Meraklı Gazeteci İzmir Yolunda

Merak ediyorum. Fazla merak etmenin neden iyi olmadığını merak ediyorum. Gazetecilik mesleğinde dahi fazla merakın pis şakalara konu edilmesi karşısında sessiz kalanların sessizliklerinin dayanağını merak ediyorum. Fazla merak iyidir. Gazeteciler içinse bir görevdir. Fazla merak, halka kaynaktır.

İzmir yolundayım. Meslektaşlarım gibi özel hayatın gizliliğini ihlal etmek adına değil, özel mülkiyetleri özensizlik nedeniyle intihara terk edenlere soru sormak adına gidiyorum. Almayı umduğum bir cevap yok. Açıkçası bu saatten sonra hükmü de yok. Ancak 2020’nin Türkiye’sinde sevdiklerine telefonla bile ulaşamayan insanların yükü var omuzlarımda. Kendi evinin hasarlı olduğunu öğrenince başka bir eve taşınarak yaptığı doğruyu, kaçtığı evi kendisi yerine başka insanlar ölsün diye kiraya vererek günaha çevirenlere yükselen ahlar var peşimde. Bu defa sadece soru değil, hesap sormak istiyorum belki de.

İzmir yolu pek anımsadığım gibi değil. Sandığımdan kısa sürdü. Yeni yapılan yol gerçekten de işe yaramış. Uzakları yakın kılmış. Yardımlar nispeten hızlı ulaşıyor, bu sevindirici. Ancak yine bir şeyi kaçırmışız. Yardımların hızlı ulaşmasının yolunu yapmışız ama birilerinin yardıma muhtaç kalmasının yolunu kapatamamışız.

İzmir’deyim. Yıkılan binalardan birinin önünde. Etraf kalabalık. Kurtarma ekipleri var gücüyle çalışıyor. Çabaları, sabırları, birine ulaştıklarındaki mutlulukları… öyle güzel ki. Nemli gözlerle basının olduğu tarafa ilerledim. Bir röportaj yapılıyordu. Ayaklı mikrofonların önünü gördüğüm gibi tanıdım. Bu sıfatı nerede görsem tanırım. Deprem olan illeri gezer, o ille alakalı tek bir teknik bilgi öne sürmeden konuyu İstanbul’u bekleyen büyük depreme getirir. Parasını alır ve bir köşeye çekilir. Bir sonraki depreme kadar adını duyan olmaz. Oydu işte. 99 depreminden sonra yeni bir büyük deprem geleceğinin tohumlarını atıp Avcılar’ı, Küçükçekmece’yi, Bakırköy’ü tehlikeli bölge olarak görür ve İstanbul’un en risksiz bölgesi olarak müteahhitliğini yaptığı ilçeyi çizer ama kendi de orada oturmaz.  

Tüm gün dolaştım. Aynı bölgede yer alan beş binadan sadece birinin yıkılmış olmasını kimse sorgulamıyordu. Sorgulayanlar da doğru soruyu soramıyordu. “O binalar neden yıkılmadı acaba?” demek yerine, “Bu bina neden yıkıldı?” diye sormak zordu demek ki. Meslektaşlarım doğruyu yapmaya çalışırken bile masum insanların hakkına girmekte ustaydı. Meslektaşlarımın ustalaştığı başka alanlar da vardı. Arama kurtarma ekiplerinin ulaştığı canları, sosyal medya hesabına kadar afişe ederek halka sunmayı gazetecilik sanıyorlardı. Halkımızın o insanların kimliklerini bilmek isteyeceklerini sanmıyorum ya da o insanların en mahrem görüntülerini görmek isteyeceklerini. Hele ki küçücük çocukların en masum hallerinin manşetlere taşınarak, birkaç cafcaflı paylaşımın ve altı boş bağışların gölgesinde kaybolup gitmek isteyeceklerini hiç sanmıyorum. Onların hayata tutunması bizler için umut olmalı evet ama nasıl tutunduklarını görmek haddimiz değildir. Çünkü sonra kapalı bir teyzenin enkazdan çıkarken çekinmesini, evinde çayını yudumlarken eleştiren dalkavuklar çıkıyor. O insanlar; bencilce düşünceler nedeniyle bir yara almışken başka bencilliklerin hedefi olmayı hiç ama hiç hak etmiyor.

Akşama doğru yine bir hareketlilik oldu. Ayaklı mikrofonlar yetkili birine uzatılmış, konuşulanları kayıt altına almakta. Ayaklı mikrofonlar dedim çünkü sadece sesi almakla görevliler. Kayda değer bir soru yok, arayış yok, merak giderici hiçbir şey yok. Körler, sağırları ağırlıyor ve televizyonlara aktarıyor. İyice yaklaştım yanlarına.

“Yıkılan binaların yenisi en kısa zamanda yapılacak. Buna ek olarak ülkemizin dört bir yanında dönüşüm çalışmaları hız kazanacak.” dedikten sonra buruk bir ifadeyle kamerayı selamlamıştı yetkili. Kameralar kapandı, ilgi başta tarafa yöneldi derken,

“Neden?” diye sordum birden. Tüm gözler bana çevrilmiş, ağzımdan çıkan ifadeye anlam verilememişti. “Yapılması için illa yıkılması mı gerekiyor?”

“Anlamadım?” dendiğinde, sahteliği bariz bir tebessüm ettim.

“Binalar yıkıldı ve içindeki insanların çoğunu kaybettik. Yeniden yapılması, onları geri getirecek mi?”

“Deprem, Allah’tan geliyor. Nasıl önleyebiliriz?” diye sordu mikrofonlar önünde, kamerada görünmeyen bana.

“Depreme gösterdiğiniz hürmetin yarısını insanlara gösterseydiniz, bu binaları önceden sağlamlaştırır, belki de o insanların hayatını kurtarırdınız. Deprem, Allah’tan evet ama binaları kul yapıyor, denetlemesini kul yapıyor. Tedbir sizden, takdir Allah’tan!” dediğim esnada kameraların bana da döndüğünü fark etmiştim.

“Bir dakika.” dedi yetkili, o an göremediğim birine. Sanırım uzaklaştırılacaktım ki durdurdu. “Beyefendi hassasiyetinizi anlıyor ve paylaşıyorum ancak kavga edilecek zaman değil.”

“Beyefendi ne zaman uygun size kavga etmemiz için? Dönüşüm için kavga ettiğimizde de ‘Sizinle de hiçbir şey yapılmıyor.’ diyorsunuz. İnsanları çaresizliğe terk edip çaresizlik tarafından vurulmalarını izledikten sonra çare olmak, çare değil.”

“Ne istiyorsunuz peki beyefendi?”

“Cevap istiyorum. Bu binalar neden yıkıldı?”

“Araştırıyoruz.”

“Neyi araştırıyorsunuz? Cevap ortada: Denetimsizlik! Şu karşı apartmanın altında iki dükkan varmış. Dükkanları birleştirip oyun salonu yapmak için kolonları kesmişler. Neredeydiniz? Aşağı sokaktaki bina için hasar raporu çıkmış ama sakinler karşılarında yetkili yerine müteahhit bulduğu için anlaşamamış ve bugün herkes tarafından bilinen ama önemsenmeyen son yaşandı. Neredeydiniz? Ya da aynı binanın sözde bilinçli sakinleri farklı evlere taşınırken krizi fırsata çevirmek adına çürük evlerini kiraya verip habersiz insanların canına kast ettiğinde neredeydiniz?” dediğimde kolumda bir el hissettim, sertçe çektim. “Bugün televizyonlarda konuşmasına müsaade ettiğiniz gazeteciler ve bilirkişiler farklı şehirlere dikkat çekiyor. Geliyor, diyorlar. Siz neredesiniz? Allah’a sığınalım, sığınırken de bize verdiği aklı kullanalım. Sessizce ölümün avizemizi sallandırmasını beklemeyelim!”

Gergin bir sessizlik oluşmuştu ki, dağılması kısa sürdü. Herkes toplandı, ayaklı mikrofonlar hiçbir şey olmamış gibi uzaklaştı. Yetkilinin nereye gittiğini dahi göremedim. Çok geçmeden sosyal medyada bu sözlerimin gündeme girdiğini fark etmiştim. Bölük pörçük görüntüler ve sesler yayılmıştı. Neye hikmetse böyle önemli olayların tam görüntüleri hiçbir zaman yakalanamıyordu. O an anladım ki, sosyal medyanın yeni balonu bendim.

Birkaç gün orada vakit geçirdim. Mucizelere sevindim, kayıplara üzüldüm, geride kalanlara dualar ettim. Herkes gibi. Fakat bu herkesçe çok süremezdi. Bir yerde küçük deprem oluyorsa 1 gün, ürkütücü bir deprem oluyorsa 3 gün, yıkıcı bir deprem oluyorsa en fazla 5 gün konuşulurdu. Hayatların dağıldığı sokakların çok değil, birkaç kilometre uzağında sokak düğünü yapanlara, sosyal medyada Cadılar Bayramı kutlayanlara rastladım. Ben mi? Ah çoktan patladım. Günübirlik, doğruları söyleyen bir balondum sadece. Söylediklerimi değil, söyleyebildiğimi konuşmuşlardı zaten ve günün sonunda unutuldu gitti.

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.