Çilekli Pasta

Tam beş dakikadır senin de içinde bulunduğunu bildiğim hatta emin olduğum kafenin önünde duruyorum. Geçen dakikaların bana cesaret vereceğini sanıyorum belki de, aynı zamanda sana söyleyeceğim kelimeleri tartıp aralarından kendimi en iyi şekilde ifade edebileceklerimi ayıklayıp zihnimde ayrı bir kenara koyuyorum.

Sen şu an her zamanki masada oturup sipariş ettiğin çilekli pastanı yiyip diğer taraftan da en sevdiğin kitabın satırlarında kaybolurken artık içeri girmem gerektiğine karar veriyorum. Merdivenleri ağır ağır çıkarken senin hakkında ufak fakat benim için bir o kadar da değerli detayları hatrıma getiriyorum.

Her cumartesi bu kafeye gelirsin. Bazen arkadaşların olur yanında. Onlarla ettiğin sohbetlerin ve attığın kahkahaların arasında ne kadar mutlu ve huzurlu göründüğünün ve bunları bana da bulaştırdığının farkında mısındır acaba?

Bazen de tek başına gelir, her zamanki gibi çilekli pastanı sipariş eder, kitabını okursun. Bilirim. Çilekli pastayı çok seversin sen. Bir gün beni de çilekli pastayı sevdiğin gibi sever misin acaba?

Kafenin kapısını ittirerek içeri adımlıyorum. Kafenin en sakin köşesinde oturan sen gözlerimin ağlarına takılıyor. Bütün cesaretimi toplayıp bir iki adım daha atıyorum lâkin gördüğüm manzara duraklamama sebebiyet veriyor.

Karşında senden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim adamı gördüğümü gözlerim kabullenmek istemiyor. Ben de kabullenmek istemiyorum. “Belki bir arkadaşıdır” diye ümit ediyorum. 

Sonra sen gülerek ellerini adamın saçına daldırıp karıştırıyorsun. Haddim olmayarak yumruğumu sıkıyorum. Karşına geçip “Kim bu adam” diye hesap sormanın haddim olmadığını çok iyi biliyorum. Çünkü her şeyim olan senin aslında hiçbir şeyin olmadığım gerçeği bir cam parçası gibi kalbime batıyor ve bu gerçek beni rahatsız ediyor.

Kendimi sana en iyi şekilde ifade etmek için özenle seçip kenara ayırdığım kelimelerim boğazıma dizildiğinde anlıyorum ne kadar çaresiz olduğumu. Cebimdeki umut kırıntılarımı masana saçıp hayal kırıklığımı da koluma takarak çıkıyorum kafeden.

Dalgın bir şekilde yürüyorum bugün okul yolunu. Biraz isteksiz, biraz buruk işte… Okul bahçesine girdiğimde direkt kadrajıma sen giriyorsun. El kol hareketleri ile yanındaki arkadaşına bir şeyler anlatıyorsun hararetli hararetli. Gülümsemeden edemiyorum. 

Sınıfa girip çantamı sırama bırakıp oturuyorum. Az sonra sen giriyorsun kapıdan. Yanıma gelip “Günaydın” diyorsun. Güzel yüzüne bakıyorum bir süre. Sonra ben de “Günaydın” diyerek karşılıksız bırakmıyorum seni.

Sessiz bir şekilde otururken müdürün yaptığı anons bozuyor bu sessizliği.

“Gençler bundan sonraki dersler iptal edilmiştir. Çünkü tiyatro gösterimiz vardır. Hepinizi teneffüs bittikten sonra tiyatro salonuna bekliyoruz.”

Hoca geliyor ve ders başlıyor. Ders boyunca birbirimize attığımız kaçamak bakışlar dışında konuşmuyoruz. Zil çalıyor ve sen heyecanla yerinden kalkıyorsun ve bana dönüyorsun: “Bana şans dile!”

Elimdeki kalemi bırakıyorum. “Şansa ihtiyacın yok ama iyi şanslar” diyorum ben de. Sonra tiyatro oyunundaki başrolün için hazırlanmaya gidiyorsun. Ben de koridora çıkıp arkadaşımla bir süre sohbet ediyorum. Teneffüsün bittiğini haber veren zil çalıyor. Ben de diğer öğrencilerle birlikte yavaş yavaş tiyatro salonuna doğru gidiyorum. Seni izleyeceğim için heyecanlıyım. Dünkü manzara ne kadar içimi burksa da seninle ilgili şeyler beni mutlu etmekten geri koymuyor.

Yerime geçip bekliyorum. O sırada boş olan koltuklar bir bir dolmaya başlıyor. Herkes yerini aldıktan sonra kırmızı perde açılıyor. İki kişi sahnelerini canlandırıp çıkıyorlar. Sonra sen geliyorsun sahneye. Sahne sanki daha bir aydınlık görünüyor gözüme. Üstündeki elbise ile çok güzel görünüyorsun. Yerimde dikleşip öyle izliyorum seni.

Sonra sahneye bir adam giriyor. Gözlerimi şaşkınlıkla kapatıp açıyorum. Hayır! Yanılmıyorum. Bu adam kafede seninle aynı masada oturan adamdan başkası değil. Oyununuzu bitirip selam veriyorsunuz. Mikrofonu eline alan okul müdürümüz yanındaki adamın senin kuzenin olduğunu ve sahne sanatları okuduğunu söylüyor ve ona teşekkür ediyor. Ben elinde pamuk şekerle lunaparkta dolanan bir çocuk kadar mutlu oluyorum.

Aradan üç gün geçiyor. Koşuyorum. Sana koşuyorum. Evinizin önüne geldiğimde bir arabaya binip uzaklaşıyorsun. Arkanızda eşyalarınız olan kamyon hareket ediyor. 

Ben yine geç mi kaldım sana? Okuldan kaydını aldırdığın ve bu şehri terk ettiğin hakkında teoriler üretiyorum kafamda. 

Eve omuzları düşük bir halde geliyorum. Bir daha seni göremeyeceğimin hüznü kaplıyor içimi. Odama kapanıyorum. Dışarıdan gelen seslere aldırış etmiyorum. Sanırım karşımızdaki boş olan eve birileri taşınıyordur diye düşünüyorum. Umursamıyorum.

Yaklaşık iki saat sonra annemin yanına, mutfağa gidiyorum. Annem elime içinde çilekli pasta olan tabağı tutuşturuyor. Dudağımın kenarında buruk bir gülümseme peyda oluyor.

“Oğlum, karşımıza yeni komşular taşındı. Yerleşme telaşı ile bir şeyler yapamamışlardır. Götürüver, sevaptır.”

Kafamı aşağı yukarı doğru sallayarak evden çıkıyorum. Kapıyı çalıyorum. Kapıyı açan kişi bana sıcacık bir gülümseme ile bakıyor. Başka bir şehre taşındığını düşündüğüm ve karalar bağladığım sevdiğim şu an karşımda ve ağzımdan şu sözler dökülüyor:

“Bilirim. Çok seversin çilekli pastayı. Çilekli pastayı sevdiğin gibi bir gün beni de sever misin?”

Elif Yavuz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.