Eller Kasabası

Bir odadasınız, mum ışığıyla aydınlanıyorsunuz. Odadaki en büyük eşya olan gardırop mumun dans eden ışığıyla gölgeleniyor ve hareket eden gölgesi onu olduğundan daha heybetli gösteriyor. Bir süreliğine işlevini yerine getiremeyen bir lamba ve tik tak sesiyle zaman her türlü geçer diyen bir duvar saati var odada.  Pencereyi hafif aralar gibi oldunuz. Odanın içini şöyle bir yaladı geçti esinti.  Baktınız cereyan yapacak aynı hızla kapattınız. Bu kısa süreli hava değişiminde en çok ne etkilenirdi odada? Elbette mum. Zaten söner gibi oldu son dakikada toparladı. İşte ben de o mum gibi ürkek titrek bir elim. En ufak bir esintiden etkilenirim ama etrafımda olan biteni aydınlatmadığımı kim söyleyebilir?

Bizim burada herkes bir el, bildiğiniz el,  şu beş parmağı olan. Hani biz çocukken bir oyun oynatırlardı. Avucumuzun içine bir parmakla dokunup buraya bir kuş konmuş, baş parmağımızdan başlayıp bu tutmuş, bu pişirmiş, bu yemiş diye dört parmağımızı avucumuza kapatır, serçe parmağımızı havaya kaldırıp bu da “Hani bana! Hani bana!” demiş diye sallarlardı. İşte bu kasabada da bir el tutuyor, öteki çalışıyor, bir diğeri çabalıyor, en kalın gövdeli yiyor en ‘serçe’ olan da “Hani bana! Hani bana!” diyor. Sizin oralarda da öyle olmuyor mu? Ben de bu kasabanın “Hani bana! Hani bana!” diyenlerindenim. Oysa beş parmağımda beş marifet var ama gelin görün ki bize isim takanlara anlatamıyorum. Hepimiz eliz sonuçta ama başka başka isimlerimiz var ve bizi yukarıdan gözetleyenler sözde bizi en çok tanımlayan özelliğimizi isim yapıyorlar, asıyorlar bileğimize. Hepimiz künyeliyiz. Benim künyemde kasiyer yazıyor mesela.  Çok yukardan bakmış olmalılar ki bende başka bir meziyet görememişler. Sabah sekiz akşam dokuz mesai yapıyorum diye başka bir becerisi yoktur sanıyorlar. Oysa bir kaleme sarılsam neler döktüreceğim haberleri yok. Hem bir bilseler o kasanın başına geçene kadar nelerle baş ettiğimi,  dudakları uçuklar! Ama görünenin ötesini göremedikleri için gördükleriyle yetiniyorlar. Bir parmağım kasanın tuşlarına basarken, öteki parmağım çocuğa bakar bir diğeri kocaya. Ayrıca tırnaklarım var benim ama onu bazen ben bile göremem. Küçük bir el iken benden büyük eller, bana doğru havaya kalktığında oturur ağlardım. Anneannem ağlamayı bırak da git şu törpüyü getir demişti bir gün.  Tırnaklarını uzatalım, sivriltelim. Sana uzanan el olursa sen de tırnaklarını geçirirsin. O gün bugündür saklı tutarım tırnaklarımı. Özetle bu künye meselesi kimlik kartı gibi bir şeydir. Değiştirip yerine yenisini de koyamazsın. Bileğine ne asıldıysa o. Dindar Necmi, ayyaş İsmail, yarı deli Fatma falan liste uzar gider. Tabi bu künyelerin de bir sınırı, standardı var. Asla hamarat Selami falan duyamayacağınız gibi yarı çapkın Ayşe de duyamazsınız. Kendi içinde bir mantığı var bu künyelemenin. Mesela “en çok müşterisi olan balık lokantası sahibi Necati” var. Aslında zengin demek istemişler de en çok müşterisi olan vurgusundan anlayalım diye göze sokmak istememişler. Çok müşterisi var tabii o ayrı. Kasabada hiç görmediğimiz üniformalı eller gelir giderdi sırf onun lokantasına. Dünyanın en önemli işini ben yapıyorum diyen eliyle tespihi birbirine yapışmışçasına bütünleşmiş ağır ağabeyler… yukarıdan bakıldığında hepimiz kardeşiz bu kasabada, el ele yaşayıp gidiyoruz. Zengin fakir ayrımına vurgu yapılmıyor sözüm ona.  Ayrımlar değil de farklılıklar var deniliyor. Az ötede bir el var mesela bu dünyaya alkış yapmak için gelmiş. Öyle bir bilekten doğmuş ama çift başına dolaşıyor. Bir eliyle yukarıdakilere selam çakarken ötekiyle el işareti yapabiliyor. En cafcaflısından öyle de bir künyesiz aslında ama kim bilir ona verilen künyede neler yazıyor. Ne yazarsa yazsın gereken yerlere şak şak yapıyor ya ondan iyisi yok. Kimse kimsenin künyesini göremiyor. Yasak değil ama gizli bir yasak var.  Aslında görmemek daha iyi.  Bazen fakir geldi, fakir gidecek olan bilmem kim demiyorlar da işlerini talihsizce yürüten ya da bir türlü dikiş tutturamayan…gibi şeyler söylüyorlar. Sen oradan anla ki o fakir. Hatta yedi göbek elden fakir.  Çoğu el de birbirine benziyor burada.

Bir gün bizlere hiç benzemeyen bir el geldi kasabaya. Baksan beş parmak ama özene bezene yaratılanlardan, nasıl düzgün parmaklar, boylu poslu, kalem de tutmuş belli. Şöyle bir dönüp bakacak oluyorum, bir el beni dürtüyor sanki. Sonra bir bakıyorum gerçekten de bir el beni dürtüyor.  Yaban hayvanı gibi hem yaklaşmak istiyor hem de nedenini bilmeden, ne zaman uzanacak olsa,  bir iki adım geriye kaçıyorum. Ama her elini uzatan kolunu kaptırmış gibi giriyor onun ormanına.  Artık ne yapıyor ne ediyorsa şifa bulmayan yok. Ben yazsam neler neler dolduracağım künyesine ama kim bilir neyle geçiştirdiler bu kadar herkese el uzatan bu eli. Benimki kadar yavan, alelade bir şey mi yazdılar acaba? Ben değil, herkes merak ediyor. Kasabanın bütün elleri varlığından rahatsız. Biraz vasatlığımızı yüzümüze vuruyor sanki ama kasabadaki erkek ellerin derdi başka.  Erkek ellerin derdi, eline erkek eli değmeyen eller adına ama eline erkek eli değmeyen ellerin durumdan haberi bile yok. Bu el buradan iki gömlek üstün. Sağda solda karımız var kızımız var diye homur homur söylenen eller duyuyorum. Ellerinden gelse el ele verip boğacaklar bu eli ama devlet eliyle gönderildiği için kimse bir şey diyemiyor. Mırın kırın ede ede kabul etmek zorunda kaldılar kasabadaki bu yabancı elin varlığını.  Zaten salgın hastalık başladığında kimse bir yere kımıldayamadı. Bu dönem çok şeyi değiştirdi kasabada.  Krizi fırsata çeviren patron ellerden ilham alıp kendi fırsatımı yarattım bende. Her Allah’ın günü kimin eli kimin parmağında belli olmadan bindiğimiz dolmuşlar tıka basa kalkamıyor artık. Bu hastalık zaten en çok elden ve nefesten bulaştığı için daha bir temkinliyiz. Her ne kadar maskelerimizi taksak da dolmuş biraz dolmaya başladı mı cıngar çıkarıyorum.  En yakın hastanesi kırk kilometre olan el kadar kasabada ölelim mi yani diyorum önce bir sessizlik oluyor. Sonra “Mesafe! Mesafe!” diye bağırıyorum hımmm gibi bir uğultu yükseliyor, kimse bir şey diyemiyor. Eskiden olsa nerden geldiğini anlayamadım o el gelip o sıkışıklıkta kazara olmuş gibi orama burama dokunsa başlardım mum gibi titremeye, en ürkek yanlarım canlanıverirdi. Yaygarayı bassam hedefi tutturamamak gibi ciddi bir risk vardı, hoş hedefi tuttursam “ne diyon sen bacım” la kalacağım gibi künyeme iftiracı, deli gibi ibareler eklenme riski vardı ki bu hedef tutturamamaktan daha vahimdi. Şimdiyse hep aynı el olduğunu sezdiğim o el çamura yatamayacağı için hayatımda ilk kez bu kısa ama bitmek bilmeyen dolmuş yolculuklarını huzurla geçirdiğim için içten içe gülüyorum. Hem çocuk ellere parmaklık olup hiç değilse onları koruyayım gibi bir görev edinmem gerekmediği için de ayrıca mutluyum. Tadını çıkardığım bu yolculukları, hayranlık duyduğum o eli denizin üzerinde yardım çağrısı yapar halde bulmasaydım daha da uzatabilirdim. Beş parmağı da ayrı ayrı uzanmış destek istiyordu ama kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Adeta bir virüs gibi gördükleri bu eli gerçek bir virüse karşı bir ilaç gibi görmeye başlamıştı herkes.  Tüm kasabanın gözü önünde her gün biraz daha battı o el. Beklediği umut eli hiç uzanmadı ona.  Elini uzatmadığı kimse kalmamıştı oysaki. Karşılık bulamadığı iyilikler yüzünden öfke kusma yaşı çoktan geçmişti bu elin.  Gelmeyeceğini bildiği halde yardım beklemekten vazgeçmedi. En sonunda bir parmağının ucu kaldı sadece suyun üstünde. Tükeniyordu!  Güneşin batmadan önceki son halini andırıyordu gidişi.  Hem yorgun hem solgun.  Kimsenin bilmediği kısa bir yolculuktan sonra aydınlatacağı başka yerlere doğru yol alıyordu son ışığını bırakarak. Kasabada ne kadar el varsa toplandı etrafına.  Ağıtlar feryat figan. Öyle ya iç kanama geçiriyor tüm kasabalar bizimkinin ne özelliği var. Tek özelliği deniz kenarında olması ama o da böyle bir olayı yaşayacağını bilse terk ederdi belki, çoktan terk edilmiş bu kasabayı. En son giderken bir hamleyle yükseldi de   güle güle mi yaptı tam seçemedim. O kalabalıkta, acının en çok tavan yaptığı o dakikada, o el, gene o aynı kim vurduya getirme taktiğiyle nasıl yaklaştı da gene aynı şeyi yaptı Nasıl? Nasıl? Hissettiğim o sıkışma mideme doğru bir baskıya döndü sanki. Orada nasıl bir ateş körüklendiyse tıpkı bir lokomotifin var gücüyle bacasından çıkan buhar gibi beynimi delerek çıktı tepemden dumanlar. Kafam bulanmaya başladı ama kesinlikle emindim artık, zurnanın zırt dediği yerdeydim.  Anneannemin tırnakları saklandıkları yerden çıkıverdiler bir anda ve parmaklarını hayata bağlayan can damarını buldular. Tabi yıllar geçmiş aradan, öfkeyle bilenmiş bu tırnaklar. Çelikten bir hançere dönmüş sanki. Nasıl oldu ben de anlayamadım, o el koparak ayrıldı. Boşta kalmış hortum gibi kan fışkırdı bir süre. Yere serilen el çırpınan balık gibi son hamlelerini yaptı.  Zor seçildi künyesinde ne yazdığı. “ En çok müşterisi olan balık lokantası sahibi Necati” Şimdi anladım balık kokusundan neden nefret ettiğimi. Elini sallasa elli otomobil alabilecek bu el her gün dolmuşa binerdi. Ben halk adamıyım diyordu ama basbayağı cimriydi. Bu olay herkesin içini acıtan şifalı elin gözümüzün önünde kaymasından duyulan acıyı örtememiş olacak ki hemen aramaya başladılar. Gönül borcunu ödemeliymiş kasabalı. Kasabamızın şanına yaraşır bir cenaze töreni yapılmalıymış. Herkes toplanamasa da bizim topraklarımızda yatmalıymış. Hatta ortada dolaşan laflara göre bir sokağa, bir caddeye, sağlık kurumu demeye bin şahit olan o yere onun adı verilmeliymiş. Öyle buyurulmuş yukardan. Yukarıdakiler gerçekte yaşatamadıklarını cansız nesnelerde yaşatmaya bayılırlar. Bense bu kanlı olaydan sonra bayağı bir yükselişe geçtim. Öyle bir hafiflik var ki üzerimde kanatsız uçuyorum resmen. Hiç bu açıdan bakmamıştım kasabaya. Oysa burada doğdum ve muhtemelen burada öleceğim ama uçmasaydım her sokağın denize çıktığını göremeyecektim. Tüm kasabalılar gibi ben de merak ediyorum. Ne yazıyordu bu boğulan elin künyesinde?  Artık uçabildiğime göre balık gibi yüzebilirim de hem öyle hafifim ki balık kokusu bile midemi bulandıramaz. Battığını düşündüğüm yerden dalıp hiç yaklaşamadığım o ele ulaşıyorum. Künyesini çeviriyor ve okuyorum, Doktor Sezgin. O sadece bir Doktor Sezgin değil uzunca bir zamandır. Kasabamıza ilk geldiğinde beyaz atlı gibi resmedilecek bu doktora şövalye yeleği giydirsek hiç garip durmaz. Ömrü boyunca kalem tutan o eller bu defa yukarılara defalarca yazmış… yazmış…yazmış daha fazla korunma ve gittikçe artan ihtiyaç listeleri talep etmişti. Kendi yağıyla kavrulmaya çalışırken içine düştüğü bu denizde boğuldu. Sadece Doktor Sezgin adı kaldı künyesinde. Oysa o yaşamla ölüm arasında direnen köprünün son ayağı olmuştu son zamanlarda.  Doktor Sezgin’i orda öylece bırakıyorum olduğu yerde. Denizlere emanet ediyorum onu.  İyi ki diyorum, iyi ki burada deniz var yoksa bu kanlı el ile Doktor Sezgin’i aynı yerde aynı anda nasıl kabul edecekti bu el kadar kasabadaki bir avuç toprak.

Tülay Yılmaz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.