Dilenmek

Amin. İsteklerimi, arzularımı, hedeflerimi usanmadan sıraladığım duamın son kelimesi amin oldu. Akşam namazını kılmıştım camide.  Pek genç yoktu bu vakitte. Olsun. Ben vardım.  Namaz bittiğinde kimi ihtiyar avluya çıkar. Avluda tavşan kanı bir çay içmek, içini ısıtmak için. İçerken çaylarını koyu bir muhabbette tüttürür keyifle.   Kimi ihtiyar ise caminin içinde kalır. Hem caminin içi sıcaktır hem de cami kütüphanesinden Kuran-ı Kerim’i alarak okumaya dalar. Bu ihtiyarların parası pek yoktur sürekli çaya verecek. Bir de konuşacak dostları. Eh insanın dostluğu bu günler içindir birazda. Güneşin üstümüzden çekildiği vakitler. Güneş ensemizi yakarken çok kolay gelir herkese dostum deyivermek.  Ay çıkınca göğe anlarsın kim dost kim post. O vakitte oldukça geç olmuş olur.  

Bilenler bilir, akşam ezanıyla yatsı ezanı arası oldukça kısadır. Hal böyle olunca işsiz güçsüz ihtiyar kesimi diğer vakti beklemeye koyulur. Eve gitmek mi? Neden?  

Ben neden bu genç yaşıma rağmen buradayım. Benim daha vaktim var, gelmek için buraya. İşsizim çünkü. Öyle baba parasından değil. İş bulamamaktan işsizim.  Aradım, sordum soruşturdum yok. iş güç yok memlekette. Benden önce benim okuduğumu okuyanlar doldurmuşlar boşları. Haliyle bizde boşta kaldık. Elden ne gelir? Bekleyeceksin arkadaş sıranı. Eğer sıraya kaynak yapmak için cebin doluysa başka. Değil mi? Bekleyeceksin…  Bende sırasını bekleyenlerdenim. Çok gezdim, dolaştım, bu o raddeye geldi ki bıktım, usandım. Değişiklik yapmalıydım düzenimde. Yaptım. Namaza başlayıp beş vakit camide namaz kılıyorum. Ne yapayım başka? Bol bol duayı da her namaz sonunda eksik etmiyorum. 

Benimde param yoktu çaya yatıracak. Dostlarımsa adları var kendileri yoktu. Camideyim, yalan dememeliyim. Var üç beş dostum. Yok değil fakat her seferinde de kapısı çalınmaz ya dostun. Ayıptır.  Kuranı da okudum namaza başlamadan evvel.  Hem içim böyle kaynarken camide ihtiyarların çürümeye yüz tutmuş nefeslerini solumak da istemiyorum. Ne yapalım? Diğer vakte kadar dolanayım, etrafta boş beleş.  Ayakkabılarımı aldım. Küçüklüğü adının kısalığıyla yarışan camiden çıktım. Cami küçüktür ama avlusu geniştir. Neden? Ne bileyim ulan ben! Yetmiş yıllık cami. Dedemden büyük.

Cami kapısından çıktım. Ağır adımla çay masalarından kalan boşluklardan hiç acele etmeden avludan geçmeye koyuldum.  Avlu kapısına yaklaştığım vakit, nerden çıktığını kestiremediğim bir dilenci çınar ağacının gövdesinde beliriverdi. Titreyen boş avucunu bana doğru açtı. Ya sabır çektim. Eli ayağı tuttuğu halde dilenmek…  Caminin önünde üstelik! Dilinden Allah’ın adı hiç eksilmez ama hiç de bir kere içeri girip de namaz kılıvermez. Camiden çıkanlardan isteyeceğine caminin sahibinden iste bre cahil! Adam önümden çekilmedi. Ben omuz silktim, yoluma devam ettim. Bir omuz attım, geçerken de. Çekilmezsen olacağı bu! Adam bir iki adım geri doğru sendeledi. Düzeni bulamayınca yere kapaklandı. “İyi oldu, vicdan yaltakçısı!” dedim içimden. Hak ettiğini düşünüyordum. O, “ah!” demekle yetindi sade. Acıklıydı ses tonu. Yorgundu. Mahzundu. Mahcuptu. Ama en çok ağlamaklıydı. Durdum. Bu bana yakışıyor muydu? Bu yaptığım. Caminin avlusunda yaptım bir de. Camiden az önce çıktın utanmaz adam! Utandım. Döndüm. İhtiyar dilenciyi yerden kaldırdım. Çınar ağacının gövdesine yasladım. “İyi misiniz? Üzgünüm” dedim. “İyiyim! Üzülme, bunu ilk yapan sen değilsin!” dedi.  Mahcup olmuştum iyicene. Bir şey yapmalıydım. Altta kalamazdım. Çay ısmarlamayı teklif ettim. Cevabını beklemeden iki çay söyledim. Cebimdeki son parayı verecektim. Fakat değecekti. Hatamı telafi edecektim. Ayıbımı örtecektim. Çay içmek için çay masasına oturduk. Onda bir şey vardı. Anlamadığım. Bu hal bana oldukça tanıdık fakat çok uzak geliyordu. Çıkaramadım bir türlü. Sormaya çekindim. Buna lüzum var mıydı emin değilim. İnsan bir kusur işlediğinde birçok duygunun kölesi olur. Sanırım bu da o duygulardan bir tanesi. Çaylarımız gelmişti ben bunları düşünürken. Muhabbet olsa da bir sohbet açabilirim diye düşündüm.  Düşündüğümle kaldım.  Daha çok onun sıcak çayı alışını, onu parmaklarıyla sarıp dudaklarını yakmaktan korkarak çekine çekine sıcacık çayı görünmeyen dudaklarına götürüşünü seyretmekten kendimi alamadım.  Onun göz bebekleri bir an benim bakışıma değince kaçırdım bakışlarımı. Bön bön bakmamalıydım. Fakat alamamıştım ondan gözlerimi. Etkilemişti beni. Yakalanmış yaramaz bir çocuktan farksızdı hareketlerim. Onun yüzüne bakamıyordum. Bakmaya çalışıyor fakat yine yakalanmaktan ürküyordum.

Kaçamak bir bakış attığım an durumun tahmin ettiğim gibi olmadığını gördüm. Benim düşündüğümün aksine ihtiyar dilenci bana kirli bıyıkları ve sakalları arasından gülümsüyordu. Şaşa kaldım. Beklediğim bu değildi. Bir şey söylemek istiyordum. Ne diyecektim? Unuttum bildiklerimi.  O tebessüm eden görünmeyen iki dudak açıldı. “Bir şey diyeceksin, çekinme söyleyiver!” dedi.  Sesi elimdeki çaydan daha sıcaktı. Ruhumun ısındığına şahitlik etti, al al olan yanaklarım. “Şey…” dedim.  “Şükür olsun, eliniz ayağınız tutuyor ama neden dileniyorsunuz?” onun sıcak sesine kanıp.  Gözleri gölgelendi. Tebessümü silindi. Bir acı bastı yüzünü. “uzun hikâye ama anlatayım da dinle delikanlı!”  dedi ağır bulut gibi üstümüze çöken rüzgârı bir yaprak hışıltısının çıkardığı ses gibi keserek.    

EYÜP SAKA      

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.