Çocukluk

Kanatlarına konmuştu kuşun, adeta. Uçtuğunu hissetti. Ayakları yerden kesilmişti. Buna inandı. Ah, neden kanatları yoktu onun? Uçmak kadar güzel başka bir şey bilmiyordu. Bilmiyordu, bildiklerinden ötesini. Fakat o ne biliyordu? Ne kadar biliyordu? Bilmek… Bu kadar önemli bir şey mi? Her insan, tarihin yazılamayan devrine kadar bilse mesela veya hiç görmediği yerlerin dağlarını, tepelerini bilse, asla kullanmayacağı denklemleri, formülleri bilse, tanışamayacağı insanların hayat hikâyesini bilse neler değişirdi hayatlarında? Daha mı anlam kazanırdı gözlerinde dünya? Daha mı fazla yaşanılır yer olurdu mesela? Bunların ötesinde, yaşam ve ölüm arasındaki anlaşmada ayrıcalık mı kazanabilirdi?

Peşi sıra koştuğu kuş gökyüzünün maviliğine karıştı. Yorulmuştu. Çok yorulmuştu. Çınar ağacının gölgesine uzandı. Anası görse ona çok kızardı. Çocuk değilsin sen gayrı, deyip dururdu. Umurunda mıydı onun? Kendini çocuk hissediyordu. Bir şey vardı ruhunda, derinde. Ne olduğunu bilmiyordu fakat ona uyuyordu her defasında. Sorumlulukları vardı. Sorumluluklarının olması onu çocukluktan çıkarıyormuş. Nasıl? Anlam verememişti buna? Çocuktu işte görüldüğü gibi. Yanlış biliyordu onlar. Büyümek, sorumluluklar edinmiş olmakla alakalı değildi. O başka, bambaşka bir şeydi. Şöyle şurada oturup beklese, sorumluluklar bulur muydu kendisini? Sorumluluklar nasıl büyütürdü bir çocuğu? Onu nasıl değiştirebilirdi? Kendi elindeydi değişim. O hep çocuk kalacaktı. Böylece büyüklerin dertleri, kederleri, tasaları hiç yakalayamayacaktı onu. Bu en büyük planı. Kaçmak, büyümekten. Hızla nefes alışları arasında alnından dökülen sıcak ter damlalarını kenarları örgülü mendiliyle sildi. Bir elini gözüne siper ederek kısık gözlerle gökyüzünü seyre daldı. Güneş gökyüzündeki yükselişini tamamlamış düşüşe geçmişti. Çalışma vakti gelmişti. Ayağa kalktı. Üstüne yapışmış gömleğini çıkardı. Katlayıp sıktı, var gücüyle. Çıkarabildiği kadar teri çöktü kuru toprağa. Gömleğini başına sardı. Benzini bitmeye yüz tutmuş ihtiyar traktöre yöneldi. Tarlayı son kez traktörle dolaşacaktı. Koskoca tarlanın sadece küçük bir kısmını ekip biçebiliyordu. Çünkü tarlaların sulanması için ona verilen su anca avuç kadar toprağa yetiyordu. Ne yapsın? Onun payına bu kadar düşüyordu. Şükür, bu kadar yetebiliyordu yaşlı anasıyla kendisine. Daha fazlası niye icap ederdi? Babası yaşarken tüm tarlayı sürüyordu da ne faydası dokunmuştu onlara? Her daim mücadele eden babası olsa yine tüm tarlayı sürmek icap ederdi ya yoktu babası. Anlamamıştı babasını da, köylüleri de. Bir kavgadır sürüp gidiyordu durmadan. Nihayete ermişti şimdi, kendileri için. Ne biçim laflardı bunlar. Babası bunun için yememiş miydi, bıçağı yüreğine? Toprak olmamış mıydı? O ise babasının mücadelesini devam ettirmek yerine bırakmıştı. Şimdi kalan suyla yetinmek zorundaydı. Bu bir zayıflık değildi. Seçimdi. Kendi seçimiydi. Hayat bu olamazdı. Bundan, kavgadan ibaret olamazdı. Hayallerine dahi sığdıramadığı dünyada kim bilir, ne anlamlar, ne güzellikler, ne sırlar saklıydı. Keşfetmeliydi insan dünyayı. Tanışmalıydı onunla. Öğrenecek çok şeyi olmalıydı ondan. Böyle düşüncelerle doluydu kafası. Safsata! Safsata ile doldurma kafanı demişti bir keresinde babası. Onlarla meşgul edip durma kafanı. Mücadele et! Çalış, çabala! Sonra… Hiçbir şey yoktu sonrasında. Ne kadar anlamsız! Sadece bunun için varsa dünya… yine dalmıştı düşüncelere. Silkindi. Babasının kendisine verdiği nasihatler geldi hatırına. Etrafına bakındı. Karanlık yükselmiş, gece çökmüştü her bir yana. Kandili yaktı. “Aptal herif ne düşünüp durursun böyle şeyleri!” diye hayıflandı kendine. Çalışmaya gün doğumuna kadar devam etti.

Eve vardığında hasta anası, beklememişti onu. Yükselmişti göklere, yarışmıştı kuşlarla. Uçmaga varmış mıydı anası bilemezdi fakat uçmaz denilen insanoğlu uçuyordu kanatsız. Çöktü anasının yamacına. Bunu bekliyordu, uzun süredir. Kasabaya, doktora götüremiyordu hasta anasını. Kocakarı ilaçları iyi etseydi, hasta olur muydu sürekli anası. Zayıf tabiatlıydı. O ise babası gibiydi. Kudretli. Neye yarıyordu bu kudret, anasını iyileştiremedikten sonra? Ne yapacaktı? Yaşayamazdı daha buralarda. Akbaba gibi üstüne çullanan paralı köylülerden birine satacaktı tarlasını, en ucuz sayılardan. Gidecekti şehre. Görecekti, düşüncelerindekileri. Hayallerine sığmayan dünyaya açılacaktı. Marifetmiş gibi, görecekti mahvolan hayallerini. Yine düşüncelere daldı böylelikle. Bir vakit sonra gözü pencereden gökyüzüne kaydı. Güneş kurulmuştu tahtına. Bir çocuk edasının ötesindeydi o artık. Bekledi, bekledi beyaz tanelerin sermesini, örtü hünerini.

Eyüp Saka                           

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.