Cansız Sadakat

Büyümüştü. Bugün tam anlamıyla büyümüştü. Babasının bitmek bilmeyen cafcaflı davetlerinde söylediği bir sözden hareketle kanaat getirmişti bugün büyüdüğüne. “Bir çocuk gerçek kaybı tattığında çocuk değildir artık.” sözü dönüyordu kafasında. Yaşadığı kayıp da, acısı da son derece tatsızdı. Yalnız bir çocuktu o. Zenginliğin içinde yalnızlığa terk edilmiş bir çocuktu. Bekliyordu. Her insan gibi umutsuzluk içinde umut yaratıp bekliyordu. Gelmeyeceğini bile bile çocukluğundan kalan son hissin beklentisi içindeydi. Ahşap yapıda olan evlerinin üçüncü katında, sehpanın üstüne çıkmış pencereden bakıyordu. Evlerini sarıp sarmalayan büyük meşe ağaçlarının arasından zar zor seçilebilen masmavi denize bakıyordu. Dalmıştı. Ağaç yapraklarının birbirlerine değerek oluşturduğu hışırtılarla irkildi ve kendine geldi. Annesinin seslenişinin bastıramadığı iç sesini, ağaçlar bastırmıştı. Arkasına döndüğünde annesini gördü. Esasında gördüğü annesinden çok, kaybının ciddiye alınmadığıydı.
“Neden bu kadar üzüldüğüne anlam veremiyorum.” dedi annesi alaylı bir biçimde. “Sen hiç sevdiğin bir şeyi kaybetmedin mi anne, hem de kendi ellerinle?” diye sordu ve birkaç adım yaklaştıktan sonra ekledi: “Beni dinleyen tek varlıktı.” demesiyle annesi yanağını okşayarak: “Sana cevap bile veremeyen bir şeydi oğlum.” dedi. Çok da şaşırmamıştı annesinin bu tepkisine. Anlaşılmayı beklemiyordu. Zaten anlaşılmış olsaydı bir oyuncakla bu kadar bağ kurmazdı.
“Keşke sizler de önce dinleyebilseniz ve hatta cevap vermeseniz. O zaman hiç kalp kırmazdınız.”
“Tabletinle oynasana sen.” diyerek anlamak yerine yine başından savmaya çalışan annesini, alay eden kuzenlerini ve oralı bile olmayan babasını gördükçe kaybına olan hayranlığı daha da artıyordu. Etrafında onu bir oyuncakla böylesine bağ kurmaya zorlayan bunca şey varken suç onda mıydı?
“Madem bu kadar seviyordun neden kuma gömdün? Resmen kaybetmek istedin.”
Kaybetmek istememişti. Bunu nasıl isterdi? Sahip olduğu en güzel şeydi. O turuncu yelekli, yırtık kotlu adam onun her şeyiydi. Fakat bir hata yapmıştı. Ailecek denize gittikleri bir gün, yanından hiç ayırmadığı o adamı kuma gömmüştü ve bir daha da asla bulamadı. Çocukluğunun hatta hayatının en değerli oyuncağını kendi elleriyle kaybetmiş ve belki de farkında olmadan onun cenazesini yapmıştı. Hayatında bir insandan daha fazlası olan oyuncağı, bir insan gibi uğurlamıştı. Peki neden gömmüştü? Yine babasının konuklarına söylediği özdeyişlerden biri çelmişti aklını: “Tohum gömülünce ölür mü ki insan ölsün?”
“Belki gömersem bir tane daha çıkar dedim.”
“Ne mızmızlandın be. Alt tarafı bir oyuncaktı.”
Alt tarafı bir oyuncak değildi. Olmak istediği kişiydi. İtinayla taranmış saçları, göz kamaştıracak kasları ve hiçbir zaman değişmemesine rağmen her baktığında güven veren o bakışları ile ailesinde bulamadığı sıcaklıktı kaybı. Babasının soğukluğundan kaçtığı sığınaktı ya da annesinin başından savmak üzere ona aldığı bir oyuncaktı. Onun ise adını bile koyamadığı, “Adamım.” diye sevdiği arkadaşıydı ve oyuncaklar, insanlardan daha sadıktı.

Agâh Ensar Can

2019

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.