünce gülümsemeye başladı. Az önceki halinden eser kalmamıştı. Annesinin önüne çöküp oturdu. Konuşmalar, o içeri girince seyrekleşmiş, bir anda fısıltılar odayı kaplamıştı. Birkaç dakika geçtikten sonra içerdekilerin kendi aralarında ikili gruplar şeklinde yeni sohbetlere giriştiklerini gören Hülya, heyecanla annesine döndü:

-Anneciğim, biliyor musun kocaman bir balık akvaryumu var burada!

   Anne gözleri etraftakilerde dolanırken “hı hı”, demekle yetindi. Hülya anlatmasını sürdürüyordu:

-İçinde birbirinden güzel on iki tane balık var.

   Konuşmasına devam etti:

-Yaşım gibi, tam on iki tane! Ardından da utangaç bir kahkaha patlattı.

   Annesinin bir anda kaşları çatıldı. Kızının kulağına eğildi:

-Sus kız ne on ikisi, on üç yaşındasın sen, kimliğe bir sene geç yazdırdık seni, söyledik ya kaç kere, kapalı tut şu çeneni! Diye ufak bir serzenişte bulundu.

   Hülya annesinin neden bu kadar kızdığını anlayamamıştı ama o bir yıl geç yazıldığını kabul etmek istemiyordu. Hem yıllardır böyle bir şey söylememişlerdi de ona. Şunun şurasında bir iki aydan beri “on üç” diye tutturmuşlardı. Odanın dışından bir ses duyuldu:

-Naime gel canım, ödememizi yapalım.

   Anne hızla doğruldu. Kızın yere çökmüş bedeninden ayaklarını kurtarıp eski terliklerini ayağına geçirdi. Koşar adımlarla hole doğru ilerledi. Hülya annesinin adını seslenen bu kadını tanımıyordu bile. Uzun zamandır işe de gitmiyordu annesi, ne ödemesiydi ki bu böyle durduk yere? Annesinin peşinden ilerledi ve kapıdan olan biteni izlemeye koyuldu. Elli yaşlarında bir kadın, elinde siyah büyük poşetlerle annesine bir şeyler anlatıyordu. Duyabildiği kadarıyla bu kadının, annesine:

-Şimdilik bunlarla idare edin, malum bizde de yok bu ara. Erzaklarınız burada.

Dediğini işitti.

Annesinin ise küstah bir tavırla:

-Para, hanımım? Esas para için anlaşmıştık ya!

Diye direttiğini duyuyordu şimdi de.

Poşetleri yere bırakan kadın:

-Halledeceğiz canım, bir aya kalmaz hepsi yatar hesabınıza. Önce bir…

   Tam bu sırada odadan biri Hülya’nın koluna dokunup ona boşalan bir koltuk gösterdi. Küçük kız muhabbeti kaçırdığı için üzülse de, boşalan yere yorgun bedeninin bırakıverdi. Etrafındaki birkaç yaşıt kıza akvaryumda gördüğü balıkları anlatıyordu. Annesinin sesiyle hemen toparlandı ve evden dışarı çıktı.

   Sokağa açılan kapının önünde, büyük siyah poşetlerin bir kamyonun arkasına yüklenmesini izledi. Babasının başı önüne eğikti, ev sahibiyle hararetli bir konuşma yapmaya girişmişti. Baba dinliyor, ev sahibi konuşuyordu. Bir korkuluk gibi sipsivri duran bu adamın sözleri de oldukça sertti:

-Bugün beyefendi, bugün olacak! Diye bağırıyordu babaya.

   Baba daha fazla ısrar etmedi. Hülya bu konuşmadan sıyrılıp kamyonun önüne, annesinin yanına yerleşti. Baba, kamyona yerleşen kızını görünce şaşkınlıkla:

-Ne işin var senin burada hemen in aşağı! diye bağırdı.

   Küçük kız anlayamadan annesinin onu aşağı itmesiyle kendini yerde buldu. Bu kızmaların ne olduğuna anlam veremeyen Hülya, babasına tam bunu soracaktı ki boşalan koltukta yerini alan baba, şoföre:

-Sür! Demekle yetindi.

   Anne ve kızın şaşkın bakışlarına aldırmayan kırmızı kamyon, ardından toz bırakarak yıkık dökük yolda gitmeye başladı. Hülya yaşadığı olaya anlam veremeyerek kamyonun arkasından koşuyor, bir yandan da bağırıyordu:

-Baba, baba bekleyin! Ben binemedim daha!

   Kamyon son sürat ilerleyip gözden kayboldu. Yorgunluktan ve terden sırılsıklam olan küçük çocuk, tozlu yola seriliverdi. Cebinde hiç parası da yoktu, atlayıp bir minibüse binemezdi. Mecbur kafası önde, ev sahiplerinden borç para istemeye gidecek, sonra geri ödeyecekti. Elbet ödeyecekti. Belki de annesi kızın binemediğini anlayıp geri döndürecekti kamyonu.

   Eve yaklaştığında, evin çatık kaşlı sahibi dimdik bir şekilde kapıda dikiliyordu. Oldukça korkan Hülya, sesi titreyerek ve utana sıkıla adamdan iki lira istedi. Adam bir anda korkunç bir kahkaha attı, ardından:

-Bir daha sakın bana sormadan sokaklarda dolaşma, diye bağırdı ve küçük kızı kolundan tutarak akvaryumlu eve soktu. Büyük bir şok geçiren kız, eve girince dört beş kadının başına üşüştüğünü gördü. Kadınlar sağa sola çevirip onu inceliyor, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.

   Hülya bu fısıldaşmalara anlam veremiyor, bir an önce sıcağa bürünmüş bu evden kurtulmak istiyordu. İçinden gelen bir dürtüyle bir anda gözlerinden yaşlar boşalıverdi. Kadınlar ağladığını görünce geri çekildiler. Koşarak kendini tuvalete kapatan küçük kız, yüzünü yıkadıktan sonra buradan kaçıp kurtulma planları yapmaya başladı ama bunca insan etrafını donatmışken bu imkânsızdı. Sessizce tuvaletten çıkıp en başında sindiği köşeye yeniden kıvrıldı. Gözlerini kapadı ancak parmağı bu kez, duvara yapışıktı sanki. Hareket etmiyor, hiçbir şey çizemiyordu. O sırada bir kadın sesi duyuldu:

-Gelin, gelin burada işte!

-Fare gibi sinmiş köşeye!

-Aman pek de ufak.

   Annesine siyah poşetleri veren elli yaşlarındaki kadına takıldı gözü. Ona gidecek ondan yardım isteyecekti. Ne de olsa annesine yardım etmiş erzak poşetlerini vermişti. Ağlamaktan şişen yüzünü kazağına sildi. Yavaşça doğruldu, kadının yanına yanaştı:

-Efendim bana borç verir misiniz?

   Kadın bu sözlerden bir şey anlamayarak nazikçe küçük çocuğun başını okşadı:

-Ne parası evladım, neye gerek?

   Hülya dolmuş gözleriyle:

-Eve gitmek için. Annemler, babamlar gittiler de, bir karışıklık oldu orada, ben de hemen gideyim arkalarından.

   Kadın sevimli sevimli gülümsedi. Bu gülümseme Hülya’yı çok mutlu etmiş kendini güvende hissettirmişti. O da gülümsedi. Kadın usulca, etrafındakilere başıyla uzaklaşmaları gerektiğini söyledi.

-Kızım, senin evin artık burası, dedi gülümsemesini sürdürürken.

Duydukları karşısında şaşkına dönen küçük kız:

-Nasıl efendim? Ben anneme gitmek istiyorum! Diye bağırmaya başladı.

-Senin annen benim. Dedi kadın, o sevimli gülümsemesini tekrar takınarak.

   Eliyle sert bakışlı ev sahibini işaret etti:

-Bak, o da senin baban.

   Hülya’ya sarıldı. Annesiyle birlikte oturdukları odaya ilerledi. Koridorda bir köşeye yaslanmış, uzun boylu bıyıkları yeni ağaran bir genci işaret etti.

-Bu da senin müstakbel kocan, tanışmak ister misin?

    Delikanlının gülümseyişi, Hülya’nın içinde kusma isteği uyandırdı. Midesi bulanıyor, gözleri kararıyordu. Kazağının kollarını çekerek parmaklarını kapatmaya çalıştı. Kapanmıyordu. Kazağa lanetler okumaya başladı. Sonra da hızla uzayan kollarına uzun uzun baktı. Bu geniş koridor, ona daracık küçücük geliyordu. Nefes alamadı. Soluğu tutuldu, gözleri karardı, midesi yeniden bulandı ve olduğu yere yığıldı.

   Gözlerini açtığında annesinin önüne çömeldiği kanepeye serilmiş, üzerine örgü bir battaniye örtülmüştü. Kadınlar içeriye doluşmuş, ellerinde bin bir model olan dergilere göz gezdiriyorlardı. Top oynayan ufak bir çocuk odaya girdi ve annesine koşarken çarpan kolu, başka bir kadının elindeki dergiyi yere düşürdü. Desenli halının üzerinde, boylu boyunca açılmış derginin büyük sayfasında “gelinlik fotoğrafları” vardı. Hızla kafasını tavana döndüren küçük kız, ağlamanın da artık bir çare olmayacağını anlayarak siyah poşet uğruna kendisini burada bir nevi ölüme terk eden annesine ve babasına öfkelenmekle yetindi. Bir anda büyüyüvermişti sanki. Artık odada konuşulanları anlıyor, ekonominin kötüye gidişini, fırlayan fiyatları büyük bir olgunlukla karşılıyordu. Battaniyenin içine gömülen parmaklarını kaldırıp güneş gelen pencereye doğru tuttu. Çocuk parmakları gözüne daha uzun, daha ince geldi. Artık bu parmaklar bir genç kız parmağı olmuştu. Duvara resim çizmeyecek, edepli bir şekilde oturarak eline verilen iğne oyasını işleyecek, akşam kocası için pişirilecek yemeğin fasulyelerini ayıklayacaktı.

    Hülya, kimliğe bir sene geç yazılmış (!) kadınlardan yalnızca biriydi. Ne ilki ne de sonu olacaktı.

Şimal Yanpınar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.