Tek Başıma

Sıradan bir insandım. Çevreme göre onlardan epey bir farklıydım. Oysa tek yaptığım, istediğim şeyi yapmaktı. İstediğim işte başarılı olmak için çalışmak, çok çalışmak hatta daha da çalışmaktı. Bu sıradandı çünkü istediğim buydu. Farklı insan, istekleri dışında hareket eden insan değil midir? Ya da istekleri yolunda ilerleyen birinin yoluna taş koyan?

Ben Servet Avcı. Uzunca bir zamandır sektörün içindeyim. Elimin değmediği kamera, tadına bakmadığım kibir, altında ezilmediğim para kalmadı. Fakat bir şekilde ayakta kalmanın yolunu buldum çünkü yapmak istediğim şeyler vardı. Benim meslekte istediğin işi yapabilmen için ciddi anlamda paraya ihtiyacın vardır. Hatta pek çok meslektaşım da önce abuk işler yaparak birikim elde etmeyi amaçlamıştır. Atladıkları şeyse bu süre zarfında incinen kaliteleri ve değersizleşen sicilleri olmuştur. Ben bu noktada da sıradan bir insanım aslında çünkü ben başından beri yapmak istediğim şey doğrultusunda ilerledim. Hiç para kazanamadım ama istemediğim işi de yapmadım. Ben sinemaya gönül vermiş, babasını sinirden terletmiş, çevresini kendine düşman etmiş bir yönetmenim.

Onlarca kısa filmin ardından ilk kez uzun metraj filmimi çekme fırsatı yakaladım. Yazdığım bir senaryoyu kamera ve seyir kavramlarına yaptığı inşaatları tanıtan reklamlardan aşina olan bir müteahhide -bizim sektörde adına yapımcı denir- kabul ettirmeyi başardım. Senaryoma uygun bir oyuncu ekibiyle anlaşıldı ve ardından çekimler başladı.

Çok mutluydum. Hani derler ya, “İnsan istediği işi yapınca, işe gidiyormuş gibi olmaz.” diye. Tam o hesap işte. İlk günler çok heyecanlıydı. Okuma günleri ardından deneme çekimleri derken herkes iyiden iyiye ısınmıştı filmime. Lise sonda fikren yüreğime düşen bu film, üniversitede de kağıda düşmüş, olgunluk çağımda ise olgunlaşmıştı. Şimdi macerasına gün gün tanık olduğum filmin can verecek olan insanlarca okunuyor olması beni çok heyecanlandırıyordu. En çok da başrolü oynayacak kişi… beraber büyüdüğümüz, sinema rüyasına beraber atıldığımız hatta yazarken onu yazdığım kız kardeşim gibi sevdiğim Ayla.

Hazırlıkların ardından sete çıktık. Çıkardığım program doğrultusunda çekimlere başladık. İlk bir hafta gayet iyi gidiyordu. Daha doğrusu sonrayla kıyasladığımda ilk bir haftanın gayet iyi olduğuna inanıyordum.

İkinci haftanın ilk set günü Çarşamba günüydü. Tam saatinde setteydim. Fakat tuhaf giden şeyler vardı. Tahminlerimin aksine hiç kimse yerinde değildi ve hazırlıklar da tamamlanmamıştı. Kostüm Asistanı Damla’yı gördüğüm gibi durdurdum:

“Damla! Neler oluyor?”

“Hocam… Ayla Hanım’la alakalı bir sorunumuz var.” dedi çekingen bir şekilde.

“Nesi var Ayla’nın?” diye sordum endişeli bir sesle.

“Depresyona girmiş.”

“Ama role girecekti kendisi?”

Ayla bugüne kadar pek çok dizi ve filmde rol almış, tanınan bir oyuncuydu. Çok da yakın arkadaşım olduğundan şaşkındım. Daha önce böyle sıkıntıları olmamıştı. Karavanına gittim. Mutsuz görünüyordu. Uzaklara dalmış, kös kös bakıyordu.

“Ayla neler oluyor?”

“Derdim büyük Servet.”

“Ne ola ki?”

“Role giremiyorum.” dedi ve senaryoyu oturduğu koltuğun diğer ucuna fırlattı.

“O ne demek Ayla? Sana yazılmış bir rol. Senin de emeğin, katkın var üstünde. Kaç senedir bunun hayalini kuruyoruz, kendine gel lütfen.”

“Haklısın ama bir sorun var. Oynayamıyorum. Bazen çok duygusuz, bazen çok asabi, bazen de fazla sulu oluyorum. Halbuki karakter bunların hiçbirini yansıtmıyor.”

“Ayla, sevgili dostum… sen koskoca Ayla Ayda’sın. Ayla Ayda’yla Aya Merdiven Daya programının sunucusu, Harem Ağa’nın hizmetçisi, Ağalı Konaklı’nın üzerine kuma getirilen eşi, Kumdan Konak’ın esas kızı…” dedim ve duraksadım. “Sen neden kariyerinin yükselişini ağa dizilerinde yaptın ya?”

“Kendin diyorsun işte. Ben iyi bir oyuncu değilim.”

“Saçmalama güzelim, olur mu öyle şey? Sen çok yeteneklisin. Bak, milyonlarca takipçin var. Bu diziler de hep tutmuş diziler. Hele o programın… Sen, en iyisisin Ayla. Şimdi çık sete ve göster kendini. Senaryoyu biliyorsun. Kendini karaktere bırak, gerisi gelecek.” gibi pek çok pohpohlamayla Ayla sete tekrar dönmüş ve çekimler devam etmişti. Fakat sürekliliği sağlamayı bir türlü başaramamıştım. Ayla her gün yeni bir sorunla geliyor, bir ömre yayılacak bunalımları benim filmime yansıtıyordu. Bazı günler Ayla’nın kaprisi yüzünden çekim yapamadığımız da olmuştu.   

Günler geçti. Planladığım programın çok gerisindeydik. Ayla’nın kaprisleri, esas oğlanın karşı kaprisleri yetmiyormuş gibi bir de kamera arkası ekip başlamıştı.

“Servet Hocam, müsait misiniz?”

“Gel Faruk.” dedim senaryo üzerinde oynama yaparken.

“Hocam ben bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum da, erken çıksam bir sorun olur mu?” diye sordu.

“Faruk programın çok gerisindeyiz. Pazara yetişmesi gereken sahneler var. Film zaten tek plan, sen gidersen kim çekecek filmi?” diye sordum ama bu söylediklerim onu hiç etkilememiş gibiydi.

“Hocam bugünlük mazur görseniz.”

“Senin bir derdin mi var?” diye sordum mecbur hissederek kendimi. Bunu sormamı bekliyormuş gibi oturdu yanıma ve anlatmaya başladı. Ben diyeyim 1 saat, siz demeyin de bitsin artık ne olur?

“Yani kısacası sevgilinden ayrıldın, öyle mi?” diye toparladım bir saatin sonunda. Kafa salladı iç çekerek. “Faruk hata biraz sende. Kadınlar özel günlere önem verir. Sen aynı ay içerisindeki üç özel günü de atlamışsın oğlum. Ayıp denen bir şey var. Bak sen şimdi git bir çiçekçiye ya da boş ver çiçeği…” diye başlayıp da bitmeyen onlarca tavsiyede bulundum Faruk’a kendi ayağıma sıktığımın bilincinde olmadan çünkü Faruk bu konuşmayı takip eden hafta boyunca sete gelmedi, kız arkadaşının peşinde koştu. Bütçe günden güne kısıtlanmaya başlamıştı. Bu da elimi kolumu bağlıyordu. Oturduğu yerden tiyatro izlediği sanılan ben deniz Yönetmen Servet Avcı ne mi yaptım? Pazara kadar tüm sahneleri çektim. Hem yönetmen hem kameraman olarak.

Ertesi gün kendimi hiç iyi hissetmiyordum. İşler istediğim gitmediğinden biriyle konuşmaya, kendimi açmaya, hatta beni bu hale getirdikleri için dert yanmaya ihtiyacım vardı. Ayla’yı gördüm ve seslendim.

“Ayla, biraz konuşabilir miyiz? Canım sıkkın da.”

“Konuşalım Servet, ben de seni arıyordum. Ayın rüküşü seçilmişim, canım çok sıkkın!” dedi ve sarılarak omzumda ağlamaya başladı. Ben onu teselli ederken dertlerim halı altına süpürülmüş, Ayla’nın hıçkırıklarına karışan talebi de üzerine tüyü dikmişti. “Bugün erken çıksam olur, değil mi?”

Aradan geçen zaman hiçbir şeye ilaç olmuyordu. Ayla bir gün sahnesini beğenmediğinden, diğer gün takipçisi düştüğünden, öteki gün yemekte patlıcan olduğundan bunalıma giriyor ve her defasında onu motive etmek, ikna etmek ve geri döndürmek de bana kalıyordu. Bir yerden sonra setteki konumum öyle değişmişti ki, geldiğim noktayı ben bile algılayamamıştım.

“Hocam Adem’e ulaşamıyoruz.”

“Nasıl ulaşamıyoruz?”

“Açmıyor telefonunu. Maillere de dönmedi.” demesiyle oturduğum adi deri koltuğa gömülmüştüm. “Yahu yarın akşam filmi duyuracağımız tanıtıma mı ulaşamıyoruz yoksa Adem’e mi?”

“İkisine de.”

İstediğim şeyi yapmak için çıktığım yolda istediğim hiçbir şey olmuyordu. Başrollerim birbirine girmiş, seti bırakmıştı. Kameramandan sonra montajcı da arazi olmuştu. Tam anlamıyla köşeye sıkışmıştım. Herkes iki popüler oyuncunun birlikte rol alacağı filmden ilk görüntüleri beklerken ben birleştirilmemiş sahneleriyle kendi senaryosuna yabancılaşan bir yönetmen olarak çöküş yaşıyordum.

Yapımcının ve sosyal medyanın baskısı üzerine kolları sıvadım ve çalışmaya başladım. 34 saatlik uykusuzluğun meyvesi 59 saniyelik bir tanıtımdı. Hiç alakam olmayan işlerle uğraştıkça alakamdan uzaklaşıyordum. Yıllar önce bir gün çekilirse nasıl olur acaba diye düşünmekten uyuyamadığım fantastik sahneleri ben düzenlemeye çalıştım. Başrol erkek, “İçime dönmek istiyorum. Param bitince dönerim.” diyerek arazi olunca ekipte kamera önü bilgisi olan tek erkek olduğum için işime sırt çeviren bir oyuncunun vücut dublörlüğüne soyundum. Amacım sosyal medyada biyografime sadece yönetmen yazmakken, yaptıklarıma karakter yettiremediğimden karaktersiz bir kişiliğe büründüm.

Bazen hiçbir şey düşündüğünüz gibi olmuyor. Sizi düşündükleri için değil, siz onları düşündüğünüz için yanınızda insanlar oluyor. O insanlar, en ufak bir sorunda soluğu yanınızda alıyor. Aradığı her şeyi sizde, sizin dilinizde buluyor. Fakat siz yardıma ihtiyaç duyduğunuzda karşınızda sadece dev bir ayna kalıyor.

İşin sonunda anladım ki, tek başımaydım. Yüzüme gülen insanların arkamdan iş aradığını, diğerlerinin sadece onları motive ettiğimce yanımda kaldığını, en yakın arkadaşımı hayallerime ortak sanırken yanıldığımı anladım.

Filmi bitirdiğimde, tek başımaydım. Ne kaprisleriyle yoluma taş koyan oyuncular, ne yarı yolda bırakan kameramanlar ne de yolumu kesen yapımcılar vardı etrafımda. Bir gün kendimin farkına vardım. Yaptığım her şeyi tek başıma yapmıştım. Bıraktım sinemayı, vazgeçtim büyülü perdeden. Filmi bitirdim dediysem, kafamda bitirdim. Attım kendimi bir tiyatro sahnesine, hem yazdım, hem yönettim hem de oynadım. Orada da yalnızdım belki ama en azından saf olmayacaktım. Yazdım afişin orta yerine, “Tek Kişilik Gösteri” diye, ne şiş yandı ne de kebap. Kafam hâlâ aynı şeye takılı. Sıradan olan benim. Benim gibi olmayanlar farklı.

Agâh Ensar Can

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.