Bodrum

Firmin’e

Sabahın erken saatlerinde yağmur ince ince ama sert yağıyordu. Buku yağmurdan korunabilmek amacıyla paltosunun yakasını kaldırdı.  Üşümemek içinse paltosuna sımsıkı sarıldı. Ama biçimsiz yollarında yürürken istemsizce girdiği çukurlar ayakkabısını, pantolonunun paçalarını çamurla kaplamış, ayakkabısı içindeki yamalı çorapları bu olaydan nasibini ıslanmakla almıştı. Bu kırık dökük yollardan hızla geçen at arabalarının umursamaz tavrı Buku’nun baştan ayağa ıslanması için yeterliydi ki yağmur başını kaldırmasına izin vermiyordu kimsenin. Alnına düşen saçını, kırmızı bezle yamalı olmasına karşı birkaç yerinden delik delinmiş asma yaprağı rengindeki beresinin içine sokmayı denedi. “Neredeyse geldim!” dedi Pollyanna iyimserliğiyle. Buku, Ceviz sokağının köşesine gelmişti ki refleksle bir anda geriye doğru sıçradı. At arabası dörtnala menziline gidiyordu. Önünden geçen at arabasından kurtulmak için geriye doğru hamle yapmış olan Buku, dengesini tutturamadı ve sırtüstü yere kapaklandı. “Tüh! Az daha eziliyordum!” dedi iyimserliğinden bir zerre eksilmemişti. Buku uzun ve seri adımlarla karşıya geçti. Karşıda boyasının rengi çok önceden atmış, iki yanındaki yapının arasında ezilmiş olan evden bozma kahverengi dükkânın önünde durdu. Cebinden çıkardığı anahtarları her birini en az üç defa da açabildiği kilitlere soktu. Kir ve pas içindeki kepenkleri yerinden alıp kenara koydu ki dükkânın kapısını açabilsin.  Kapıyı açınca kapı önünde silkindi ilkin, ardından kepenkleri dükkânın kapısının iç kısmına yerleştirdi.  Dışardaki soğuk hava daha fazla içeri girmesin düşüncesiyle kapıyı kapattı. Kapının ortasındaki cam kısmında asılı olan kapalı yazısını ter çevirdi, açık yazısını sokağa baktırdı. Yağmur rengine bürünmüş paltosunu çıkardı,  kapının sağ yanında bulunan askılığa astı. Şimdi daha az üşüyordu. Birbirine eş dört köşeli dükkânın tam orta yerinde bulunan kömür sobasına yöneldi. Alçak tavandan geçen soba boruları neredeyse dükkânın her köşesini dolanmıştı.  Dünden hazır ettiği odun ve kömürleri sobanın yanından sopanın içine yerleştirdi. İleride kasanın bulunduğu masadan kibrit kutusunu alıp çaktı, yarım dal olan gazeteyi ateşle buluşturup sopanın içine tuttu. Kömür ve odunları tutuşmasını bekledi. Odunlar tutuşunca sobanın kapağını kapattı. Soba ısınıncaya kadar etrafın tozunu almak istedi. Masanın üstünden toz fırçasını alıp dükkânın sol tarafındaki raflardan başlayarak tozları almaya koyulu. Bu sefer kitapları indirmedi.  Fırçayı yan yana gelişigüzel koyulmuş büyüklü küçüklü, kalınlı inceli kitapların üstünden narince gezdirerek toz alma işini yapıyordu. Bu toz alışlar arasından pek çok kez hayıflanma yankısı duyuluyordu. Ustası bir izin verse bu kitapları ne güzel dizerdi. Fakat ustası izin vermiyor, o kadar özene gerek olmadığını ve üstelik kitap alıcılarının onun bu düzensizliğini sevdiğiyle böbürleniyordu. Ucuz kitaplar ve değerli kitaplar olmak üzere iki çeşide ayrılmış kitaplar birbirlerinden raflar aracılığıyla ayrılıyordu.  Bir de masanın arkasındaki kasada saklı duran özel kitaplar vardı. Onların değeri o kadar yüksekti ki kasa da duruyorlardı. Öyle her müşteriye de bahsedilmiyordu. Yalnız güvenilir ve alıcı olabilecek cebi dolu müşterilere söylenir bazen de gösterilirdi. 

Aslında bir de yasaklı kitaplar vardı ama Buku onları hiç görememişti ve nerede olduklarına dair bir fikri yoktu. Geniş hayal gücüyle gizli bir oda olduğuna ve dükkânın arka odasından bu gizli odaya açılan bir kapı olduğuna inanıyordu. Bunların hepsi fazla kitap okumaktandı. Gereğinden oldukça çok gelişmiş hayal gücü akıl sahibi için çok tehlikeli bir durumdu. Azlığı da çekilmezlik veriyordu.

O yasaklı kitapların müşterisi geldiğinde ustası onu bir bahane ile dükkândan yollardı. Arkasından da kapıyı kitler. Açık yazısını kapalıya çevirir cam kısmı siyah bezle de örterdi. Nereden mi biliyordu, Buku böyle bir kitapların var olduğunu? Bilmiyordu öyle olduğuna inanıyordu. Hayal gücünün zararları saymakla biter mi? bir yenisi daha. Buku her seferinde olduğu gibi kitapları temizlerken dalmış o hayalden öbürüne sıçrıyordu.  Soba ısınmakla kalmamış tavandan dolanan kolları sayesinde tüm dükkânı ısıtmıştı. Isınmayı unutmuştu Buku, kendiliğinden kurumuştu paçaları, ısınmıştı bedeni.  Son rafında tozunu alınca derin bir soluk aldı. Sanki tozunu aldığı her kitabın yazarıymış ve kitabının son cümlesini de yazarak noktayı koymuş gibi bir soluk alıştı bu. Mutluydu olmaması için bir sebep yoktu çünkü. Tahtadan yapılmış ihtiyar kapı gıcırtıyla açıldı.  İçeriye ince uzun boylu ve sırılsıklam olmuş montunun şapkasından fırlamış sarı kıvırcık saçlı bir kız girdi.  “Merhaba Buku. Yine kitapların tozunu alırken kendini kaptırmış gibisin!” dedi sesi yumuşaktı, sımsıcaktı. Buku toparlandı. Çekidüzen verdi kendine. “Evet, öyle oldu birazcık. Hoş geldin.” dedi Buku ve sözlerini söylerken elinde fırçayla kasanın bulunduğu masaya yöneldi. Fırçayı yerine yerleştirdi, yüzünü çevirdi, baktı.

“Kitabı mı getirdin?”

“Evet!”

“Ne çabuk bitirdin öyle!”

“Kendimi kaptırmışım!”

Dudaklarda minik tebessümle son bulan bu konuşmanın ardından kız kitabı Buku’ya uzattı.  Buku uzatılan kitabı aldı, kitabı olması gereken yerine koydu. Satışlar pek olmadığı için birçok kitap kiralanıyordu. Ama Buku bu kızdan hiçbir vakit para almamış ve istememişti.  “Neden?” diye sormayın şimdi anlayın azıcık, seviyordu kızı da ondan. Ustasından gizlice veriyordu kitapları kıza. En azından o öyle sanıyordu. Çünkü ustası durumun farkındaydı, fakat ses çıkarmıyordu. Buku’nun niyetini biliyordu da susuyordu. Yoksa kim hırsız çalıştırır yanında.

“Haberi duydun mu Buku?”

“Hangi haberi?”

Kıza süren suskunluk bozulmuş ve yeni bir muhabbetin açılmış olmasının neşesi sarmıştı konuşmayı. Merakta kokuyordu bu konuşmalar. Çünkü yurtta karanlık hüküm sürüyor,  hiçbir yerde hayat iyi gitmiyor, gelen haberlerle insanlar ise yaşamlarını sürdürmek için çıkış arıyordu. “Tiğin’in emriyle artık akşam beşten sonra dışarı çıkmak yasaklanmış!” dedi kız endişeli olduğu gözlerinden okunuyordu. Buku sakindi. “Şaşırmadım!” diye soğukkanlı bir yanıt verdi bu endişeye. Armides’i elinden kaçırınca ne yapacağını şaşırdı. Söylentiye göre yakınmış son savaşçının gelişi. Ejderha yumurtası çatlamış, Tiğin hükümdarlığının sonu yakındır!” Buku bu cümleleri söylerken kendinden çok emindi. Gözlerinde tereddüt sözlerinde kuşku yoktu. Yüreğinden parlayan inancının ışığı aklını yansıyor ve beni beyhude bir kehanetle aydınlatıyordu.

“Gerçekten de inanıyor musun sen Buku?”

“İnançla yaşamak bu hayatı katlanılır kılıyor!”

“Bilemiyorum. Aklım bir türlü kabul edemiyor, boş bir hayalmiş gibi geliyor.  Kendimizi kandırmaktan başka öte değilmiş gibi…”

“Belki de senin söylediğin gibidir ama hayalsiz ve inançsız yaşamaktan kötü değildir!”

“Anlayamadım! Ne demek istedin?”

“Çenem düştü yine! Boş boş konuşuyorum. Senin için güzel bir kitap ayırmıştım. Bodrumda olması gerek. Hemencecik alıp geleyim.”   

Buku, kasanın arkasından çıkıp hızlıca sol yandaki bodruma inen kapıya gitti. Pas tutmuş demir merdivenden inip merdiven bitiminde bulunan gaz lambasını eline alarak lambayı yaktı. Sağ tarafa yönelip kitabı koyduğu rafı bakındı. Kitabı almak için uzandığın da kitap parmaklarının ucundan kaydı.  “Pat!” yere düşen kitabı almak için eğilmişti ki öteden sez geldi. Buku irkildi,  “Kim var orada?” dedi sesin geldiği yöne doğru. Sesi korku doluydu. Ama yine de gaz lambasının titrek cılız ışığında etrafa bakındı. Kimse görünmüyordu. Yandaki duvara baktı. Tavandaki camın açık olduğunu görünce rahatladı. “Yine açılmış, bütün yağmur suları içeri dolacak” şimdiki sesi sitem doluydu. İnsan yaradılışı, olayın gidişatıyla renk değiştirebilme yeteneğine sahipti.  Pencerenin altındaki iskemleye çıkıp pencereyi kapattı, iyicene de sıkıştırdı.

“Hart hart hartt!”

İskemleden inen Buku sese kulak verdi.  Bir ses mi çıkmıştı ona mı öyle gelmişti, emin olamadı. Umursamazca kitabı alıp merdivene yönelmişti ki, paslı merdivenin ardındaki boşlukta bir kıpırtı görür gibi oldu. Boşluğa dikkatle bakınca bir kitap gördü.  Fakat bu kitabın diğer kitaplardan bir farkı vardı: yırtılmıştı.  Hayır, yırtılmamıştı. Bunlar diş izleriydi.  Bu kitap yemek olarak kullanılmıştı.  Boşluğa doğru eğildi. Titreyen iki kırmızı göz ona bakıyordu. Önce bunun ne olduğunu anlayamadı Buku. Gaz lambasını yaklaştırdı iyice. Mavi kanatlarıyla ona merhamet ve sevgiyle bakan kırmızı yüzlü yavru bir ejderha ona merhaba diyordu adeta…

Eyüp Saka

16.01.2020 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.