Bekleyen

Arıyordu, beşinci kez arıyordu. Her seferinde tekrarlanan cevabı alıyordu. “Aradığınız numara kullanılmamaktadır.” Telefonu masaya bıraktı. Koltuğa cansız bir insan gibi yığıldı. Yine aynı durumda, yine aynı his içerisindeydi. Hayal kırıklığı ve umut… Üzgün ve mahzun bir halde gözlerini odada dolaştırdı. Gözü duvar saatine ilişti. Saat 15.09’u gösteriyordu. Yüreğinde sevinmeye dair bir neden bulmuş gibi sevinç duydu. Tebessüm etti. Kapıya doğru koştu. Krem renkli ince paltosunu giydi. Anahtar sepetinin içinden anahtar ve kırmızı renkli, gül kokulu zarfı aldı. Hızlı adımlarla merdivenden indi ve aynı hızla sokakta da ilerlemeye devam etti. Yağmur damlalarının dağıttığı sert rüzgâr yüzüne yapışıyordu. Kirpiklerini hızla kırpıştırarak yarı açık gözlerle yoluna devam etti. Evden aceleyle çıkmıştı. Bu acele çıkışla paltosunun ilk üç düğmesini ilikten tam geçirememişti. Şimdi bu üç düğme açılmıştı.  Fakat duracak, zaman kaybedecek bir saniye dahi yoktu. Düğmeleri iliklemek yerine paltosuna sıkıca sarılmayı tercih ediyordu. Paltosunun iç cebine koyduğu mektuba kollarıyla kalkan oluyordu. O, hiç düşünmüyordu. Düşünecek bir şey var mıydı? Bilemiyordu. Nasıl bilsin, hiç düşünmüyordu! Hedefine kitlenmiş giden bir mermi gibi evleri, dükkânları, insanları geride bırakıyordu. Arnavutkaldırımlarına ayaklarını sertçe vuruyor, her adımda topukları acıyordu. Fakat o daha bu acıdan habersizdi. Çünkü heyecan içerisindeydi. Heyecanının geçmesinden korktuğu için mi bu kadar hızlı yürüyordu, heyecanının getirdiği kuvvet, irade ve dinçlik sayesinde mi? Bunu ona sorsanız cevap veremezdi. Yalnızca hedefine ulaşmalı, amacını yerine getirmeliydi. Peki amaç neydi? Zarfı postaneye ulaştırmak. Daha çok vardı oysa postanenin kapanmasına ama o bunu anlamıyordu. Bir kuş gibiydi, kanatları eksik. 

 İlerliyor, hız kesmeden devam ediyordu. Vücudu adımlarına ayak uyduramadığı için geride kalıyordu. Gördü. İleride postaneyi gördü. Postanenin kapısının önünde insan olmadığını görünce, sıranın olmadığını sandı.  Hızını kesti yavaşlamaya başladı. Derin bir soluk aldı. Evden çıktığından bu yana ilk soluk alışıydı sanki. Alnındaki ter damlacıklarını elinin tersiyle sildi.  Heyecandan kan ter içinde kaldığının farkına vardı. Pancar gibi kızarmış yüzüne çarpan rüzgârla İbrahim ateşine çarptığını sandı. Yavaş adımlarını daha da yavaşlattı. Ağır mı ağır adımlarla postaneye girdi. Sıra numarası aldı. Sırasını bekleyen on beş kişi olmasına rağmen elindeki sıra numarasına göre önünde yirmi kişi vardı. Hayal kırıklığına uğramıştı. Oysa o postanenin önünde insan göremeyince kalabalığın olmadığını sanmıştı. “Yirmi kişiye kalabalık mı diyorsun sen de?” diyen sesler geliyor kulağıma. Haklılar alıştık kalabalığa. O da diğer herkes gibi bekleyecekti. Dışarıda değil, içeride gözünü sıra bekleyenler için dizilmiş sandalyelerin en arka sırasında bulunan bir sandalye ilişti. Geçti, oturdu. Bu sefer farklı olacaktı, hissediyordu bunu. Bu sefer, her seferinde olduğu gibi bambaşkaydı. Ancak her şey aynıydı. Aynı güneş, aynı iş, aynı his, aynı koşuşturmaca, aynı sıkıntılar, aynı hedefler, aynı hayaller her şey aynıydı vesselam.  Zaman bile… Bu aynı aynıyetliklerin arasında farklı olan tek şey isimlerdi. Onu farklı kılan; farklı oluşu değil, farklı olduğuna dair olan inancıydı.

Dakikalar birbirlerini kovalarken o, sıkıntıdan, kaygıdan, kuşkudan tırnaklarını yiyordu. Pek çok düşünce beynine hücum ediyor, oysa her birini ayrı ayrı kovalıyordu. Tıpkı çocukken mahallede onun kapısının önünde top oynadıkları için onu ve arkadaşlarını sopayla kovalayan Gavur Dede gibi. Yüzü içten bir gülümseyişle aydınlandı. Ne de güzel gülüyordu böyle. Neden gülmüyordu sık sık? Neden keder ağacının gölgesi yüzüne düşüyordu? Mutluluk bir gülümseyiş kadar yakındı, insana. “Nereden geldi bu aklıma birden bire!” dedi içinden, kendisine, içten içe kendisini yiyen korkuyla birlikte. Düşünmek isteseydi, düşünseydi, anlayabilseydi çırılçıplak önünde duran gerçeği de görürdü; Gavur Dede’ye olan benzerliğini.  Fakat o hiçbir gerçeği göremiyordu. Diğerleri gibi onu da atıyordu tepesine kadar dolu olan kabullenilmeyenler kutusuna. O da anlamayacaktı, elinde sopayla mahalle de top oynayan çocukları kovduğu zamanlar. Hayatını niçin harcadığını bilemeyecek, kimsenin sormasına izin vermeyecek bir öfkeye sahip olacaktı. Bunları şimdilik o bilmiyordu. Bilse değişir miydi? Hangimiz değiştik? Hangimiz değişmek istedik? Bile bile yapmadık mı? O bilmediğini sanıyordu. Sorsalar bir bahanesi vardı onun, ne yazık ki! O hiçbir şey düşünmüyordu. Boş gözlerle sıra numaralarını gösteren levhalara bakıyor ve bekliyordu, tükenen sabırlarda tükenmeyen bekleyişle.

 Sırası geldi. Bitap düşmüş bir halde, vezneye ilerledi. Mektubunu uzattı. Kendisine uzatılan kâğıdı doldurmaya koyuluverdi. Kâğıdı doldurunca vezneye uzattı. Vezne ona acır gözlerle bakıyordu. “Mustafa Ağabey boşuna yolluyorsun mektupları geri geliyor hepsi!” dedi, bıyıkları yeni terlemiş patlak gözlü genç vezne. Mustafa gencin gözünün içine baktı. “Gelecek biliyorum, bugün değilse yarın ama bir gün gelecek!” dedi, insanın vicdanını sızlatan bakışlarıyla. Genç veznedar yine aldı mektubu. Yine postaladı mektubu geri geleceğini bile bile. Ağır adımlarla postaneden çıkan Mustafa’nın arkasından bakakaldı.

 Mustafa postanenin kapısından nereye gideceğini, hangi yöne sapacağını şaşırdı. Sahiden nereye gidecekti? Nereye gidebilirdi? Tek bildiği mektubu postaneye ulaştırması gerektiğiydi. Ulaştırdı. Peki ya şimdi ne yapacaktı. Muhakkak mektubuna cevap gelmesini beklemeliydi. Nerede? Ne kadar?

 Alnındaki ter taneleri boğazına indiğini hissetti. Bekleme sabrı onu çok yormuştu. Dinlenmesi gerekliydi ama bedenen değil, beyni ayaklarına emri verdi. Sahil yoluna saptı. Üzerindeki paltoyu çıkarıp eline aldı. Adımları küçük ve ağırdı. Beklenenin tersine bir yürüyüş gerçekleştiriyordu. Sabırlı oldukları hiç görülmeyen insanlar birer ikişer ona çarparak geçip gittiler. Hiç umursamadı. Başını yerden kaldırıp bakmadı. Burnuna tuz kokusu gelene kadar da devam etti. Sahil boyunca sessizliğin eşliğinde yürümeye başladı. Kendi sessizliğinde…  hep bekleme diyordu. Bekleme gelmeyecek o, beklemek beyhude. Bilmek istemiyordu o bütün bunları. Gidenin bir daha dönmez olduğunu öğrenmemiş miydi? Öğretmemişler miydi ona? “Dönmeyecek!” demek, bir an ufka bakıp bitirebilirdi her şeyi. Fakat başaramadı. Ne dili dile geldi ne yüreği müsaade dedi. Anladı bunu beyni, kabullendi. Yutkundu, tüm söylemek istediklerinin, haykırışlarının, çığlıklarının, feryatlarının yerine. Sonsuz bir döngünün içinde bocalamakla yetindi.

Denizin, havanın bu küçük kaçamağın yeterli olduğuna kanaat getirdi. Eve dönmeliydi artık. Evde olmalıydı. Çünkü o her lahza…

Emindi. Sahil yolundan saptığı an eve doğru koşacaktı. Düşünmesi gereksizdi beklemek yeterliydi.

Gözü ufkun sarhoşluğundan sıyrıldı. Öne düşüp yola koyuldu. Bir an, yalnızca bir an ufuktan yere bakış arasında geçen o kısacık zamanda bir görüntü görmüştü. Gayriihtiyari tekrar baktı. Hayatında ilk kez gördüğü bir kadın geliyordu karşıdan. Onu tanımadığından ömründe ilk defa gördüğüne emin olduğu halde neden kendisini alıkoyamadı ona bakmaktan? Ne vardı onda? Bir çekim miydi bu? Tarifi edilemeyen, tuhaf bir duygudan ibaret miydi? Sanki karşılaşmaktan korkuyor gibi adımlarını iyiden iyiye yavaşlattı. Seneler sonra yerden başını kaldırdığı bu en uzun anda neler hissediyordu? Durun! Kadın da ona bakıyordu. Hatta gözünü alamıyordu. Kirpikleri bile kıpırdamadı hiç. Yaklaştı. Yaklaştı. Yaklaştılar. Birbirlerine hiçbir şey söylemediler, sormadılar, durmadılar hatta. Tereddüt dahi etmediler. Birbirlerine değmeden yollarına devam ettiler, geçip gittiler. Arkalarından birbirlerine bakmadıkları için pişmanlık duymadılar. Neden? Çok basitti nedeni. Kendilerini bulmuşlardı gözlerinde.

Eski dostlar, deniz ve rüzgâr fısıldadılar, derinliklere “bekleme” 

Eyüp Saka

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.