İki Taht

Onların krallığı, dünyadaki en güzel krallıktı. Kocaman bir sarayları ve yemyeşil, verimli, uçsuz bucaksız toprakları vardı. Yan yana tahtlarında oturur, iki arkadaş beraber yönetirlerdi bu görkemli krallığı. Tabii ki, tebaalarına karşı adil ve anlayışlılardı. O gün de huzurlarına bir boz ayı, taa dağın eteklerinden gelmişti. Kahverengi bir pantolon giyen, sırtında bezden bir çanta asılı boz ayı, iki tahta doğru temkinli adımlarla yürüdü ve diz çöktü. Kalın, hırıltılı sesiyle konuştu: ‘‘Kraliçelerim, merhaba. Ben Alacadağ’ın eteklerinden geliyorum. Ben ve ailem orada mütevazi bir hayat sürdürürüz, ormanın bize bahşettiği yiyeceklerle karnımızı doyururuz. Fakat bir süredir, köyden gelen insanlar ormandaki ağaçları kesiyor ve yerine yeni ağaçlar bile dikmiyorlar. Eğer ağaçları bu hızla kesmeye devam ederlerse, birkaç yıla kadar ortada bir orman bile kalmayacak efendim.’’

Doğa, Deniz’in fikrini sorarcasına ona baktı ama Deniz’in dikkati dağınık gibiydi. Dudaklarını kemiriyor ve ara sıra iç geçiriyordu. Doğa, onun sıkılmış olabileceğini düşündü. Derin bir nefes aldı ve ancak gerçek gücün getirdiği bir ağırbaşlılıkla boz ayıya döndü.

‘‘Siz hiç merak etmeyin beyefendi. Oduna ihtiyacı olan insanların, ağaçları kesmelerini tamamen engelleyemeyiz; ama Alacadağ ormanındaki odunculuk faaliyetleri hakkında derhal kurallar hazırlayıp ormanınızı koruyacağız.’’

Boz ayı minnettarlıkla yere biraz daha eğilip teşekkür ettikten sonra ayağa kalktı ve odadan dışarı çıktı. Doğa, Deniz’in göz ucuyla kendisine baktığını fark etti. Kaşları mutsuz bir ifadeyle çatılmıştı. Söylemek istediği bir derdi var, diye içinden geçirdi Doğa. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Deniz nihayet baklayı ağzından çıkardı: ‘‘Sana söylemem gereken bir şey var. Annem bana dün söyledi. Biz… biz sanırım taşınıyoruz.’’

Bir anda sarayları yıkıldı, köyleri buharlaştı. Doğa, elindeki minik boz ayı heykelini yere bıraktı. Şaşkınlıkla, niyetlendiğinden daha kaba bir ses tonuyla bağırdı: ‘‘Ne?’’ Deniz başını eğdi. Üzerine oturdukları kilimin püskülüyle oynamaya başladı. Doğa, arkadaşının şaka yapıp yapmadığını anlamak için dikkatlice yüzünü inceledi. Deniz’in söylediği şeylerin çoğu şaka olurdu. Ama bu sefer ciddi yüzü yumuşamıyor, ‘kandırdım seni’ diyen sırıtışı ortaya çıkmıyordu bir türlü. ‘‘Ciddi misin?’’

Deniz başını salladı.

‘‘Maalesef. Babam İzmir’e tayin edildi,-’’

Deniz, daha konuşacakmış gibi devam ederken sustu. Doğa, duyduklarından anlam çıkaramıyordu. İçindeki telaşın uyanışını hissedebiliyordu. Neden şimdi? Peki ya ben? Deniz’in neden daha öfkeli olmadığını, bu kadar suskun olduğunu merak etti. Acaba o gitmek mi istiyordu? Bu düşüncesiyle yüzü soldu. İtiraz etmek yerine, annesine hangi gün doktora gitmesi gerektiğini sorduğundaki gibi acı bir bekleyişle sordu: ‘‘Ne zaman taşınacaksınız?’’

‘‘Sanırım… haftaya.’’

Aralarında bir sessizlik oluştu. Doğa, bir süre sonra kendine hakim olamadan bu sessizliği kesti: ‘‘Üzgün değil misin ama? Neden başka hiçbir şey söylemiyorsun? Gitmek mi istiyorsun yoksa İzmir’e? Ben burayı sevdiğini zannediyordum.’’

‘‘Seviyorum tabii ki! Keşke gitmek zorunda olmasaydım. Ama yapacak bir şey yok. Hem… babamı da çok özledim. Hep yurt dışında olduğu için onu hiç göremiyordum. Şimdi ise her gün göreceğim onu.’’

Doğa’nın omuzları çöktü. İçindeki direniş büyük ölçüde zayıflamıştı bunu duyunca.

‘‘Ama okul değiştirmek zorunda kalacaksın.’’ diye ekledi çaresizce. ‘‘Tüm düzenin bozulacak. Yeni okulundan nefret edersen ne olacak?’’ Deniz omuz silkti ve olgun bir tavırla tekrarladı: ‘‘Yapacak bir şey yok.’’

Doğa yenilgiyi kabullenmeye başlamıştı ama tartışmayı, biraz öfkeyle, sürdürdü: ‘‘Hiç itiraz bile ettin mi annene? Başka bir çözüm yolu düşündünüz mü hiç? Direk kabul mü ettin yoksa?’’ Deniz’in sesinde de bir öfke tınısı belirmişti. Kelimelerini bastırarak konuştu: ‘‘Hayır, pek de itiraz ettiğim söylenemez. Dediğim gibi, babamı daha sık görmek istiyorum. Senin baban her gün eve geliyor, benim babam ise ayda bir gelirse şanslıyım. Onu her zaman ne kadar özlediğimi bilemezsin sen.’’

Doğa nefesini verdi ve oturduğu yerden doğruldu. ‘‘Peki o zaman. İyi yolculuklar.’’ Büyük çadırlarından emekleyerek dışarı, bahçeye çıktı. Deniz de çadırın öteki tarafından dışarı çıktı. Sert bir şekilde: ‘‘İyi, peki.’’ dedi. Arkasına bakmadan bahçe kapısına doğru yürüdü ve dışarı çıktı.

‘‘Kızım, yesene makarnanı.’’

Doğa başını mutfak masasına, tabağının yanına koymuş; bezgin bakışlarla domates soslu makarnasından ağır ağır yükselen buharı izliyordu. Cevap vermedi. Kıpırdamadı. İçine öyle mutlak bir sessizlik düşmüştü ki…

Bir süre sonra başını kaldırıp esnedi ve makarnasından isteksiz bir lokma aldı. Sonra gözleri solundaki pencereden görünen bahçeye, çınar ağacının altındaki rengarenk çadıra gitti.

Deniz’le beraber o çadırı kurmak için saatler harcamıştı. Yaz başladığında yapacak bir şey arıyorlardı. Her zamanki masa altlarında yapılan, birkaç saat sonra da bozulması gereken çadırlar gittikçe sıradanlaşıyordu onlar için. Onlara daha kalıcı, daha büyük bir şey lazımdı. İşte o zaman akıllarına bahçe gelmişti. Yere saplanan birkaç uzun çubuk, ipler, kilimler, örtüler, üzerinde bir deniz ve bir ağaç resmi olan çadırın resmi bayrağı… Sonra da çadırın içini doldurmak için taşınan onca oyuncaklar, aksesuarlar, kitaplar, defterler, boya kalemleri, heykelcikler… Bir yandan da kalelerinin taşları üst üste konulmuş, harçla sıvanmış, bayrakları asılmıştı. İki çocuk için, o kadar da büyük olmasa bile, tamamen kendi kontrolleri altında olan bir alana sahip olmak inanılmaz bir zevkti. Kısa süre sonra, kale saraya, saray da bir krallığa dönüşmüştü. Bu tasarılarının onlarca resimlerini çizmişlerdi. Tabii bir krallık boş olur mu hiç? Sevdikleri film ve kitap karakterleri bu yeni, huzurlu topraklarda evler bulmuşlardı. Öteki arkadaşlarına da belli kısıtlamalarla farklı izin kağıtları verilmişti. Hepsi sarayın çalışanlarıydı ama tek hükümdarlar Deniz ve Doğa’ydı. Güneş ışığı, çadırın renkli örtülerinin altına rengarenk uzanır; orada saatlerce oyunlar oynar, uyur, resim çizer ve krallığın kurallarını belirlerlerdi. Evin yanındaki sokaktan geçen, günlük işleriyle meşgul olan bir yetişkinin kısa bakışı bir çadırdan başka bir şey göremezdi. Ama içerideki gerçeği, bu görkemli sırrı sadece ve sadece çocuklar bilirdi.

Doğa o gece serin yatağına uzandığında içinde o yaştaki bir çocuğun kalbinde var olmaması, var olmaya izni olmaması gereken bir karanlık büyüyordu. Öyle koyu bir karanlıktı ki bu, annesi veya babası o anda Doğa’nın gözlerine baksalar; küçük kızlarını ele geçiren bu karanlıktan ürkerlerdi.

İşin doğrusu, çok korkuyordu. Deniz, onun edindiği ilk arkadaştı. O gelmeden önce yapayalnızdı. Her çocuk gibi Doğa da biraz tuhaftı. Diğer çocuklardan pek farklı değildi. Buna rağmen, bir takım şanssızlıklar eseriyle o küçük yaşında, kısa bir süreliğine de olsa, çoğu yetişkini bile titreten gerçek yalnızlık duygusunu tanımıştı. Deniz yanlarındaki eve taşındığında birden hayatı aydınlanmıştı. Şimdi ise tekrar karanlığa gömülecekti. Doğa bu kasvetli düşüncelerinin içine gittikçe gömülüyor, bir türlü uyuyamıyordu. Bir süre sonra korkuları öfkeye dönüştü. Belki de artık krallıklarında iki tahta yer yoktu. Kraliçelerden birinin devrildiği, artık krallığın tek bir yöneticisinin kaldığıyla ilgili resmi bir ilan hazırlama fikri geldi aklına. Bu kötücül arzusu doğrultusunda yatağından doğrulup bir gölge gibi usulca masasındaki defterine uzandı.

Fakat defteri açtığında ilk sayfadaki resmi gördü ve durakladı. O defteri ona Deniz hediye etmişti. İlk sayfasına da bir deniz ve bir ağaç çizmiş, el yazısıyla ‘En yakın dostuma…’ yazmıştı. İçindeki öfke oluştuğu kadar çabucak kayboldu ve yerini gözyaşlarına verdi. Boş bir sayfa açıp yazmaya başladı. Her şeyi yazdı Deniz’e. Tüm hissettiklerini, çocuk kalbindeki her korkuyu ve umudu döktü kağıda.

Sabahın erken saatlerinde hazırladığı mektubu cebine koyup odasının penceresinden tırmanarak bahçeye atladı. Deniz’in evi, kendi evlerinin çok yakınında, bir yokuşun üzerindeydi. Yürüdükçe içindeki tereddüt artıyor, yüzü mektuba yazdığı sözlerin samimiyetinden duyduğu utançla kızarıyordu. Deniz’in evinin kapısına ulaştı ve derin bir nefes aldı. Bir saniye durup düşünseydi vazgeçerdi belki de.

Ama durmadı. Düşünmedi. Hemen mektubu kapının yanındaki posta kutusuna attı ve her tarafını saran panikle evine doğru koştu. Koşarken yüzüne geniş bir gülümseme yayılmıştı. Mektubun ne kadar ağır olduğunu fark etmemişti önceden. Rüzgar onu arkasından ittirirken, yokuş aşağı koşarken bir anda o kadar hafiflemişti ki o rüzgarla havalandı, gökyüzünü dolaştı, kahkahalar attı.

Penceresinden odasına uçtu ve yatağına gömülüp saatler boyunca deliksiz bir uyku çekti.

Ertesi gün Doğa, camında bir tıkırtı duydu. Perdeyi açmadan önce bile penceresinin önündeki kişinin Deniz olduğunu biliyordu. Acaba onunla dalga mı geçecekti? Mektubunu yırtıp geri verecek, yüzünde küçümseyen bir bakış olacaktı belki de. Önce perdesini, sonra da penceresini açtı. Deniz kendisine gülümsüyor, gözleri parlıyordu. Ne güzeldi işte bu bakış! İnsanın içini ısıtıyordu. Herkes hep birbirine böyle bir içtenlikle, sevgiyle baksaydı, dünyada savaş filan kalmazdı herhalde. Doğa penceresinden tırmanarak bahçeye atladı.

Deniz konuştu: ‘‘Mektubunu aldım. Doğa, tabii ki seni bırakmak istemiyorum. Evimizi ve okulu terk edecek olmamdan nefret ediyorum, ama keşke seni terk etmek zorunda olmasaydım. Annemle konuştum. Her yaz burada, teyzemle kalmama izin vereceğini söyledi. Ayrıca birbirimize mail de atabiliriz. Hatta gerçek mektuplar bile gönderebiliriz.’’

Böylece, bir günlük bir kavgadan sonra, her şey tekrar düzelmişti. En azından o anlığına. O karanlık gece elbette Doğa’nın yalnız hissettiği son gece olmadı. Deniz söz verdiği gibi her zaman mail atmaya fırsat bulamadı. Belki de yıllar sonra araları açıldı. Ama en azından o gün, ikisi de tamamen ve büsbütün mutlulardı. Her çocuğun hissetmesi gereken mutluluktu bu. Deniz, ayrılmadan bir gün önce, sarayın önünde dururlarken Doğa’ya elini uzattı.

‘‘Bu krallığın hiçbir zaman yıkılmaması için ant içelim.’’

Doğa, Deniz’in elini sıktı. O anda, evin yanındaki sokaktan geçen, günlük işleriyle meşgul olan bir yetişkinin kısa bakışı iki sıradan çocuktan başka bir şey göremezdi. Ancak çocuklar bilirdi onların aslında iki hükümdar olduklarını, ancak çocuklar görebilirdi gözlerindeki gerçek kudreti.

Nilüfer İnal

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.