Maraton

Bazen sen de bir maratonda yaşıyormuşsun gibi hissediyor musun? Ben hissediyorum. Hatta sadece hissetmekle kalmıyor adeta bir maratonun içinde yaşıyorum sanki.

Mesela her gün zamana karşı yarışıyorum ben. Çalar saatin çalmasıyla yataktan salto atarak kalkan ben, akşam yatmayı ne kadar geciktiriyorsa sabah da kalkmayı o kadar geciktiren, giyinmemek ve okula gitmemek için binbir bahane uyduran çocuklar haricinde bir de hazırlanması gereken sandviçler ve okul çantaları var tabii. Biri peynirli ister, biri reçelli, bir diğeri de fıstık ezmeli. Sonra kendi ekmeklerini itelerken kardeşinin ekmeğine sarkmak da sabah ritüellerimizin olmazsa olmazı. Gel de çıldırma. Onlar ekmeklerini mırın kırın ederek yerken bana da alelacele hazırlanmak düşer her zaman. Birbiriyle uyumlu olup olmadıklarına dikkat etmeksizin dolabımdan gözüme ilk çarpan kıyafetleri kapıp giyindikten sonra çocuklara okul çantalarını alıp paltolarını ve ayakkabılarını giyinmeleri gerektiğini bilmem kaçıncı defa tembihlerken kahvaltıdan payıma kalan çocukların artıklarını ağzıma tıkıştırmak.

Buraya kadar yazdıklarımı okuyup nefessiz kalmadıysanız bundan sonraki okuyacaklarınıza hazırlıklı olun çünkü daha da hızlanacağız.

Duvardaki saat yelkovanına beni geçmesi için gaz verip hızını artırmasını sağlarken ben de ağzımdaki lokmaları dâhi yutmaya vakit bulamadan kendimi gayriihtiyari bir şekilde oturduğum sandalyeden atıp olimpiyatlarda 100 metre engelli koşusunda finale koşan bir atlet hızında çocuklarımın yere savurdukları oyuncakların üzerinden bir bir atlayıp portmantoya finişe dalar gibi dalarken sağ kolum paltoma sol kolum da ayakkabılarıma uzanıp giyiniyorum. Arabaya doğru ikinci sprintimi yaparken acaba doğru çift ayakkabıları giyindim mi diye tereddütte kalsam da eve dönmeye vaktim olmadığı için bakmaya bile cesaret edemiyorum.

Arabada oturduğumda soluklanabildiğimi düşünüyorsanız eğer, yanılıyorsunuz çünkü zamana karşı gerçek yarış arabadayken başlar. Ömrümde hiç araba yarışlarına katılmadım fakat katılsaydım kesin birinci olurdum. O kadar diyorum yani. Michael Schumacher bile yanımda halt işlemiş.

Böyle bir koşuşturmacanın sonunda okula bazen tam zamanında ulaştığımız da oluyor. Tam zamanında dediysem bakmayın siz bana, okulun zili çalmaya başladığında sağ ayağımız okulun binasında olsa yeter. Bir kere atmışız kendimizi kısmen içeriye, kapıyı yüzümüze kapatacak değiller ya. Kıl payı geç kalmıyoruz deyip geçelim burayı işte. Fakat çoğu zaman bu kıl payını yakalamak bile mümkün değil.

Diğer trafik kullanıcılarının benimle zoru ne anlamıyorum ama her gün benim yolumu biraz daha uzatmak için elinden geleni yaparlar her nedense. Kâh belediye otobüsünün ardına takılıp her durakta inen binen yolcuların uyuşukluğuna biplerim, kâh çöp toplamak için tam okul saatini ve okula dönen sokağın girişini seçen çöp kamyonuna.  “Çocuklarını okula geç getiren anne” dünya rekoru şüphesiz benim adıma.  Aslında size bir şey söyleyeyim mi… arabama park yeri bulmak için okulun etrafında dönme dolap gibi dönmek zorunda kalmasaydım eğer, belki de hiç geç kalmazdım. Yani suç aslında benim değil, park yerlerini mahalledeki motorlu araç kullanımı oranına göre ayarlamayan belediyenin.

Önce okula sonra kreşe en sonunda da metro istasyonuna sürdükten sonra arabayı, nihayet araba yolculuğumu sona erdirip işe gitmek için metroya biniyorum. Tamamen bitkin bir halde ofise ulaştığımda daha çalışmadan yorgun olsam da gayet neşeli bir şekilde iş arkadaşlarıma selam verip direkt otomatik kahve makinesinin önünde alıyorum soluğu çünkü inanın bana, bulaşık suyundan âlâ iki bardak kötü kahve mucizeler yaratıyor. Tadı o kadar iğrenç ki bir daha içmemek için yeterince enerji topladığına inandırıyorsun kendini. İçtiğim bulaşık suyunun… ah affedersiniz… kahvenin,  tadını durulamak için iki elime üç bardak su sıkıştırarak çalışma masama doğru yol alırken elimdekileri dökmemek için sarf ettiğim onca çaba yüzünü dosyalara gömerek yürümeye çalışan bir ofis kurdunun bana çarpmasıyla neredeyse boşa gidecek gibi olsa da son anda dengemi toparlayıp sağ salim bilgisayarımın başına oturarak en verimli bir şekilde günümü geçirmeye çalışıyorum.

Çalışmaya çalışmak da çalışmak değil mi?

Günümüzde anne olmak her zaman her yerde olmak, sürekli koşuşturmak demek. Annelerin, eşlerin kıymetini bilelim. Bu yazımı iş ve ev hayatı arasında bocalayan bütün çalışan annelere ithaf ediyorum.

Hatice Işıktaş

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.